Block title
Block content
İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücuda, o sahrâ-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık. Evvel istîtafkârâne önümüze bakarız.

Lâkin beliyyeler, elemler, önümüzde düşmanlar gibi tehacüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.

Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar. Ne naz dinler, ne niyaz.

Muztar adamlar gibi meyusâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdatkârâne ecrâm-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli, tehditkâr da görürüz.

Güya birer gülle, bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezada pek sür’atli geçerler. Her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.

Ger birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el’iyâzü billâh, şu âlem-i şehadet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.

Meyusâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sinemizde saklandık. Nefsimize bakarız, mütalâa ederiz.

İşte işitiyoruz: Zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor, binlerle fâkatlerin eninleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz.

Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakârâne vicdanımıza girdik. İçine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah, yine bulmayız. Biz medet vermeliyiz.

Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat kâinata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.

O âmâl sıkışmışlar vücud-u adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs’atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Otuz Üçüncü Söz / Sonraki Risale: Konferans
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

âlem-i şehadet : görünen âlem, dünya
âlem-i vücud : varlık âlemi
âmâl : ameller, işler
anâsır-ı tabâyi : tabiattaki unsurlar; dağ, taş, deniz vs. gibi
beliyye : belâ
cihet : yön
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
dâllîn : hak yoldan sapmış, inançsız kimseler
dehşetli : korkunç, ürkütücü
ebed : sonu olmayan sonsuzluk
ecrâm-ı ulviye : gökcisimleri, gökteki büyük cisimler
el’iyâzü billâh : Allah korusun
elem : acı, keder, sıkıntı
elîm : elemli, acı verici
emel : arzu, istek
enin : inleme
etraf-ı feza : uzay boşluğu
ezel : başlangıcı olmayan sonsuzluk
fâkat : yokluk
galeyan : coşup taşma, azgınlık
ger : eğer
güya : sanki
hâcet : ihtiyaç
haşir : öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplânma
hayır : iyilik
hissiyat : hisler, duygular
ilticakârane : sığınır bir şekilde
istimdatkârâne : yardım diler bir şekilde
istîtafkârâne : merhamet isteyene yakışır şekilde
kâinat : evren, yaratılmış herşey
kasiye : sert, katı
mağdup : Allah’ın hiddet ve gazabına uğramış
mebde’ ve meâd : gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve âhiret
medet : yardım
meyusâne : ümitsizce
muvakkat : geçici
muztar : çaresiz, zorda kalan
mütalâa : etraflıca inceleyip düşünme
nazar : bakış
nazar-endaz : bakan, seyreden
nefis : insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet
niyaz : yalvarış, yakarış
sahrâ-yı hâil : ürperti veren çöl
Sâni : herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
sayha : sesleniş
şeş : altı
tehacüm : her taraftan hücum etme
tehditkâr : tehdit edici
tevahhuş : korku, ürküntü
vücud-u adem : yokluk vücudu
vüs’at : genişlik
Yükleniyor...