Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ZÛ: Kelimenin başına gelerek "sâhip, mâlik olan" mânasını verir. (Bak: Zâ)
ZÛ': Gece uçan kuşlardan birisi.
Erkek baykuş.
ZÛ': (C.: Azvâ'-Ziyâ') Işık, aydınlık.
ZUAFA: (Zayıf. C.) Zayıflar. Zayıf olanlar.
ZUAK: Tuzlu su.
ZUAMA: (Zaim. C.) (Zeâmet. den) Kefiller.
Büyük tımar sâhipleri.
ZU'BAN: (Zi'b. C.) Canavarlar, kurtlar.
ZUBE: Bir taraf.
ZUBBAN: (Zabb. C.) Kelerler, kertenkeleler.
ZUCRET: Yürek darlığı, iç sıkıntısı.
ZUCRETVER: f. Sıkıntılı.
ZUD: f. Çabuk, tez, hemen olan, acele.
ZUD: Üçten ona kadar olan develer.
ZUDAŞNA: (Zud-âşnâ) f. Her gördüğü kimseyle dost olan.
ZUDENDAZ: (Zud-endâz) f. Akla geldiği şekilde, düşünülmeden söylenen söz.
ZUDHİZ: f. Vazifesini çok çabuk gören hizmetkâr.
ZUDÎ: f. Tezlik, çabukluk.
ZUDRES: f. Çabuk erişen.
ZUDSİR: f. Faydasız. Menfaatsiz.
Kötü huylu.
Bir şeyden çabuk bıkan, usanan.
ZUDTER: f. Daha çabuk.
ZU-ESMAR: Meyveli. Semereli.
ZUFR: Tırnak.
ZUFUR: (C.: Ezfâr-Ezâfir-Zufir) Tırnak.
Yay başında kiriş takılan yerden ucuna varıncaya kadar olan miktar.
ZUGLE: Her nesnenin bakiyyesi ve bölüğü.
Birşeyin bölük bölük olması.
ZUGLUL: Yeyni, hafif.
Küçük oğlan.
ZUGR: Şam vilayetinde bir yerin adı.
ZUHAL: (Bak: Zühal)
ZUHAR: Ok yeleği. Kanat yeleği.
ZU-HAZZ: Nasibi olan, nasibli.
Hoşlanan, zevk alan.
ZUHR: Öğle vakti. Öğleyin.
ZUHR(E): İhtiyaç zamanı için muhafaza edilen, saklanan şey. Zahire.
Sâlih amel. Âhiret için yapılan hazırlık.
ZUHR: Sahavetli zenginlik.
Yüksek şeref.
ZUHREFE: Süslemek, bezemek.
ZUHRUF: Yaldız. Yalancı süs. Gösteriş. Zinet. Altın.
ZUHRUF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 43. suresidir. Mekkîdir.
ZUHUR: Meydana çıkmak.
Ansızın meydana gelmek.
Baş göstermek. Görünmek.
Hulul.
Galip olmak.
Âlîkadr.
ZUHURÂT: Birden oluveren şeyler. Hesapta olmayan umulmadık hâdiseler.
Sünuhat. (L.R.)
ZUK': (C.: Ezkâ) İki uyluk arası.
ZUKAK: (C.: Ezikka) Sokak.
ZUKK: Kuşun yavrusuna ağzından birşey yedirmesi.
ZUKL: Harâmi.
Küçük dar gemi.
ZU'KUK: (C.: Zeâkık) Yaramaz huylu kimse.
ZULAME: Mazlumun hakkı.
ZULEL: Gölgelikler.
ZULEM: Karanlıklar.
ZULEMAT: (Zulmet. C.) Zulmetler, karanlıklar.
ZULLAME: (Zalime) Zâlimin zulümle aldığı mal.
ZULLÂN: (Zelil. C.) Zeliller.
ZULLE: (C.: Zulel) Gölgelik.
Gölge eden bulut.
Sofa.
ZULM: (Zulüm) Haksızlık.
Eziyet, işkence.
Bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koymak.( $ sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise, hizmet-i Kur'âniyeye zıddiyeti, mümânaati, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmiyerek hizmetimize tecavüzü, zendeka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. Nasılki küçük kabahatleri işliyenlerin, nâhiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalâletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adalet olarak Alem-i Beka'daki Mahkeme-i Kübrâ'ya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.İşte Hadis-i Şerifte $ mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yâni: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler, madem Cehennem'den çıkmıyacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor. L.)
İçerisinde 'ZÛ' geçenler
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
ARZU: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU: f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR: f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND: İstekli.
ARZU-MENDÎ: f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN: f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
AZÛF: Yiyecek, erzak. Azık.
AZÛG: f. Kir, pas.
AZÛK: İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
AZÛL: Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
AZÛMET: Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
AZÛN: f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
AZUR: (Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
AZURDE: (Bak: Azürde)
AZÛZ: Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.
AZÛZ: Isırıcı, ısıran.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
BA'DEZZUHR: (Ba'de-z zuhr) Öğleden sonra.
BAHUZÛR: Huzur ile. Huzuru ile.
BAŞIBOZUK: t. Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır.
BÂZU: f. Kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı, pazu. Adud. * Mc: Güç, kuvvet ve istidat.
BÂZUBEND: f. Pazvand. Kola bağlanan duâlı kağıt.
BÂZUDİRÂZ: f. Kolu uzun olan. * Nüfuzlu, sözü geçer. * Müdahaleci. * Zâlim, zulmeden.
BEDEL-İ NÜZÛL: Tar: Osmanlı İmparatorluğu devrinde askerlerin bir yere konaklamasında yapılacak olan masraflar için alınan vergi.
BÎ-HUZUR: f. Rahatsız, huzursuz, tedirgin.
BÜRZU': Dolu, dolmuş, mümteli.
BÜZÛ': Doğmak, tulû' etmek.
BÜZUL: Yarılmak, inşikak.
BÜZUR: (Bezr. C.) Tohumlar, çekirdekler.
BÜZUZET: Perişanlık, kıyafetsizlik, pejmürdelik, bezazet.
BÜZÛZET-İ HÂL: Kıyafet pejmürdeliği, hâl perişanlığı.
CAZÛ: f. Cadı. Büyücü, sihirbaz.
CEZU': Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.
CEZUR: (C.: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)
CÜRZUM: (C: Cürâzim) Çok yiyen kişi.
CÜZUR: (Cezr. C.) Kökler.
DİL-AZURDE: f. İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış.
EFZÛD: f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden.
EFZUN: f. Fazla, çok ziyade.
EFZUNÎ: f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik.
EFZUNÎ-Yİ ÖMR: Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.
EFZUNTER: f. Daha fazla, daha çok.
EHADİS-İ MEVZUA: (Bak: Hadis-i Mevzu')
EL-BUĞZU FİLLAH: Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi. M.)
ENDAM-I MEVZUN: Düzgün endam, düzgün beden.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ZÛ' : Gece uçan kuşlardan birisi. * Erkek baykuş.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...