Block title
Block content
İkinci defa 1 يَابَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi, bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani, “Sen bâkisin. Giden gitsin, Sen yetersin. Madem Sen bâkisin; zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem Sen varsın; Senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir, ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hırkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye, sürurlu, neş’eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâp etti. Lisanım ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrât-ı vücudum “Elhamdü lillâh” dediler. İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz’ü şudur ki:

Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar hizmeti HAŞİYE-1 güya hiss-i kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabul ettim. HAŞİYE-2

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.
HAŞİYE-1 : İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddit Abdurrahman’ları da yetiştirdi.
HAŞİYE-2 : Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık olduğunu gösterdi. HAŞİYE Risale-i Nur’un birinci şakirdi Mustafa’nın istikbale liyakatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hadise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: “Sen aşağıya inme. Ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım.” Üstadım “Hayır,” dedi. “Sen kapıdan çık” diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Halbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman‘la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki: “Üstadın seni kabul etmeyecek; fakat ben sana açılacağım” diyerek, arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa’ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahit olmuştur. Hüsrev (Evet) Hüsrev’in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa’yı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti. Said Nursî
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Yirmi Beşinci Lem'a / Sonraki Risale: Yirmi Yedinci Lem'a
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

adem : yokluk, hiçlik
arefe : bayramın bir gün öncesi
bâki : devamlı, kalıcı, sonsuz
bedel : karşılık
bilfiil : fiilen, uygulamalı olarak
cilve-i rahmet : rahmet görüntüsü, yansıması
cüz’ : kısım, parça
dair : ilgili, ait
elhak : gerçekten
Elhamdü lillâh : Allah’a hamd olsun!
elîm : acı ve sıkıntı veren
evvel : önce
fenâ : gelip geçicilik
firkatlı : ayrılıklı
hadise : olay
hadsiz : sayısız
hâlet : durum, hâl
hâlet-i ruhaniye : ruhen içinde bulunulan hâl
hazîn : hüzün veren, acıklı, kederli
hırkatli : yakıcı
hiss-i kablelvuku : birşeyi olmadan önce hissetme duygusu
hususan : özellikle
hüküm : karar, söz
hüzün-engiz : hüzün dolu
hüzüngâh : hüzün veren yer
ihlâs : samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
ilmihâl : din kurallarını içeren bilgiler
inkılâp etmek : dönüşmek
intisab : bağlanma
istikbal : gelecek; bir kişiyi karşılama
kâfi : yeterli
kıymettar : değerli
lisan : dil
lisan-ı hâl : hâl ve beden dili
liyakat : lâyık olma
makam : yer
menzil : yer, mekân
merhem : ilaç, çare
mevt : ölüm
müteaddit : bir çok
namında : adında
sırr-ı İslâmiyet : İslâmiyetin sırrı, hakikati
sürurlu : mutlu, sevinçli
şakird : talebe, öğrenci
tasdik etmek : doğrulamak
tebeyyün etmek : anlaşılmak, açığa çıkmak
tiryak : derman, ilâç
ünsiyetli : dost, canayakın
zerrât-ı vücud : vücudun zerreleri
zeval : gelip geçicilik, yok olma, son bulma
ziyade : çok, fazla
Yükleniyor...