Block title
Block content
Hem, san’atının letâif ve antikalarını sath-ı zeminde teşhir etmesine mukabil, takdir ve tahsin ve istihsanla mukabele etmektir. Hem, şu kasr-ı kâinatta, taklit edilmez sikkeleriyle ve Ona mahsus hâtemleriyle ve Ona münhasır turralarıyla ve Ona has fermânlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koymasına ve âyât-ı tevhidi nakşetmesine ve aktâr-ı âfâkta bayrak-ı vahdaniyetini ilân etmesine mukabil; tasdikle, iman ve tevhidle, iz’an ve şehadet ve ubudiyetle mukabele etmektir.

İşte, bunlar gibi vücuh-u ibâdât ve tefekküratla insan hakikî insan olur. Ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. Yümn-ü imanla emanete mâlik emin bir halife-i arz olur.

DOKUZUNCU MUKADDEME: İnsan, cismaniye-i nebatiye ve maddiye-i hayvaniye cihetinde sağîr bir cüz’î, hakîr bir cüz, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvandır ki, mevcudat-ı dehhaşe-i seyyale-i mütemevvicenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyor. Fakat muhabbetullahı tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül eden insaniyet cihetinde, ubudiyeti içinde bir sultan; ve cüz’iyeti içinde bir küllî; hakareti içinde makamı pek büyük ve daire-i nezareti pek geniş bir nâzırdır ki, diyebilir: “Dünya, hânemdir; güneş, lâmbamdır; bu nebatat ve hayvanat, hatta insanlar, şu hanemin levazımatı ve müzeyyenatıdır.” Eğer ubudiyetinde tam bu kasra malik olsa, sultanlar ve güneşler, onun kasrının ecza ve ahcârı hükmüne girerler.

İşte şu sırdandır ki, bazı böyle fakir bir kimse kendini, kendinden çok mertebe âlâ olandan âlâ görür. Nasıl ki, bir adam, elindeki bir âyineyi güneşle mütele’le’ olan, yani parlayan bir denize mukâbil tutsa, hem deniz, hem güneş, hem dağlar âyinesinin içine girer. Eğer, aşk veya istiğrakla bir nev’i sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük tevehhüm eder. Hem her makamın bazı zılleri bulunur. Zıllı, asıl zannetse, şatahata düşer.

Şu tahkikattan anlaşıldı ki, insanın önünde iki yol var. O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel-i sâfilîne düşer. Diğerinde, hak ve Kur’ân’ı dinleyip gitse, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir takvim-i zîşanı olur.
• • •
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

ahcâr : taşlar
ahsen-i takvim : yaratılışın en güzel şekilde ve tam kıvamında olması
aktâr-ı âfâk : dış dünyanın her tarafı, kâinatın her bir yanı
âlâ : en üstün, en yüce
âyât-ı tevhid : tevhid delilleri; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bildiren deliller
âyine : ayna
âlâ-yı illiyyîn : yücelerin en yücesi, yükseklerin en yükseği
âyine : ayna
esfel-i sâfilîn : aşağıların en aşağısı
istiğrak : dalıp gömülme; Allah sevgisi ve aşkıyla kendinden geçme
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
mukabil : karşı
nefis : insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
nev’i : çeşit, tür
sekir : sarhoşluk; mânâ âlemindeki sarhoşluk
şatahat : mânevî sarhoşluk ve cezbe hâlindeyken söylenen İslâmiyete ters düşen sözler
tahkikat : araştırmalar
takvim-i zîşan : yaratılışın tam kıvamında olan şan ve şeref sahibi bir varlık
tevehhüm etmek : olmayan birşeyi var sanmak, var zannetmek
zıll : gölge; cilve, yansıyan görüntü
bayrak-ı vahdaniyet : Allah’ın bir ve tek olduğunun sembolü olan bayrak
cihet : taraf, yön
cismaniye-i nebatiye : bitkisel olan cismî yapı, cisimsel bünye
cüz : parça
cüz’î : fert, birey
cüz’iyet : ferdîlik, bireysellik
daire-i nezaret : gözetim dairesi; gözlem dairesi
damga-i vahdet : birlik damgası
ecza : cüzler, parçalar, bölümler
emin : güvenilir
fermân : padişah buyruğu, emri
hakaret : hakirlik, küçüklük
hakikî : asıl, gerçek
hakir : küçük, ehemmiyetsiz
halife-i arz : yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun izniyle ve namıyla tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan
hâtem : mühür
hayvanat : hayvanlar
iman : inanma
insaniyet : insanlık
iz’an : şüphesiz, kesin şekilde inanma
kasır : saray
küllî : sınıf, tür; bir sınıf veya türün bütün bireylerini kaplamı içine alacak kadar kapsamlı
levazımat : gerekli olan şeyler, ihtiyaçlar
maddiye-i hayvaniye : maddî olan hayvanî yapı, maddî beden
mahlûk : yaratılmış, yaratık
mahsus : has, özel
mâlik : sahip
mevcudat : varlıklar, var edilenler
mevcudat-ı dehhaşe-i seyyale-i mütemevvice : dalgalar hâlinde sürekli akıp gitmekte olan pek korkunç varlıklar
muhabbetullah : Allah sevgisi; Cenâb-ı Hakka duyulan muhabbet, sevgi
mukabele etmek : karşılık vermek
mukabil : karşılık
mukaddeme : başlangıç, giriş
münevver : aydınlanmış, nurlanmış
mütele’le olmak : inci gibi parlamak
müzeyyenat : süsler, süslemeler, süslü varlıklar
nakşetmek : işlemek, süslemek
nâzır : bakan, gözetici
nebatat : bitkiler
Ona münhasır : sadece Ona ait, Ona özel
sağîr : küçük
sikke : damga
şehadet : şahitlik; inanmak ve tanıklık etmek
tasdik : doğrulama, kabul etme
tazammun etmek : içermek, içine almak
tefekkürat : Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünmeler
tekemmül eden : mükemmelleşen, olgunlaşan
tevhid : birleme; herşeyi bir olan Allah’a verme ve Ona ait kılma
turra : padişah mührü, imzası
ubudiyet : kulluk; Allah’a kulluk ve ibadet etme
vücuh-u ibâdât : Allah’a ibadet ve kulluk tarzları
yümn-ü iman : imandan gelen güven, bereket ve kolaylık
Yükleniyor...