Block title
Block content
Ve keza, dikkat sahibi bir sultan ki, milletinin bütün a’mallerini, ef’allerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vakıanın suretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhasebenin, bir muhakemenin, bir mükâfat ve mücâzâtın vukua geleceğine kat’î bir surette delâlet eder.

Ve keza, mükâfat ve mücâzat hakkında tekrarla pek çok vaadleri ve tehditleri olursa ve o vaad ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfül-vaad, kudretin izzetine zıttır.

Ve keza, hadd-i tevatüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makar olamaz.

Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimâları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller, o âlemde bâki ve daimî semereler verecektir.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Reşhalar / Sonraki Risale: Katre
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

a’mal : ameller, işler
âhiret : öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
âlem : dünya
azamet : büyüklük
azîm : büyük, yüce
bâki : devamlı ve kalıcı olan
bâliğ olmak : erişmek, ulaşmak
bilbedâhe : açık bir şekilde
bizzat : bir şeyin aslı; kendisi
cereyan etmek : meydana gelmek
cevelangâh : dönüp dolaşma yeri
daimî : devamlı
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
ef'al : fiiller, hareketler
ehemmiyetli : önemli
emir : iş
fâni : geçici
hâcet : ihtiyaç
hadd-i tevatür : tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi
hadise : olay
hal : durum
hıfz etmek : saklamak, korumak
hilâf : yalan, cayma
hulfül-vaad : sözünden dönme, verdiği sözü yerine getirmeme
icmâ : fikir birliği, birleşme
içtimâ : toplanma
iftirak : ayrılık
ihsanât : ihsanlar, ikramlar, bağışlar
ittifak : bir mesele üzerinde birleşme, görüş birliğine varma
izzet : değer, itibar, yücelik
kat'î : kesin
keza : bunun gibi
kudret : güç, kudret, iktidar
mahşer-i azîm : bütün varlıkların yeniden diriltilip hesaba çekileceği büyük toplanma yeri; mahşer meydanı
makar : oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht
maksat : amaç, gaye
medar : dayanak noktası, kaynak
menzil : durak, yer, mekân
meşher : sergi
meydan-ı ekber : çok büyük meydan
muamele : uygulama
muhakeme : yargılama
muhasebe : hesaba çekilme, sorgulanma
muhbir : haber veren
muhteşem : görkemli, ihtişamlı
mücâzât : cezalandırma
mükâfat : ödüllendirme
mülk : sahip olunan şey
müstakar : yerleşmiş, oturmuş
mütebeddil : değişken
nümune : örnek
raiyet : halk, tabi olanlar
sabit : değişmeyen
sakin : ikâmet eden, yerleşmiş olan
saltanat : egemenlik, hâkimiyet
semere : meyve; sonuç
suret : görüntü, şekil, resim
suret : şekil, tarz
tahavvül etmek : değişmek, dönüşmek
tesbit etmek : sağlam şekilde yerleştirmek
vaad : söz verme, verilen söz
vaîd : cezalandırma sözü vermek
vakıa : olay
vaziyet : durum
vukua gelmek : gerçekleşmek
zâil : yok olup gidici, geçici
Yükleniyor...