Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| RUH: | f. Yanak, yüz, çehre. Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık. Öz, hülâsa, en mühim nokta. His. Kur'an. İsa (A.S.). Cebrail (A.S.). Korkmak. (Bak: Vicdan)(Ruh, bir kanun-u zivücud-u haricîdir. Bir namus-u zişuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse yine lâyemut bir kanun olurdu. H.)(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâima bakidir. Dâima müstemir, sabittir. Hiçbir tegayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'an'ın nassı ile: $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki: Kudret-i Ezeliyye, ona vücud-u haricî giydirmiş. Demek, nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, dâima veya ağleben baki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki: Zivücuddur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavidir, daha ulvidir. Çünki: Zişuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymetdardır. Çünki: Zihayattır. S.) |
| RUH-U REVAN: | Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı. |
| RUH-ÜL EMİN (RUH-ÜL KUDÜS): | Cebrail Aleyhisselâm'ın iki ayrı ismi. Emin ve mukaddes ruh. Allah'ın ism-i azamı. İncil. Kur'an. |
| RUHA: | Ferahlık. Yumuşak rüzgâr. |
| RUHAM: | Mermer. |
| RUHAM-I HÂM: | İşlenmemiş mermer. |
| RUHAMA: | (Rahim. C.) Rahim olanlar. |
| RUHAMÎ: | Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili. |
| RUHANÎ: | Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan. |
| RUHANİYYAT: | Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.) |
| RUHANİYYET: | Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. Ruhanilik. |
| RUHANİYYUN: | (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar. |
| RUHAS: | (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler. |
| RUHASA': | Sıtma teri. |
| RUHB: | Genişlik, vüs'at. |
| RUH-BAHŞ: | f. Ruh veren, ruh bahşeden. |
| RUHBAN: | Korkmak, çekinmek, yılmak. Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye) |
| RUHBANİYET: | (Bak: Rehb, Rehbaniyet) |
| RUHDA': | Sıtma. |
| RUH-EFZA: | f. Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir) |
| RUHÎ: | Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça. |
| RUHİYAT: | Ruh ilmi, psikoloji. |
| RUHLET: | Göçüp giden kimseler. |
| RUHPERVER: | f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren. |
| RUHS: | Ucuzluk. Hafif pahalı olmak. |
| RUHSAR (RUH): | Yanak. Çehre. Yüz. |
| RUHSAT: | (C.: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade. Genişlik. Kolaylık. Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisinin malını itlaf etmek de bu kabildendir ki, bu halde bu itlaf hakkında bir ruhsat-ı şer'iyye bulunmuş olur. Bir hâdisede, azîmet ile ruhsat içtima' edince, azîmet tarikını iltizam etmek, bir takva nişanesi sayılır. (Bak: Azîmet) |
| RUHSÂT: | (Ruhsat. C.) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler. |
| RUHSATİYYE: | San'at veya ticaret için verilen izin kâğıdı. |
| RUHSATNAME: | f. İzin kağıdı. |
| RUHSATYÂB: | f. İzin ve müsaade alma. |
| RUHUD: | Etli, besili, şişman, semiz. (Müe: Ruhude) |
| RUHUL: | Binmek için kullanılan deve. |
| RUHULLAH: | Allah'ın emriyle meydana gelen. İsa Aleyhisselâm'ın bir lakabı. |
| RUHUM: | Esirgemek, korumak, rahmet. |
| RUHVE: | (Bak: Rihve) |
| RUH-BAHŞ: | f. Ruh veren, ruh bahşeden. |
| İçerisinde 'RUH' geçenler | |
| AZZE ENSÂRUH: | Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.) |
| CÜRUH: | (Cürh. C.) Yaralar. |
| DERUHDE: | f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş. |
| EFRUHTE: | f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. * Yanmış, tutuşmuş. |
| FERRUH: | f. Mübarek, kutlu, uğurlu. |
| FERRUH-FÂL: | f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet. |
| FERRUH-ZÂD: | f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek. |
| FÜRUHT: | f. Satım. Satış. |
| FÜRUHTAR: | f. Satıcı. |
| GIDA-YI RUH: | Ruhun gıdası. |
| GÜL-İ RUHSAR: | f. Gül yanaklı. * Mc: Mânevi çok güzellik sahibi. Çok sevilen. |
| GÜLRUH: | (Gül-ruhsar) f. Güzel yanaklı güzel, yanakları pembe olan güzel. |
| GÜRUH: | f. Bölük. Cemaat. Takım. Kısım. * Fevc. |
| GÜRUH-İ EŞKİYA: | Eşkiya takımı, haydut güruhu. |
| HAFİF-ÜR RUH: | Ruhu hafif olan, hoşsohbet. |
| HÂLET-İ RUHİYE: | İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu. |
| İLM-İ RUH: | Ruh ilmi. Psikoloji. |
| KABZ-I RUH: | Ruhun alınması. Ölmek. |
| KALB-İ MECRUH: | Yaralı kalb. |
| KUDDİSE SIRRUHU: | "Sırrı ve hakikatı muazzez ve müşerref olsun" meâlinde bir hürmet ifadesidir.(S- Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvafık mıdır?Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil, belki sahabe gibi Veraset-i Nübüvvet denilen Velâyet-i Kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiin ve Tebe-i Tâbiine, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.) |
| KURUH: | (Kurha. C.) Yaralar. |
| LALERUH: | f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan. |
| LALERUHSAR: | f. Lâle yanaklı, al yanaklı. |
| MAKRUH: | Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh. |
| MATRUH: | Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ). |
| MECRUH: | Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ. |
| MECRUHÎN: | (Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar. |
| MEKRUH: | İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş. * Mihnet. Şiddet. |
| MEKRUHA: | Keder, mihnet. şiddet. |
| MEKRUHAT: | (Mekruh. C.) Mekruh olan şeyler. |
| MEKRUHİYET: | İğrençlik, mekruhluk. |
| MEŞRUH: | Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş. |
| MEŞRUHÂT: | Açıklama ve izahlar. |
| RUH-U REVAN: | Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı. |
| RUH-ÜL EMİN (RUH-ÜL KUDÜS): | Cebrail Aleyhisselâm'ın iki ayrı ismi. Emin ve mukaddes ruh. * Allah'ın ism-i azamı. * İncil. * Kur'an. |
| RUHA: | Ferahlık. * Yumuşak rüzgâr. |
| RUHAM: | Mermer. |
| RUHAM-I HÂM: | İşlenmemiş mermer. |
| RUHAMA: | (Rahim. C.) Rahim olanlar. |
| RUHAMÎ: | Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili. |
| RUHANÎ: | Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan. |
| RUHANİYYAT: | Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.) |
| RUHANİYYET: | Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik. |
| RUHANİYYUN: | (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar. |
| RUHAS: | (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler. |
| RUHASA': | Sıtma teri. |
| RUHB: | Genişlik, vüs'at. |
| RUH-BAHŞ: | f. Ruh veren, ruh bahşeden. |
| RUHBAN: | Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye) |
| RUHBANİYET: | (Bak: Rehb, Rehbaniyet) |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| RUH-U REVAN : | Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı. |
| RU' : | Kalb, fuad. Kalbde korku ârız olacak yer. * Zihin ve akıl. |