Block title
Block content
Halbuki, şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki, bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor. Zira, hakikî adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem şu fâni, geçici dünya, ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin daimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT

Bâb-ı Cûd ve Cemâldir. İsm-i Cevâd ve Cemîlin cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki, nihayetsiz cûd ve sehâvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl, bir dar-ı saadet ve mahall-i ziyafet içinde daimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler?

Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuatıyla süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i nimet ederek mat’umatın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdit etmek, hadsiz bir cûd ve sehâveti gösterir.

Böyle nihayetsiz bir cûd ve sehâvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dar-ı ziyafet ve mahall-i saadet ister. Hem kat’î ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar. Ta zevâl ve firakla elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Dokuzuncu Söz / Sonraki Risale: On Birinci Söz
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

Âdil : adalet sahibi, herşeye hakkını veren Allah
azamet : büyüklük
bâb : kapı
belki : aslında, işin doğrusu
cemâl : güzellik
cilve : yansıma, görüntü
cûd : cömertlik
daimî : devamlı, sürekli
dar-ı saadet : mutluluk yurdu
dar-ı ziyafet : ziyafet yurdu
ebed : sonsuzluk
ebedî : sonsuz
elem : acı, sıkıntı
fâni : geçici, ölümlü
firak : ayrılık
hadsiz : sınırsız
hakikat : gerçek mahiyet, asıl, esas
hakikî : gerçek
halk olunmak : yaratılmak
ihsan : ikram, bağış iyilik
kat’î : kesin
kemâl : mükemmellik, kusursuzluk
mahall-i saadet : mutluluk yeri
mahall-i ziyafet : ziyafet yeri
mahiyet : esas, nitelik, özellik
masnuat : sanat eseri varlıklar
mat’umat : yiyecekler
mazhar : erişme, sahip olma
mazhariyet : erişme, kavuşma
misilsiz : benzersiz
mücazat : ceza
mükâfat : ödül
mütehayyir : hayrete düşmüş
müzeyyen : süslü
nihayetsiz : sonsuz
nisbet : oran, ölçü
rahmet : merhamet, şefkat
sehâ : cömertlik
sehâvet : cömertlik
sermedî : sürekli
sofra-i nimet : nimet sofrası
şâkir : şükreden
tecdit : yenileme
telezzüz eden : lezzetlenen
zevâl : yokluk, sona erme
zevâl-i elem : acının bitmesi
zevâl-i lezzet : lezzetin bitmesi
zira : çünkü
Yükleniyor...