Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ZIYA': Kayıp, yitim. Kaybolma. Mahvolma.
ZIYA: (Bak: Ziyâ)
ZIYA': (Zay'a. C.) Küçük çiftlikler, tarlalar.
ZİYA': Kaybolma, mahvolma.
ZİYA: Işık, aydınlık, nur. Ruşenlik. (Nur, ziya'dan daha umumidir. Çünkü ziyâ aydınlığın intişarı mülâhazası ile ve Nur, intişarı ve sebatı mülâhazaları ile ıtlak olunmuştur ve bazıları indinde bizzat olan aydınlığa ziya; ve vasıta ile olan aydınlığa nur ıtlâk olunur. L.R.)(Ziya ile; mevcudat görünür, hayat ile, mevcudatın varlığı bilinir; her birisi birer keşşaftır. M.)
ZİYA-YI KALB: Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması.
ZİYA-BÂR: (Ziya-efşan - Ziyapâş) Işık saçan.
ZİYA-DÂR: Ziyalı, ışıklı, parlak.
Aydın. Akıllı, münevver.
ZİYADE: Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan.
Artma, çoğalma.
ZİYA-EFŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAF: (Zeyf. C.) Kalp ve silik paralar. Karışık akçeler.
ZİYAFE: Merdut olmak.
Tenbel.
Değişmek.
ZİYAFEŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAFET: Misafire yedirip içirme, ikram etme. Misafir kabul etme.(Görünüyor ki; bu âlemin sâhibi -yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle- hârika bir sahâvete sahib olduğu gibi nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sahâvet, tükenmez servet, ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder... M.N.)
ZİYAFET: Karışık ve değişik olma.
ZİYAİ: (Ziyaiyye) Işığa ait. Ziyaya dair ve mensub olan.
ZİYAL: Uzun kuyruklu at.
ZİYAME: Ayıplı olmak.
ZİYAN: f. Zarar, ziyan, kayıp, hasar.
ZİYANİSAR: (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
ZİYANKÂR: f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
ZİYAPAŞ: f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan.
ZİYA PAŞA: (Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir. Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır.
ZİYAR: Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar dudağını kıstırıp zebun ederler.
ZİYARE: Meşhur, şöhretli.
ZİYARET: Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri.
Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
İçerisinde 'ZIYA' geçenler
ARZİYAT: Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
BE-ZİYARET: (Berâ-yı ziyâret) Ziyaret için. Ziyaret maksadı ile.
CENGİZİYAN: f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler.
EBU ZİYAD: Eşek, hımar.
HINZİYAN: Faydasız ve mânasız sözler konuşan.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
MAAZİYADETİN: Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
MARZİYAT: Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
MAZİYAN: Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.
MAZİYAT: Geçmişler. Geçen zamanlar.
MU'ZİYAT: (Ezâ. dan) İnsanı rahatsız eden küçük şeyler. Hayvancıklar.
MÜSTEHZİYANE: f. İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak.
RAZİYANE: (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı.
RİYAZİYAT: Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri.
RİYAZİYAT-I ÂLİYE: Yüksek matematik.
TA'ZİYANE: f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek.
TAZİYANE: f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
TAZİYANE-İ TA'ZİB: Azab vermek, azablandırmak kamçısı.
ZEYD (ZİYÂD): Men'etmek, reddedip gidermek.
ZİYA': Kaybolma, mahvolma.
ZİYA-YI KALB: Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması.
ZİYA-BÂR: (Ziya-efşan - Ziyapâş) Işık saçan.
ZİYA-DÂR: Ziyalı, ışıklı, parlak. * Aydın. Akıllı, münevver.
ZİYADE: Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan. * Artma, çoğalma.
ZİYA-EFŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAF: (Zeyf. C.) Kalp ve silik paralar. Karışık akçeler.
ZİYAFE: Merdut olmak. * Tenbel. * Değişmek.
ZİYAFEŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAFET: Misafire yedirip içirme, ikram etme. Misafir kabul etme.(Görünüyor ki; bu âlemin sâhibi -yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle- hârika bir sahâvete sahib olduğu gibi nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sahâvet, tükenmez servet, ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder... M.N.)
ZİYAFET: Karışık ve değişik olma.
ZİYAİ: (Ziyaiyye) Işığa ait. Ziyaya dair ve mensub olan.
ZİYAL: Uzun kuyruklu at.
ZİYAME: Ayıplı olmak.
ZİYAN: f. Zarar, ziyan, kayıp, hasar.
ZİYANİSAR: (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
ZİYANKÂR: f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
ZİYAPAŞ: f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan.
ZİYA PAŞA: (Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir. Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır.
ZİYAR: Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar dudağını kıstırıp zebun ederler.
ZİYARE: Meşhur, şöhretli.
ZİYARET: Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ZİYA' : Kaybolma, mahvolma.
Zİ : Kılık, kıyafet. Elbise.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...