Block title
Block content
Demek, o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zevâl ise, şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı meş’um bir alete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle, hakikat-i rahmetin intifâsı lâzım gelir.

Hem o celâl ve izzete uygun bir dar-ı mücazat olacaktır. Çünkü, ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın?

Hem hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dar-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Dokuzuncu Söz / Sonraki Risale: On Birinci Söz
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

âsi : isyankâr, isyan eden
azap : acı, sıkıntı, ceza
celâl : haşmet, görkem, yücelik
cereyan eden : meydana gelen
cüz : kısım, parça
dar-ı mücazat : ceza yeri
dar-ı mükâfat : mükâfat, ödül yeri
dar-ı saadet : mutluluk yeri
ekseriya : çoğunlukla
elem : acı, sıkıntı
fâni : geçici, ölümlü
gayret : şeref, haysiyet, izzet
hakikat-i rahmet : rahmetin aslı, esası, gerçek mahiyeti
hamd : övgü ve şükür
hırkat : ayrılık ateşi
hürmet etmek : saygı göstermek
ihsan : bağış, iyilik
inkâr etmek : inanmamak, kabul etmemek, yok saymak
intifâ : sönme
istidad : kabiliyet, yetenek
izzet : değer, kıymet, şeref, yücelik
kalb ettirmek : dönüştürmek
kerem : cömertlik, ikram, lütuf, bağış
kurûn-u sâlife : geçmiş çağlar
maruz : tesirinde ve karşısında olma
masnuat : sanat eseri varlıklar
mazlum : zulme, haksızlığa uğrayan
meş’um : uğursuz
mevcudat : varlıklar
muhabbet : sevgi
mukabil : karşılık
muntazam : düzenli
mümin : iman etmiş, inanmış
mütemerrid : inatçı, inanmamakta direnen
nıkmet : sıkıntı, azap
saadet-i ebediye : sonu olmayan, sonsuz mutluluk
sille : tokat, şamar
şayeste : layık, uygun
tecelli : yansıma
tehir edilmek : ertelenmek
vücud : varlık
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah
zevâl : geçip gitme, kaybolma
zillet : hor, hakir, aşağılanma
Yükleniyor...