Block title
Block content
Sonra uzaktan binlerce müzeyyen kusûr-u âliye görüyor ki, mâbeynlerinde geniş tenezzühgâh meydanları var. Uzaklıktan veya kasr-ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerâit-i hayat o kasırlarda görünmediği için itikat ediyor ki; o kasırlar sakininden hâlidir.

Hem melâikeyi tasdik eden zât, o vahşinin arkadaşı olan, nimbedevî bir adama benzer ki; şu küçük, hakir haneyi gördü ki, zîruhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; o kusûr-u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münasip, onlar ona muvafıktırlar. Kendilerine mahsus şerait-i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kabiliyetsizliği veya tesettürlerine binaen görünmemeleri olmamalarına delil olamaz. “Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez.”

Demek, küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar zevi’l-ervâhın vatanı olması ve en hasis, hattâ müteaffin cüzleri menbâ-ı hayat kesilmesi bittarîki’l-evlâ, hem intizam-ı muttaride mebni olan kıyas-ı hafî-yi hadsiye müesses olan kıyas-ı evlevî ile delâlet eder ki; şu feza-yı lâyetenâhî burûcuyla, nücûmuyla zîşuur, zevi’l-ervâh ile doludur. Nurdan, nardan ve seyyâlâtlardan mahlûk olan o zevi’l-ervâha şeriat; “melâike ve cân” der. Melâike ise ecnas-ı muhtelifedir. Cin dahi öyle.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

adem-i rü’yet : görünmezlik, görülememe
adem-i vücud : olmama, yokluk
âkilü’n-nebat : ot yiyen, otçul
âkilü’s-simak (-semek) : balık yiyen, balıkçıl
binaen : dayanarak
bittarîki’l-evlâ : daha kolay yolla, daha güçlü bir öncelikle
burûc : burçlar
cân : cinler
cezm etmek : kesin inanmak, tasdik etmek
cüz : kısım, bölüm, parça
delâlet etme : delil olma, işaret etme
ecnas-ı muhtelife : farklı cinsler, çeşitli türler
feza-yı lâyetenâhî : sonsuz, uçsuz bucaksız uzay
hakaret : küçüklük
hakir : küçük, basit
hâli : ıssız, boş
hane : ev
hasis : âdi, sıradan, basit
hikmet : fayda, gaye, maksada uygunluk
ihtiyar : irade, dileme, seçim gücü
intizam : düzenlilik, tertiplilik
intizam-ı muttarid : sürekli düzenlilik
itikat : inanma, tasdik etme
kasır : köşk, saray
kasr-ı nazar : kısa nazar, kısa görüş
kesafet : yoğunluk, katılık, saydam olmama
kıyas-ı evlevî : evlâ kıyas; fer’deki illetin asıldaki illetten daha güçlü olduğu kıyas türü
kıyas-ı hafî-yi hadsiye : zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ “Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi” şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın “O halde Ay ışığını Güneşten alır” şeklinde hükmetmesi
kusûr-u âliye : yüksek saraylar, köşkler
kusûr-u müzeyyene : süslenmiş saraylar, köşkler
küre-i arz : yerküre, dünya
mâbeynlerinde : aralarında
mahlûk : yaratılmış, varlık
mebni olan : dayanan, istinad eden
melâike : melekler
memlu : doldurulmuş, dolu
menbâ-ı hayat : hayat kaynağı
muvafık : lâyık, uygun
müesses : kurulu
münasip : uygun
müteaffin : kokuşmuş
müzeyyen : süslü
nar : ateş
nimbedevî : yarı bedevî, yarı köylü
nücûm : yıldızlar
sakin : oturan, ikâmet eden, yerleşmiş olan
sefil : yoksul, aşağı seviyede
seyyâlât : seyyaleler; maddî olmayan ince ve akıcı lâtif maddeler
sükkân : sakin olanlar, ikâmet edenler, oturanlar
şerâit-i hayat : hayat şartları
şerait-i hayatiye : hayat şartları
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
tasdik : doğrulama, onaylama
tenezzühgâh : gezinti yeri, mesire alanı
tesettür : gizlenme
vahşi : yabanî; medenî olmayan
zevi’l-ervâh : ruh sahipleri, ruh taşıyan canlılar
zîruh : ruh sahibi, canlı
zîşuur : şuur sahibi, bilinçli
Yükleniyor...