Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
UDİ: İnce taştan kapak.
UDİKA: Demir çengel.
İçerisinde 'UDİ' geçenler
ADEM-İ MEVCUDİYYET: Yokluk. Olmama.
ADUDÎ: Pazı kemiği ile ilgili.
AMUDÎ: Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
BÂZUDİRÂZ: f. Kolu uzun olan. * Nüfuzlu, sözü geçer. * Müdahaleci. * Zâlim, zulmeden.
CUDİ: Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi. * Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
CUDİ-İ İSLÂMİYET: Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi.
CÜMUDİYE: Büyük buz dağ. Glâsiye. Buzul. Aysberg.
DAVUDÎ: Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses.
ELEKTRİK-İ MUDİ: (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.
HASUDÎ: Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
HUDİR: Yumuşak taze ot.
KEBUDÎ: f. Mâvilik.
KEMERBESTE-İ UBUDİYET: Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
KÜFR-İ CUHUDÎ: Kalb ve dil ile ikrar etmemektir. (şeytan gibi)
MA'BUDİYYET: Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma'bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd)
MAHDUDİYET: Sınırlılık. Darlık.
MAHMUDİYE: Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.
MA'HUDİYYET: (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.
MATRUDÎN: Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar.
MAZİ-İ ŞUHUDÎ: Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.
MEFKUDİYET: Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.
MEMDUDÎ: Tel çeken.
MERDUDİYET: Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.
MES'UDİYET: Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.
MEŞHUDİYYET: Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.
MEVCUDÎN: (Mevcud. C.) Mevcudlar, var olan ve bulunan şeyler. Mevcudât.
MEVCUDİYET: Mevcudluk, varlık, mevcud ve var olma.
MUDİ': Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.
MUDÎ: Işık verici, parlak ve ruşen olan.
MUDÎK: (Bak: Muzîk)
MUDİLL: İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.
MUDİLLE: (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.
MUDİYYEN: Giderek, geçerek.
MEŞHUDİYYET: Gözle görüş. Şâhid oluş. Şâhidlik.
SAVM-I DAVUDÎ: Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek.
ŞÜHUDÎ: Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi, avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
UBUDİYYET: Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.(İnsanlar kendileri için değil, Allah'a ubudiyet için yaratılmışlardır.)(Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-i İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi, emr-i İlâhî ve neticesi rıza-i Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, mesela yüz hasiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi veya bin hasiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o halis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.Yalnız bu kadar var ki; böyle hasiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip, evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkar da eder. L.) (Bak: Rububiyet)
UDİKA: Demir çengel.
VÜCUDÎ: Varlığa dair. Var olan şey ile alâkalı.
YAHUDİ: Hz. Yakub'un (A.S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Benî İsrail. Musevî. (Bak: İsrail)Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine işaret eden âyetler şunlardır: 2: 60-66 arası. 5: 62-64 arası ve 17: 4.(Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur'anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf riba yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor. S.)
ZUDÎ: f. Tezlik, çabukluk.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
UDİKA : Demir çengel.
UD : Meşhur bir sazın adı. * Bir hoş kokulu buhur. * Ağaç parçası. * Budak.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...