Block title
Block content
İşte, şu temsil gibi, aziz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdı vefat ettikleri vakit şöyle düşünmeli:

Şu veled mâsumdur; onun Hâlıkı dahi Rahîm ve Kerîmdir. Benim nâkıs terbiye ve şefkatime bedel, gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennetü’l-Firdevsine gönderdi.

O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kimbilir ne şekle girerdi! Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir olmuyorum.

Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlât muhabbeti temin edecekti. Eğer salih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti.

Fakat vefatıyla, ebedî Cennette on milyon sene bana evlât muhabbetine medar ve saadet-i ebediyeye vesile bir şefaatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette, meşkûk, muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm teessürat göstermez, meyusâne feryad etmez.

ÜÇÜNCÜ NOKTA

Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı Rahîmin mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnuu ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş.

Peder ve valideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukàbil, muaccel bir ücret olarak, lezzetli bir şefkat vermiş.

Şimdi, binden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan o Hâlık-ı Rahîm, mukteza-yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse, surî bir hisse ile, hakikî bin hisse sahibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda meyusâne hüzün ve feryad etmek ehl-i imana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalâlete yakışıyor.
Önceki Risale: On Altıncı Mektup / Sonraki Risale: On Sekizinci Mektup
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

Cennetü’l-Firdevs : Firdevs Cenneti; Cennetin en yüksek derecesi
ebeveyn : anne-baba
ehl-i gaflet ve dalâlet : âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız ve hak yoldan sapmış kimseler
ehl-i iman : mü’minler; Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler
elîm : acı ve sıkıntı veren
feryad : bağırıp çağırma
hakikî : gerçek
Hâlık : yaratıcı; herşeyi yoktan var eden Allah
Hâlık-ı Rahîm : Merhametli Yaratıcı; sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah
hâtime : son, nihayet
heyet : şekil, yapı
hizmetkâr : hizmetçi
inâyet : yardım, ihsan, iyilik
kâmil : mükemmel olan, noksansız
Kerîm : ikram edici; cömertlik ve ikram sahibi olan Allah
mahlûk : yaratık, yaratılmış
masnu : san’at eseri
mâsum : günahsız
medar : sebep, vesile
memlûk : kul, köle
menfaat : çıkar, yarar
meşakkat : güçlük, zahmet
meşkûk : şüpheli
meyusâne : ümitsizcesine
muaccel : peşin, hemen verilen
muhabbet : sevgi
mukàbil : karşılık
muktedir : güç ve iktidar sahibi
mukteza-yı rahmet ve hikmet : Allah’ın rahmetinin ve hikmetinin gereği
musibetli : sıkıntılı, belâlı
muvakkat : geçici
muvakkaten : geçici olarak
müeccel : sonraya bırakılan
müteessir : etkilenme, üzülme
nâkıs : eksik, noksan
nefs : insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet
nezaret : gözetim
peder : baba
Rahîm : merhametli; rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
rahmet : şefkat, merhamet
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
salih : dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden
sûrî : şeklen
şefaatçi : günahların bağışlanması için vesile
şefkat : içten ve karşılıksız merhamet, sevgi
şekvâ : şikâyet
teessürat : üzüntüler, etkilenmeler
Yükleniyor...