Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| SIR: | (Bak: Sırr) |
| SIRAF (SARUF): | Hayvanın kızmakla erkeğini araması. |
| SIRAM: | Hurma ve yemiş toplayacak vakit. Toplanmış hurma ve yemiş. |
| SIRAR: | Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip. |
| SIRAT: | Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol. |
| SIRAT-I MÜSTAKİM: | En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve felâketlere ma'ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder...Hülâsa : Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir. İ.İ.) |
| SIRAT KÖPRÜSÜ: | Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.(İ'lem Eyyühel Aziz! İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mâhiyyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismani ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir. M.N.) |
| SIRAVARİ: | f. Sıralı halde, sıra gibi. |
| SIRDAŞ: | (Bak: Sırrdaş) |
| SIRF(E): | Sadece, yalnızca. Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan. |
| SIRHAK: | Çağırmak. |
| SIRKATİBİ: | Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib. |
| SIRM: | (C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. Ekin biçmek. Cem'olmuş beytler. |
| SIRME: | (C.: Sırm) Bulut parçası. Deve ve koyun sürüsü. |
| SIRP: | Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi. |
| SIRR: | Şiddetli ateş veya soğuk. |
| SIRR: | Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. Müşâhedetullah'ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife. İnsanın aklının ermediği şey. Allah'ın hikmeti.(Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.) |
| SIRR-I EHADİYET: | Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri. |
| SIRR-I TEKLİF: | İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı. (Bak: Teklif) |
| SIRRAN: | Gizli olarak, gizlice. |
| SIRRDAŞ: | Birbirinin sırrını bilen. Sır saklıyan. |
| SIRRE: | Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. Şiddetli sayha, çığlık. |
| SIRRÎ: | (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili. |
| SIRSIR: | Çekirgeye benzer bir hayvan. |
| SİR: | f. Tok, kanmış, doymuş. Sarımsak. |
| SİR: | Yarık. Delik. Balık yahnisi. |
| SİRA': | Hızla gitmek, acele etmek. |
| SİR-AB: | f. Suya kanma. Suya tok olmak. Sulu. Körpe, tâze. |
| SİRAC: | Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. Şevk veren şey. Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te'min edecek desatiri câmi'dir. M.) |
| SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET: | Hidayet yolunun ışığı. |
| SİRAC-ÜN NUR: | Nurun lâmbası. Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı. |
| SİRAC-ÜS SÜRC: | Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser. |
| SİRAD: | Gön, sahtiyan. |
| SİRAN: | (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar. |
| SİRAR: | (C.: Esirre) Sürur, sevinç. Sırayla konuşmak. Ay sonu. |
| SİRAYET: | Yayılmak, bulaşmak, geçmek. |
| SİRB: | (C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. Sığır sürüsü. |
| SİRBAL: | (C.: Serâbil) Gömlek, kamis. |
| SİRCİN: | Kurumuş davar tersi. |
| SİRDAB: | (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer. |
| SİRE: | (C.: Sıyer) Koyun ağılı. |
| SİRET: | Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol. |
| SİRET-İ HASENE: | Güzel ve iyi ahlâk. |
| SİRET-ÜN NEBİ: | Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir. (Bak: İlm-i hadis, Siyer-i Nebi) |
| SİR'ET: | Nefis. Koyun. Geyik. Kadınlar. |
| SİRHAN: | (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt. |
| SİRİŞK: | f. Göz yaşı. Ateş şeraresi. |
| SİRİŞT: | f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat. |
| SİRİŞTE: | f. Yoğrulmuş, karıştırılmış. |
| SİRKAT: | (Serkat) Çalma. Hırsızlık. |
| İçerisinde 'SIR' geçenler | |
| ADEM-İ BASİRET: | Basiretsizlik, görüşsüzlük. |
| AMEL-İ KESİR: | Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar. |
| ANBER-SİRİŞT: | f. Anber gibi güzel kokulu. |
| ÂSİR: | Bir efsaneyi rivayet eden. |
| ASÎR: | Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey. |
| ÂSİR: | Ayağı kayan. |
| ASİR: | Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr. |
| ASİR: | Karmakarışık. * Bitişik komşu. |
| ASİR(E): | Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan. |
| ASİRE: | Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve. |
| ASİRE: | (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek. |
| ASÎRE: | Cibre, posa. |
| ATF-I TEFSİR: | Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.) |
| BASİR: | Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp. |
| BASİR: | Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse. |
| BASİRANE: | f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde. |
| BASİRET: | Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki tarafının arası. * Yer üstündeki kan. (Bak: Süveydâ-i kalb) |
| BASİRET-İ KALB: | Gönül uyanıklığı. Kalb basireti. |
| BASİRET-KÂR: | f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören. |
| BASİRET-KÂRÎ: | Basiretlilik, önceden görmeklik. |
| BASİT KESİR: | Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi. |
| BER-VECH-İ YESİR: | Kolaylıkla, kolayca. |
| BESİR: | Ziyade, çok, birçok. |
| BEVASİR: | (Bâsur. C.) Mayasıllar, basurlar. |
| BEYAN-I TEFSİR: | Huk: Mücmel ve mübhem bir sözden maksadın ne olduğunu açıklayan beyan. |
| CASİR: | (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli. |
| CİBİLLEN KESİRA: | Çok insanlar. |
| CÜMLE-İ TEFSİRİYE: | (Cümle-i müfessire) "Yâni, meselâ" gibi sözlerle başlayıp önceki cümleyi açıklayan cümle. |
| DİL-SİR: | f. Gözü gönlü tok. |
| DÜMASİR: | (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve. |
| EASİR: | (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar. |
| EDVİYE-İ MÜESSİRE: | Te'sirli ilaçlar. |
| EKASİRE: | (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları. |
| EL-ESİRRE: | Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü. |
| ENVA'-I KESİRE: | Çok çeşitler, çok neviler. |
| ESİR: | Birbirine yakın olmak, mütekarib. |
| ESİR: | Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.("İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın arşı su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. İ.İ.) |
| ESİR: | Kul, köle. Harpte teslim alınan düşman. Teslim olan. |
| ESİR-İ HARB: | Harp esiri, harpte esir edilmiş olan. |
| ESİRÂNE: | f. Esirce, kölece. |
| ESİRE: | Seçkin, güzide. * İlim bakiyyesi. |
| ESİRÎ: | Esirlik, kölelik, kulluk. |
| ESİRÎ: | Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif. |
| ESİRRE: | Tahtlar, oturulacak yerler. * Milletin belli başlı ileri gelenleri. |
| EYADİ-İ KESİRE: | Çok eller. Çok sebebler. |
| FUHUL-İ MÜFESSİRÎN: | Tefsircilerin en ileri gelenleri, müfessirlerin en önde olanları. |
| GASÎRE: | Cemaat, topluluk. |
| GERDUN-SİRİŞT: | f. Mağrur, gururlu, kibirli kimse. * Zâlim, gaddar, kan dökücü. * Tenbel, uyuşuk. |
| GİRAN-SİRİŞT: | (C: Giransiriştân) f. Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı. |
| HANASÎR: | Helâk olmak. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| SİRA' : | Hızla gitmek, acele etmek. |
| Sİ : | f. Otuz. |