Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
NAY: Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney)
NAYBAN: f. Ney çalan.
NAY-ÇE: f. Küçük ney.
NAYİ': Susuz.
Mâil, eğik.
NAYÎ: Uzak.
NAYÎ: f. Ney çalan.
NAYİBE: (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ.
Zahmet, meşakkat.
Şiddet.
NAYİHA: Yas tutan kadın.
NAYİL: Atâ, bahşiş, hediye.
NAYİN: f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış.
NAYVEŞ: f. Ney gibi.
NAYZEN: f. Ney çalan.
NAYVEŞ: f. Ney gibi.
İçerisinde 'NAY' geçenler
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
CİNAYAT: (Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
CİNAYET: Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
CİNAYET-KÂR: f. Cinayet işleyen.
DÂNÂYÎ: f. Âlimlik, bilicilik.
DELİL-İ İNAYET: Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.(Sâniin vücud ve vahdetine işaret eden delillerden biri de İnayet delili'dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususâtını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Ayât-ı Kur'aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, O nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumi bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kadir değilsen, insanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.Evet, kâinatın herbir nev'ine dâir bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir imâme var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumi bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Adeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur.Göz ile görünmeyen bir mikrob, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlâhiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi, mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zaruridir. O illet ise, esbab-ı tabiiyye değildir. Çünki, o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiyye ise; ilimsiz, şuursuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaiyi bile utandırıyor. Maahaza, esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i câzibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kabiliyeti olmıyan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları câiz değildir. Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksat âdâtullah ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiyye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyye ise, câizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umur-u itibariyyeden umur-u hakikiyyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartiyle makbuldür. Aksi takdirde câiz değildir.Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebini hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde "Delil-ül-İnaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki, insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül-inaye'yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet $cümleleriyle o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. İ.İ.)
DENAYA: (Bak: Deniyyât)
DOLUNAY: t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri. * Bedir.
HINAYE: Burun ucu.
HUNAYİS: Çirkin.
İNAYAT: (İnayet. C.) İnayetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar.
İNAYET: Yardım, lütuf meded etmek. * Mühim bir işle karşılaşıp onunla meşgul olmak.
İNAYET-İ RABBANİYE: Allah'ın inayeti.
İNAYET-İ ŞÂMİLE: f. Herkese ait umumi inayet ve yardım.
İNAYET DELİLİ: (Bak: Delil-i inayet)
İNAYETEN: İnayet, yardım ve iyilik olarak.
İNAYETHAH: f. İnayet isteyen, meded bekleyen.
İNAYETKÂR: f. Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
KİNAYE: Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
MENAYA: (Meniyye. C.) Ölümler. * Maksatlar. Gâyeler.
MÜNAYA: (Bak: Menâyâ)
NA-BİNAYAN: (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler, a'mâlar, körler.
NA-BİNAYÎ: f. Körlük, a'mâlık.
NAYBAN: f. Ney çalan.
NAY-ÇE: f. Küçük ney.
NAYİ': Susuz. * Mâil, eğik.
NAYÎ: Uzak.
NAYÎ: f. Ney çalan.
NAYİBE: (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ. * Zahmet, meşakkat. * Şiddet.
NAYİHA: Yas tutan kadın.
NAYİL: Atâ, bahşiş, hediye.
NAYİN: f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış.
NAYVEŞ: f. Ney gibi.
NAYZEN: f. Ney çalan.
NAYVEŞ: f. Ney gibi.
PANAYIR: Yun. Yılda bir - iki defa muayyen bir yerde kurulan ve bir müddet devam eden büyük pazar.
SANAYİ: San'atlar.
SANAYİ-İ LAFZİYE: Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)
SANAYİ-İ MANEVİYE: Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANAYİ-İ NEFİSE: Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.
SENAYA: Öndeki dört dişler, ön dişler.
SİNAYE: Yünden ve kıldan yapılan ip.
ŞENAYİ': (Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.
TENAYÜB: Nöbetleşmek.
UNAYİL: (C.: Anâyil) Berk, metin, sağlam, dayanıklı, muhkem.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
NAYBAN : f. Ney çalan.
NA : Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...