Block title
Block content
Ve keza, senin vücudunun zuhur ve vuzuhça Hâlıkın vücuduna nisbeti, Hâlıkın vücuduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücuduna delâlet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delâlet ediyor. Öyleyse, onun vücudu senin vücudundan âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.

Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab: “1. Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir. “2. Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir. “3. İnsana en karib (yakın) nefistir” diyorsun. Pekâlâ. Fakat, o fâni lezzetlere mukabil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hâlıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyûmu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi’, Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete lâyık değil midir? Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakikî olan Fâtır-ı Hâkîme ihdâ etmek lâzımdır.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder. Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır. İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur. Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere mâruz kalmaktır. Öyleyse, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı dâimeden tegafül edeceksin?
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Şemme / Sonraki Risale: On Dördüncü Reşha
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acz-i mutlak : sınırsız güçsüzlük
âlem : dünya, evren
Bâki : Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı hâle getiren, Allah
binaenaleyh : bundan dolayı
cem : bir araya gelme
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
elem : acı, keder
alât : aletler, araçlar
âlem-i âhiret : âhiret âlemi, öteki dünya
âlet : araç, vasıta
azâ : uzuvlar, organlar
bâkiyat-ı dâime : daimî, bâki şeyler
berâhin : güçlü deliller
cehl-i mürekkep : bilmediğinden habersiz olan kimsenin cehaleti
celâl : haşmet, görkem, yücelik; Allah’ın büyüklük ve haşmetini bildiren ismi
cemal : sonsuz derecede güzellik sahibi, Allah
Cenab-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cihazat : cihazlar, duyular, organlar
cismânî : maddî yapısı olan
dahil : içinde
delâil : deliller
ebediyet : sonsuzluk
edevat : takımlar, gereçler
ehadiyet : birlik; İlâhî isimlerin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
Esmâ-i Hüsnâ : Cenab-ı Hakkın güzel isimleri
fâni : gelip geçici, ölümlü
fihriste : içindekiler, özet bilgiler, nümuneler
gayr : başka
hâdim : hizmetçi
hamd : övgü ve şükür
havârık : harikalar
havâs : duyular; duyu organları
hikmet : fayda, gaye
hissiyat : hisler, duygular
i’lem eyyühe’l-aziz : ey aziz kadreşim bil ki!
ifaza etmek : feyizlendirmek
ifham : anlatmak
ihsas etmek : hissettirmek
ihtimam : önem verme
İlâhî : Allah tarafından gönderilen, bildirilen
izhar : açığa çıkarmak, göstermek
kasır : saray
keza : aynı, aynı biçimde
küfran : nankörlük
küll : bütün; parcalardan, bölümlerden oluşan bütün
küllî : sınıf, tür; bireylerden oluşan sınıf, tür
maksud-u bizzat : asıl gaye
mesâil-i mantıkıye : mantık meseleleri
mesâil-i nahviye : Arapça dilbilgisi konuları
mevcudat : varlıklar
mu’cize-i kudret : Allah’ın kudret mu’cizesi
müstakil : bağımsız
nazara almak : göz önünde bulundurmak
rızık : Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
rububiyet : rablık; Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği idaresi ve terbiyesi
şümul : kapsam
tecelliyat : tecelliler, yansımalar
tegafül etmek : gaflet ediyormuş gibi davranmak, zorla unutmak
unvan : isim, ad
Vâhidiyet : birlik; İlâhî isimlerin bütün varlıkları kaplaması
vecih : yön
zâilât-ı fâniye : geçici, yok olucu şeyler
zelil : alçak, aşağı
elîm : acı ve sıkıntı veren
esbab : sebepler
fâni : gelip geçici, ölümlü
Fâtır-ı Hakîm : herşeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah
gaflet : dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalarak mânevî sorumluluklarına karşı habersiz olma
Hâlık : herşeyi yaratan Allah
icad eden : var eden
ihdâ etmek : hediye etmek, hediye olarak sunmak
inkısam eden : bölünen
kalb eden : dönüştüren
karib : yakın
kayyûm : her bir şeyi ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren
keza : aynı, aynı biçimde
kudret : güç, iktidar
leyl : gece
lezâiz-i bâkiye : bâki, sonsuz lezzetler
maden-i menfaat : menfaat kaynağı
mahbub-u hakikî : gerçek sevgili, sevilmeye lâyık olan
mahzen : kaynak
mâruz kalmak : etkisi altına girmek
menfaat : fayda
mevcudat : varlıklar
muhabbet : sevgi
mukabil : karşılık
müstehak : hak etmiş, lâyık
Nâfi’ : bütün yararlı şeyleri ihsan eden, Allah
nefis : maddî, geçici lezzetlere düşkün olan duygu
nehar : gündüz
nisbet : oran
nisyan : unutkanlık
rızık : Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
sebeb-i muhabbet : sevginin sebebi
sevk eden : yönlendiren
tedarik : hazırlık
tenvir eden : aydınlatan
ubudiyet : kulluk
vakıf olmak : bilgi sahibi ve farkında olmak
vecih : yön
vuzuh : açık, açık olma
vücud : varlık
zerrat : zerreler
ziyade : fazla
zuhur : ortaya çıkma, görünme
Yükleniyor...