Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| TARÎ: | (Taravet. den) Taze, taravetli. |
| TARÎ: | Karanlık, meçhul. |
| TARÎ: | (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen. |
| TARİD: | (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden. |
| TARİD: | Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu. |
| TARİDE: | Arap çocuklarına mahsus bir oyun. Okları cilâ edip parlattıkları ağaç. |
| TARİH: | Hâdiseye vakit tayin etmek. Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap. |
| TARİH-İ KADÎM: | Eski zaman tarihi. |
| TARİH-İ MU'CEM: | Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser. |
| TARİH-İ UMUMÎ: | Umumî tarih. |
| TARİH: | İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne. |
| TARİHNÜVİS: | (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih. |
| TÂRİK: | Terkeden, vazgeçen, bırakan. |
| TÂRİK-İ DÜNYA: | Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan. |
| TÂRİK-ÜS SALÂT: | Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.) |
| TARİK: | f. Karanlık. |
| TARÎK: | Yol. Tarz, usûl. Vâsıta. Meslek. Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası. |
| TARÎK-İ ÂMM: | Herkesin geçmesine mahsus yol. |
| TARÎK-İ BERZAHİYE: | Berzaha giden ve ona ait yol. |
| TARÎK-İ CEHRÎ: | Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi) |
| TARÎK-İ NAKŞÎ: | Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.) |
| TARİKAT: | Yol, manevî yol. Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf) |
| TARİK-BAHT: | f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz. |
| TARİM: | Kalın bulut. Elleri ve ayakları kaba olan kimse. |
| TARİS: | Kavi, kuvvetli. |
| TARİYE: | Ansızın gelen belâ, dâhiye. |
| TARİZ: | Cansız, kuru nesne. Meyyit, ölü. |
| İçerisinde 'TARÎ' geçenler | |
| ALÂ-TARİK-İL İCMAL: | Kısaca, icmal yoluyla. |
| ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: | Nöbetleşe, münâvebe yoluyla. |
| ASLAH TARİK: | En selâmetli tarz. En salih usul, yol. |
| BATARİKA: | (Batrik. C.) Patrikler. |
| BİT-TARİK-İL ULA: | Birinci usul veya yol ile. Elbetteki. Evleviyetle. |
| ESHEL-İ TARİK: | En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol. |
| ESLEM-İ TARİK: | Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol. |
| FELSEFE-İ TARİHİYYE: | Târih felsefesi. |
| GATARİF(E): | (Gıtrîf. C.) Başkanlar, başlar, reisler, önderler. * Soylu ve asaletli kimseler, itibarlı ve seçkin kişiler. |
| HADD-İ KAT'-İ TARÎK: | Huk: Yolkesenlere verilecek ceza. |
| HÂDİY-ÜT TARİK: | Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden. |
| HÂFE-İ TARÎK: | Yol kenarı. |
| HARF-İ TÂRİF: | Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif) |
| HATARİŞ: | Deprenmek. |
| HİCRÎ TARİH: | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasında değiştiği için hicri tarih ile milâdi tarih arasında on günden biraz fazla fark vardır. Hicri yahut kameri yılı milâdi yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılır. Eldeki hicri yıl sayısının % 3'ü çıkarılır. Bulunan sayıya 622 sayısı ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yılının yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 daha ilâve edilince karşılığı olarak milâdi 1592 yılı bulunmaktadır. |
| İFTARİYYE: | İftarlık. İftar için hususi olarak hazırlanmış nevale. Bunlar oruç bozulduktan sonra yemek yenmeden evvel yendiği için bu ad verilmiştir. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında padişah sarayında, vüzera, eşraf ve âyân konaklarında, davetlilere iftardan sonra diş kirası namıyle verilen bahşiş, para. |
| İRAE-İ TARİK: | Yol gösterme. Kılavuzluk etme. |
| KABTARÎ: | Yünden dokunan bir elbise. |
| KALB-İ MUZTARİB: | Iztırab çeken kalb. |
| KAMATIR (KAMTARİR): | Katı, sağlam. |
| KAMTARİR: | Çatık suratlı. |
| KANTARİYYE: | Kantar ücreti. Tartma parası. |
| KAT'-I TARİK: | Yol kesicilik. |
| KATI-UT TARİK: | Yol kesen, eşkiya. |
| KATRED (KATÂRİD): | Koyunu ve kuzusu çok olan kişi. |
| KUTTA-İ TARİK: | Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar. |
| MATARİD: | (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar. |
| MATARİH: | (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler. |
| MUHTARİYET: | Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma. |
| MUTTARİD: | Muntazaman devam eden. Bir düziye olan. Bir küllî kaideye mümasil ve muvafık olan. Sıralı. Düzgün. |
| MUTTARİDEN: | Bir düziye, bir teviye. |
| MUZTARİB: | (Muzdarib) (Darb. dan) Sıkıntılı. Iztırab çeken. Hasta. Bir tarafı sızlayan. Ağrıyan. Ağlayan. |
| MUZTARİBANE: | f. Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek. |
| MÜTARİK: | Karşılıklı olarak terkeden, bırakan. Mütâreke eden. |
| MÜTETARİK: | Bir işi bırakmakta olan. |
| PERESTARÎ: | f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk. |
| TARIM (TARİME): | (C.: Tıram) Kara çadır. |
| TARİD: | (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden. |
| TARİD: | Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu. |
| TARİDE: | Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç. |
| TARİH: | Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap. |
| TARİH-İ KADÎM: | Eski zaman tarihi. |
| TARİH-İ MU'CEM: | Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser. |
| TARİH-İ UMUMÎ: | Umumî tarih. |
| TARİH: | İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne. |
| TARİHNÜVİS: | (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih. |
| TÂRİK: | Terkeden, vazgeçen, bırakan. |
| TÂRİK-İ DÜNYA: | Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan. |
| TÂRİK-ÜS SALÂT: | Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.) |
| TARİK: | f. Karanlık. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| TARİD : | (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden. |
| TÂR : | f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik. |
| TA : | Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400'dür. |