Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
NÂF: f. Göbek.
Mc: Orta.
NÂF-I ÂLEM: Mekke-i Mükerreme.
NÂF-I ŞEB: Gece yarısı.
NÂF-I ZEMİN: Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme.
NAFAKA: Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey.
Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
NAFAKA-İ İDDET: Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
NAFAKA-İ MAKZİYYE: Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
NAFAKAT: (Nafaka. C.) Nafakalar.
NAFATA: Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
NAFE: f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı.
NAFE-RİZ: f. Koku saçan.
Göbek düşüren.
NAFIA: Bayındırlık işleri.
NAFIK: Geçer para. Geçer akçe.
NAFIKA: (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak, münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
NAFIZ: Çok titreten. Sıtma.
NAFİ: (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan.
NAFİ': Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı.
Esma-i Hüsnâdan bir isim.
NAFİA: İnşaat işleri.
Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
NAFİC: (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
NAFİCE: (C.: Enfice) Misk göbeği.
NAFİH: (Nefh. den) Üfürücü, üfleyici.
NAFİKA: (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
NAFİLE: Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş.
Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan.
Torun.
Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
NAFİR: Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen.
Galip olan.
Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
NAFİS: (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse.
Açan ve ferahlandıran.
NAFİS-ÜL KERB: Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran.
NAFİS: Okuyup üfüren.
NAFİZ: İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren.
Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu.
NAFİZ-ÜL EMR: Emri geçip sözü dinlenilen.
Kendisine itaat edip boyun eğilen.
NAFİZ-ÜL KELİM: Sözü geçen.
NAFİZ: Çok fazla titreten sıtma.
NAFİZE: Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
NAFİZİYET: Sözü geçerlik, nâfizlik.
NAFUR: (Nâfure) Fıskıye, fevvâre.
İçerisinde 'NÂF' geçenler
ÂNÂF: (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET: Kabalık, sertlik.
ANAFOR: Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
CÜNAF: Kuruluk.
DÜRUS-İ NÂFİA: Faydalı olan dersler.
EBU NAFİ': Sirke.
ENAFİS: (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
ESNAF: Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
FENAFİLİHVAN: (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
FENAFİLLAH: (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
FENAFİRRESUL: (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
FENAFİŞŞEYH: (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA: Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi)
GAYS-I NÂFİ': Faydalı yağmur.
HINAF: Devenin yulardan burnunu çözmesi. * Deve bileğinde olan yumuşaklık.
İCNAF: Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.
İKTİNAF: Bir şeyin etrafını kuşatmak. * Deve için ağıl edinmek.
İNAF: Bir kimseyi, bir şeyden vazgeçirmeğe çalışmak.
İ'NAF: Sertlik etme.
İSNAF: Yel ve toz savurma.
İSTİNAF: Baştan başlamak. Yeniden başlamak. * Gr: Sözün başlangıcı. * Huk: Dâvâ Mahkemesinin verdiği hükmü beğenmeyip bozulmasını daha üst mahkemeden istemek. Dâvâ mahkemeleri ile Temyiz Mahkemesi arasındaki bir derece yüksek mahkemeye verilen isim.
İSTİNAFEN: İstinaf yolu ile.
İTTİHAD-I MENAFİ': Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.
KANAFİZ: (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KERNAF: (C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)
KERNAFE: (C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.
KINAF: Büyük burunlu kişi.
MÂ-İ NÂFİYYE: $(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.
MENAFİ': (Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar.
MENAFİ-İ UMUMİYE: Umumi menfaatler, umumi faydalar.
MENAFİH: (Minfâh. C.) Körükler.
MENAFİZ: (Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler.
MEVADD-I NÂFİA: Faydalı maddeler.
MİNAFAM: f. Cam mavisi, sırça renkli.
MÜNAFAKA: (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.
MÜNAFAT: Birbirinin aksine olan. Birbirine aykırı olmak. Aykırılık, mugayeret, münafi, muhalefet.
MÜNAFAZA: Tozunu gidermek için silkmek.
MÜNAFERAT: (Nefret. C.) Nefret etmeler, tiksinmeler. Arada olan soğukluklar.
MÜNAFERET: Birbirinden kaçıp nefret etmek, karşılıklı huzursuzluk. * Adâvet, hased ve şeref cihetinde hakeme müracaat eylemek. * Birbiri ile müfahere eylemek.
MÜNAFESAT: (Münâfese. C.) (Nefs. den) Münâfeseler.
MÜNAFESE: Başkasında görülen bir kemale imrenip ona yetişebilmek ve daha ileri gidebilmek için, nefislerin nefâsette, iyi şeylerde yarışması hissidir ki, nefsin şerefinden ve uluvv-i himmetinden neş'et eder. Hased ile arasında fark açıktır. Hased eden kimse, kemâle düşmandır; hased ettiği kimsenin zararından, nimetinin zevâlinden memnun olur.Münâfis, yarışçı ise kemâle aşıktır. O, karşısındakinin sukutunu değil; kendisinden daha ileri gitmesini ister. (E.T.)
MÜNAFESE: Üfürüşmek.
MÜNAFEŞE: Hesap görürken iyice araştırıp, birşeyi terk etmemek.
MÜNAFIK: İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr. * Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden. * Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.("Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz" meâlindeki âyet, o zamandaki ihbar-ı İlâhî ile bilinen kat'i münafıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile münafık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem "Lâ ilahe illallah" der, ehl-i kıbledir. Sarih küfür söylemese veyahut tevbe etse, namazı kılınabilir...Münafık itikadsızdır, kalbsizdir ve vicdansızdır. Peygamber (A.S.M.) aleyhindedir. R.N.)
MÜNAFIKANE: f. Münafıklıkla.
MÜNAFIKÎN: (Münafık. C.) Münafıklar. Fitnekârlar. İkiyüzlüler. Araya nifak sokanlar.
MÜNAFIKUN: (Bak: Münafıkîn)
MÜNAFIKUN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 63. Suresidir. Medenîdir.
MÜNAFÎ: Zıt, uymaz, aksi, aykırı. Mugayir ve muhalif olan.
MÜNAFİS: Sırdaş.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
NÂF-I ÂLEM : Mekke-i Mükerreme.
NA : Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...