Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
SAD: f. Yüz sayısı.
SAD: Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir.
SAD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
SAD: Göz hastalığı, göz ağrısı.
SAD': Yarılmak, yarmak.
Kesmek, kat'etmek.
Göstermek. İzhar etmek.
Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
SAD: Bakır.
Toprağa ağnayan horoz.
Devenin başında olan bir hastalık.
SADÂ: Seda. Ses. Avaz. Savt.
Erkek baykuş.
Bir böcek adı.
Susuzluk.
Yankı.
SADÂ-YI BASİT: Sesin, bir defa tekrarı.
SADÂ-YI MÜREKKEB: Sesin bir çok defalar tekrarı.
SADA': Kasd ve teveccüh eyleme.
Bir şeyi âşikâre söylemek.
Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek.
Kat'etmek.
İzhar ve beyan etmek.
Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.
SADA': Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)
SADAGA: Zayıflık.
SADAK: Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.
SADAKA: Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR: Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT: (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT: (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk.
Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAKTE: "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.
SADARE: Rücu etmek, geri dönmek.
Doğmak.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim.
Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADAT: (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SADBAR: f. Yüz kere.
SAD-BERK: Yüz yaprak.
SADD: (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.
SADD: Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek.
Fikir, niyet, kasd.
Yakınlık, civar.
Konuşulan husus.
SADDA': Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu.
SADE: (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur.
Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.
SADE: f. Basit, karışık olmayan, katıksız.
Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan.
Tek katlı.
Ancak, yalnız.
Süssüz.
Derin düşünemiyen, saf adam.
SADE: (Seyyid. C.) Seyyidler.
SADE': Demir pası.
SADED: Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir.
Niyet, kasıd. Teşebbüs.
Yakınlık, civar.
SADED HARİCİ: Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SADEDİL: f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse.
SADEDİLÂNE: f. Saflıkla, bönlükle.
SADEDİLÎ: f. Bönlük, saflık.
SADEF: Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler.
Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
SADEFÇE: f. Küçük sadef.
SADEF (SUDUF): Yüksek büyük dağ.
Her yüksek nesne.
Devenin her dört ayağı.
Bir yöne ğilmek.
SADEFE: (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu.
Kulak içi.
SADEGÎ: f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
SADEGÎ-İ İFADE: İfade sadeliği.
SADEGÎ-İ LİBAS: Giyim sadeliği.
SADELEVH: Saf, bön.
SADEMAT: (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar.
Ansızın başa gelen belâlar.
SADERU: (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SADGUNE: f. Çeşitli. Yüz türlü.
İçerisinde 'SAD' geçenler
AKS-İ SADÂ: Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
AKSAD: Kırık şey.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
BENÂT-ÜS SADR: Endişe. * Hayal. * Kederler.
BİLHADSİSSÂDIK: Doğru bir hads ile. (Bak: Hads)
CA'FER-İ SÂDIK: (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CİSAD: Kan. Safran.
CÜSAD: Karın ağrısı.
ECSAD: (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
ERSAD: (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
ESADD: Menedici.
ESNA-İ TESADÜM: Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.
EYMAN-I SÂDIKA: Doğru yeminler.
FASSAD: (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
FECR-İ SÂDIK: Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
FESAD: Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.)
FESAD-I AHLÂK: Ahlâk bozukluğu.
FESAD-I DİMAĞ: Akıl bozukluğu, delilik.
FESAD-I Mİ'DE: Mide fesadı, mide bozukluğu.
FESAD-I TE'LİF: Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.
FESAD-AMİZ: f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
FESADAT: (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
FESAD-ENGİZ: Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.
FISAD: Kan alma, hacamet.
FİRSAD: Kırmızı dut. * Böğürtlen.
GUSSADÂR: f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HADS-İ SÂDIK: Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
HASAD: Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET: Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASSAD: Orakçı, ekin biçen.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HİSS-İ SÂDİS: Altıncı hiss, altıncı duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HUSSAD: Hased edenler. Kıskananlar.
İFSAD: Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.
İFSAD-I Mİ'DE: Mideyi bozma.
İFSADAT: (İfsad. C.) İfsadlar, kargaşalıklar, fesada uğratmalar.
İFTİSAD: Neşter ile kan aldırma.
İHSAD: Ekin veya ot biçme veya biçtirme. Hasâd etme.
İHTİSAD: Hasad etme, biçme.
İHTİSAD-I MEZRUAT: Ekinlerin biçilmesi.
İKSAD: (Kesad. dan) Kesada düşürme, kesatlandırma.
İKTİSAD: Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak. * Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.(İktisad ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Öyle de: Ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyye'nin medarlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var. Bu hakikatı te'yid eden bir vâkıa:Sahabenin abâdile-i seb'a-yı meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki: Halife-i Resulullah olan Fâruk-u Azam Hazret-i Ömer'in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübârek çarşı içinde, alış verişte, kırk paralık bir meseleden iktisad için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Ruy-i zeminin Halife-i Zişânı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hâne-i mübârekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?" Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi." O sahabe dedi: "Fesübhânallah... Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde ikiyüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'i gördü. Dedi: "Ya İmam! Bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın." Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadâkatın muhafazasından gelmiş bir hâlettir; hısset değildir. Hânemdeki vaziyet kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."İmam-ı Azam, bu sırra işaret olarak: "Lâ isrâfe fi-l hayri kemâ lâ hayre fi-l isrâfi" demiş. Yani: "Hayırda ve ihsanda (fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur..." L.)(İktisad, lügatta "amelde i'tidal" demektir ki, kasıddan me'huzdur. Çünkü matlubunu iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden istikamet üzere kasdeder. Maksudunun mevzi ve mevkiini bilemiyen ise tahayyür içinde kalır. İfrat veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu sebeple iktisad, maksada müeddi olan amel demek olmuştur. Umur-u maliyedeki iktisadın da esası budur.) (E.T.)
İKTİSADÎ: İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.
İKTİSADİYAT: İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.
İMAM-I CA'FER-İ SÂDIK: (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah'a kavuşur." Eimme-i İsnâ Aşerin altıncısıdır. (K.S.)
İNFİSAD: (Fesad. dan) Bozulma, fesada uğrama.
İRSAD: Gözetlemek. * Hâzır ve âmâde eylemek. * Mükâfat vermek. * Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun.(Baki)Birinci mısrada "Kays" isminin geçmesi, ikinci mısrada ise "Yok idi aklı, ne derdi var idi." denmesi sözün sonunun "Mecnun" olacağını hemen akla getirmektedir.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
SAD SURESİ : Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
SA' : Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...