Block title
Block content
Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde, herşey Ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız, bütün mevcudatı kat’ edip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde git gide binler hicaplardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok merâtibi kat’ eder, sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur.

Hem meselâ, bir nefer, kumandan-ı âzamın şahs-ı mânevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını, onbaşılıkta gördüğü küçük bir nümune ile, gayet uzak bir mesafede, mânevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakikî onun şahs-ı mânevîsiyle kurbiyet ise, mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Halbuki, kumandan-ı âzam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle sureten olduğu gibi mânen de kumandan ise bizzat zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat On Altıncı Sözde gayet kat’î bir surette ispat edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.

Yine hatıra gelir ki: Sen kalbinden dersin, “Ben semâvâtı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?”

Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve birşey göstermek elbette müşküldür. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için, biz de deriz ki:

Feza-yı ulvî, bil’ittifak, esir ile doludur. Ziya, elektrik, hararet gibi sair seyyâlât-ı lâtife, o fezayı dolduran bir maddenin vücuduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedâhe gösterdiği gibi, şu yıldızlar dahi, bizzarure, menşelerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu aklın gözüne sokuyorlar.

Madem âlem-i ulvîde muhtelif teşkilât var; muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşeleri olan semâvât muhteliftir.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Birinci Esas / Sonraki Risale: Üçüncü Esas
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

ahkâm : hükümler
âlem-i ulvî : yüce âlem
âyinedarlık : aynalık
bil’ittifak : ittifakla, söz birliğiyle
bilbedâhe : ap açık bir şekilde
bizzarure : zorunlu olarak
cüz’iyet : ferdîlik
çimengâh : çimenlik yer
delâlet : delil olma, işaret etme
esir : bütün kâinatı kapladığına inanılan madde
feza : uzay
feza-yı ulvî : uzay, gökyüzü
hak : doğru, gerçek
hakikat : gerçek
hakikî : gerçek
hararet : sıcaklık
hicap : perde
hüküm : karar
iktifâen : yetinerek, yeterli görerek
inkâr : kabul etmeme, inanmama
kat etme : aşma, yol alma
kat’î : kesin
kumandan-ı âzam : en büyük kumandan
kurbiyet : yakınlık, yüksek makama yakınlaşma
külliyet : türler ve cinsler gibi topluluklar
melâike : melekler
menşe : kaynak, esas
merâtib : mertebeler, dereceler
merâtib-i külliye : büyük ve kapsamlı mertebeler
mevcudat : varlıklar
muhit : kapsayıcı, kuşatıcı
muhtelif : çeşitli
mukabele : karşı
mülâzımlık : teğmenlik
müşerref : şereflenme
müşkül : zor
nazar : bakış
nefer : asker, er
nevi : tür, çeşit
nihayetsiz : sonsuz
nümune : örnek
sair : diğer
semâvât : gökler
seyyâlât-ı lâtife : akıcı ve şeffaf varlıklar
suret : şekil, biçim
sureten : şeklen, görünüşte
şahs-ı mânevî : mânevî kişilik
Şems-i Ezel ve Ebed : Ezel ve Ebed Güneşi; bu tabir ezelden ebede bütün varlık âlemini aydınlatan Cenâb-ı Hak için bir benzetme olarak kullanılır
teşkilât : yapı, kuruluş
vücud : varlık
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
ziya : ışık
Yükleniyor...