Block title
Block content
Sonra, bir üstad-ı alîm tayin etti. Ta kasrın sâniini kasrın müştemilâtıyla nâsa tarif etsin. Ve kasrın nakışlarının remizlerini ve san’atlarının işaretlerini ve murassaatının manzumelerini ve nukuşunun mevzunelerini ve ne olduklarını ve ne cihetlerle kasrın sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini seyircilere tâlim etsin. Hem, âdâb-ı duhulü ve seyri ve sultana karşı marziyatı dairesinde teşrifatı tarif etsin.

İşte o üstad, her bir dairede bulunan aveneleri içinde ve büyük dairede şakirtleri içinde durmuş. Bütün seyircilere şöyle bir tebliğatta bulunuyor.

Diyor ki: “Ey ahali! Şu kasrın meliki, bu şeylerin izharıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz de onu tanıyınız. Hem bu tezyinatıyla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi takdir ve istihsanla kendinizi ona sevdiriniz. Hem şu ihsanatıyla size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi ona muhabbet ediniz. Hem bu in’amlar ve ikramlarla, size şefkat ve rahmetini gösteriyor. Siz dahi ona şükürle hürmet ediniz. Hem şu âsâr-ı kemâlâtıyla, cemâl-i mânevîsini size göstermek istiyor. Siz de rüyetine iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer sikke, birer hatem, birer turra koymakla, herşey ona has ve kendisinin tek olduğunu ve istiklâl ve infiradını size göstermek istiyor. Siz de onu, tek ve yekta ve misilsiz tanıyınız ve kabul ediniz.” Daha bunlar gibi o sultana münasip ve o makama lâyık sözleri seyircilere söyledi. Sonra, o kasra dâhil olanlar iki güruha ayrıldılar.

Bir güruh: Kendini tanımış aklı başında olanlardır. Kasr içindeki acaibe baktılar, dediler ki: “Bunda büyük bir iş var.” Ve o acaibin beyhude olmadığını anladılar. Merak ettiler. “Acaba nedir?” dediler. Birden o üstad-ı muallimin bahsettiğimiz nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın miftahı ondadır. Ona müteveccih oldular. Dediler: “Esselâmü aleyke yâ üstad! Şöyle bir kasrın, senin gibi bir muarrifi lâzım ki, seyyidimiz, sana ne bildirmişse, bize de bildir.” O da, onun evvelce bahsettiğimiz nutkunu onlara dedi. Onlar da dinlediler. Kabul edip istifade ettiler. Melikin marziyyatı dairesinde amel ettiler.

Onların şu edepli muameleleri melikin hoşuna gitti. Melik de, has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir kasra onları davet etti. Öyle bir cevad-ı melike lâyık ve öyle mutî ve edepli misafirlere has ve öyle âli bir kasra lâyık bir tarzda onlara ikramlar etti.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acaib : acayip, şaşırtıcı, hayret verici şeyler
âli : yüksek, yüce
âdâb-ı duhul : giriş kuralları
aktar-ı memleket : memleketin dört bir yanı
âsâr-ı mu’cizekârâne : mu’cizeli eserler; olağanüstü eserler
avene : yardımcılar
binâen : –dayanarak, -den dolayı
câmi : kapsamlı, büyük, geniş
cemâl ve kemâl-i mânevî : mânevî güzellik ve mükemmellik
cesîm : büyük
cihet : taraf, yön
dakik : ince, hassas
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
envâ : türler, çeşitler
envâ-ı murassaat : türlü türlü yaldızlar, süsleme ve işlemeler
enzâr-ı nâs : insanların bakışları, görüşleri
fünun-u hikmet : hikmet san’atları
garibeler : garip, şaşırtıcı, harika şeyler
gayet : son derece
haşmet : heybet, görkem
hikmet : gaye, maksat, fayda
hüner : beceri, ustalık
ihzar ettirmek : hazırlatmak
izhar etme : ortaya çıkarma, gösterme
kasr : saray, köşk
kemâlât : mükemmellikler, olgunluklar
lâtif : şirin, hoş, güzel
leziz : lezzetli
manzume : sistem; bir tertip ve ölçüyle yapılan şey
mârifet : bilgi, ilim
marziyat : razı olunan şeyler
menzil : ev, mekân
meşher : sergi, fuar
mevzune : ölçüler
murassaat : yaldızlar, süsler, işlemeler
musannâ : san’atla yapılmış
müşahede etmek : gözlemlemek
müştemilât : içindekiler
nâs : insanlar
nazar : bakış, görüş
nazar-ı dekaik-âşinâ : inceliklere nüfuz eden bakış
nukuş : nakışlar, işlemeler
raiyet : teba, halk, tâbi olanlar
remiz : ince mânâ, ince işaret
sahavetkârâne : cömert bir şekilde, cömertçe
saltanat : otorite, egemenlik
san’atperverane : san’atı sever bir şekilde
sanayi-i lâtife : güzel, hoş ve ince san’atlar
sâni : san’atçı; san’atlı bir şekilde yapan
sûret : şekil, biçim
şakirt : talebe, öğrenci
şâşaa : göz alıcılık
taam : gıda, yiyecek
tâlim etmek : öğretmek
tanzim : düzenleme
tayin etmek : belirlemek
tebliğat : tebliğler, bildirilen şeyler
tekmil : tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak
tenezzüh : gezinti, ferahlama, rahatlama
tersim etmek : resimlemek
teşrifat : kabul töreni, protokol
tezyin etme : süsleme
ulûm : ilimler
üstad : âlim hoca, öğretmen
üstad-ı alîm : bilgin eğitimci, bilgin öğretmen
vecih : tarz, şekil
vücut bulmak : varlık dünyasına çıkmak, meydana gelmek
ziyafet-i âmme : genel ziyafet
amel etmek : davranmak
âsâr-ı kemâlâtı : mükemmelliklerinin eserleri
beyhude : boşu boşuna, gayesiz
cemâl-i mânevî : mânevî güzellik
cevad-ı melik : çok cömert hükümdar
esrâr : sırlar, gizli hakikatler
esselâmü aleyke yâ üstad! : sana selâm olsun, ey üstad!
et’ime-i lezize : lezzetli yiyecekler
güruh : grup, topluluk
has : özel, ait
hatem : mühür
hürmet etmek : saygı göstermek
ihsanat : iyilikler, bağışlar, lütuflar
ikazat : uyarılar
ikram : bağış, iyilik
iltifat etmek : yönelmek, değer vermek
in’am : nimetlendirme
infirad : tek başına olma, yalnızlık
irşadat : nasihatler, doğru yolu gösteren sözler
istihsan : beğenme, güzel bulma
istiklâl : bağımsızlık
iştiyak : büyük arzu ve istek
izhar : açığa çıkarma, gösterme
kasr : saray, köşk
mağlûp olmak : yenilmek
marziyyat : hoşa giden, razı olunan şeyler; Allah’ın razı olacağı şeyler
masnuat : san’at eserleri
mehâsin : güzellikler, iyilikler
melik : hükümdar, sahip, sultan
miftah : anahtar
misilsiz : benzersiz, eşsiz
muamele : davranış, hareket
muarrif : tanıtıcı, tarif edici
muhabbet : sevgi
mutî : emre uyan, itaatlı
münasip : uygun
müteveccih olmak : yönelmek
müzeyyenat : süslenmiş güzel şeyler
nefis : insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
nutuk : konuşma
rahmet : merhamet, bağış; esirgeme
rüyet : görme, seyretme
seyyid : efendi, sahip
sikke : damga, mühür
şükür : teşekkür etme
tavsif edilmez : özellikleri ve güzellikleri tarif edilemeyecek kadar mükemmel
tezyinat : süslemeler
turra : padişah imzası, mührü
üstad-ı muallim : öğretici üstad, öğretmen olan büyük âlim
yekta : tek, eşsiz
Yükleniyor...