Block title
Block content
İşte, bunun gibi, mevcudatın her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk. Birinci Mevkıfta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıfta görüldüğü gibi, hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ simalardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden sorulduysa, lisan-ı hâl ile vahdâniyete şehadet ve sikke-i tevhidi gösterdi; sen de gördün.

Öyle ise, kâinatın mevcudatında bir emare yok ki, şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek, dâvâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve dâvâ-yı mücerret olduğundan, şirki iddia etmek mahz-ı cehalet, ayn-ı belâhettir.

İşte, ehl-i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbabdır, herşeyin bir sebeple bağlı olduğudur. Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa şerik olabilirler.”

Elcevap: Meşiet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezasıyla ve çok esmânın tezahür etmek istemesiyle, müsebbebat esbaba raptedilmiş, herbir şey bir sebeple bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddit Sözlerde kat’î ispat etmişiz ki, esbabda hakikî tesir-i icadî yok. 1 Şimdi yalnız bu kadar deriz ki:

Esbab içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vâsi, insandır. İnsanın dahi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri, ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise, gayet muntazam, acip, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz’ünden, insanın dest-i ihtiyarına verilen, ancak bir cüz’üdür.

Meselâ, yemekten, bedenin tagaddî-i hüceyrâtından tut, tâ semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile-i ef’al içinde insanın dest-i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrik edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric-i huruf kalıplarına havayı sokup çıkarmaktır.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : bk. Enfâl Sûresi, 8:17; Sâffât Sûresi, 37:96
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Sonraki Risale: Üçüncü Mevkıf
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

acip : hayrette bırakan
ayn-ı belâhet : aptallığın ta kendisi
bilbedâhe : ap açık bir şekilde
cüz’ : kısım, parça
dâvâ-yı mücerret : delilsiz iddia, sadece bir iddia
dâvâ-yı şirk : Allah’a ortak koşma iddiasında bulunma
dest-i ihtiyar : irade ve dileme eli
ef’âl-i ihtiyariye : kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler
ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler
ekl : yeme
emâre : belirti, işaret
esbab : sebepler
esmâ : Allah’ın isimleri
eşref : en şerefli
fikir : düşünme
hakikî : gerçek, doğru
hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
hikmet-i İlâhî : Allah’ın herşeyi bir sebep ve gayeye bağlaması
hilkat-i semâvat ve arz : göklerin ve yerin yaratılması
ihtiyar : irade, dileme, tercih
imkân : olabilirlik
kâinat : evren, yaratılmış herşey
kat’î : kesin
kelâm : konuşma
lisan-ı hâl : hal dili
mahz-ı cehalet : sırf cahillik
meşiet : irade, dileme
mevkıf : bölüm, kısım
mukteza : bir şeyin gereği
müsebbebat : sebeplerle meydana gelmiş şeyler, sonuçlar
neş’et : doğma, meydana gelme
rapt etmek : bağlamak
semerât : meyveler
sikke-i tevhid : Allah’ın birliğini gösteren işaret, mühür
silsile : zincir
silsile-i ef’al : fiiller zinciri
şehadet : şahitlik, tanıklık
şek : şüphe
tagaddî-i hüceyrât : hücrelerin gıda alması, beslenmesi
tahakkümî : zoraki ve delilsiz olma
tahrik etmek : harekete geçirmek
tasarrufat : dilediği gibi kullanma ve idare etme
tertib-i esbab : sebeplerin düzenlenmesi
tesir-i icadî : yaratma kabiliyeti
teşahhusât : belirlenmeler, şekillenmeler
teşekkül : oluşum
tezahür : belirme, görünme
vahdâniyet : Allah’ın birliği
vâsi : geniş
zâhir : açık, görünen
zerrât : atomlar, en küçük madde parçaları
Yükleniyor...