Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
TAÎ: Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan.
TAİB: Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
TAİF: Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra, yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır.
TAİFE: Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
TAİFE-İ EFRENC: Frenk, Avrupalı, Fransız.
TAİFE-İ NİSÂİYE: (Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu.
TAİH: Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.
TAİL: Uzayan.
Kudret ve gına.
Fayda. Menfaat.
TAİN: Süngü ile vurulmuş.
TAİR: (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan.
Kuş.
TAİS: Hafif başlı.
İçerisinde 'TAÎ' geçenler
ATAİM: (Atime. C.) Ocaklar.
BETAİN: Astarlar.* Yatak yüzleri.
BÎ-TAİL: f. Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna.
BİTAİN: Astar. (Bak: Betâin)
CENAH-I TÂİR: Kuş kanadı.
HATAİ: Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller. * Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.
HATAİR: (Hatire. C.) Mühim işler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
HATAİYYAT: Yanlışlıklar, yanlışlar.
HATEM-İ TAÎ: (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de, bi'setten evvel vefat etmiştir.
KATAİF: (Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı.
KETAİB: (Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler.
LÂTAİL: Boş, faydasız, abes, mânâsız.
LETAİF: Lâtif duygular. (İman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki; bir yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkisam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hakeza.. letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. M.)
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler. (Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
MATAİF: (Matâf. C.) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler.
MATAİM: (Mat'am. C.) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları.
MATAÎM: (Mıt'âm. C.) Oburlar, doymakbilmez kimseler. * Başkalarını beslemeler.
MATAİN: (Matin. C.) Balçıkla sıvanmış yerler.
MATAÎN: (Mıt'ân. C.) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan.
METAİB: Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler.
METAİB-İ SEFER: Muhârebe veya yol yorgunlukları.
METAİB: Seçilmiş ve güzel şeyler.
MEVTAÎ: Ölü gibi, ölüye benzer.
MÜSTAİD: İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.
MÜSTAİDDÂN: (Müstaid. C.) İstidatlı kimseler, müstaid kişiler.
MÜSTAİN: (Avn. dan) Yardım isteyen, istiâne eden.
MÜSTAİNEN: (Avn. dan) Birinin yardımına sığınarak, istiane ederek, yardım dileyerek.
MÜSTAİR: (Ariyet. den) Ödünç alan.
MÜŞTAİL: (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.
NA-MÜSTAİD: f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız.
NETAİC: (Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
RETAİM: (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
RUSTAÎ: f. Köylü.
RÜSTAÎ: (Rüstâyi) f. Köyle ilgili. * Köylü.
SETAİR: (Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.
SOFESTAÎ: (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar. (Bak: Sofizm)(..O Vahid-i Ehad'i kabul etmeyen ya nihayetsiz ilâhları kabul edecek veyahut ahmak sofestâi gibi hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek. M.)
ŞİTAÎ: (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
TAİB: Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
TAİF: Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra, yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır.
TAİFE: Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
TAİFE-İ EFRENC: Frenk, Avrupalı, Fransız.
TAİFE-İ NİSÂİYE: (Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu.
TAİH: Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.
TAİL: Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat.
TAİN: Süngü ile vurulmuş.
TAİR: (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş.
TAİS: Hafif başlı.
VETAİR: (Vetire. C.) Meslekler, yollar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
TAİB : Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
TA : Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400'dür.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...