Risale-i Nur'da "Meleklerin Varlığı" ispat edilmiş midir?
Değerli Kardeşimiz;
Yirmi Dokuzuncu Söz'de meleklerin varlığı çok kati bir şekilde ispat edilmektedir. Burada geçen delillerden birkaçına işaret etmeye çalışalım.
"Öyleyse, şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rüyetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esâsât-ı kat'iyedir." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)
Bütün dinlerin ve bu dinlere tabi olan insanların, genel olarak meleklere iman edip kabul etmesi, meleklerin varlığında icma ve ittifak etmeleri, meleklerin varlığını kati olarak ispat ediyor. Zira olmayan ve hiç bilinmeyen bir şeyin bütün insanlık âleminde kabul edilmesi ve üzerinde ittifak kurulması imkânsızdır. Öyle ise insanlık içerisinde bir zümre melekler ile görüşüp onlar ile konuşmuş ki, bu mübarek taife insanlık içinde kök salıp kabul edilmiştir. Yoksa hiç görüşme ve konuşma olmadan bir taifenin esaslı ve köklü bir şekilde insanlık içinde yerleşmesi mümkün olamaz.
Bugün insanlığın genel geçer bir kaide şeklinde melekleri kabul edip iman etmesi, onların varlığını ve onlar ile sohbet etmenin imkân dâhilinde olduğunu kati bir şekilde ispat edip gösteriyor demektir. Yoksa aslı ve esası olamayan bir şeyin insanlık içinde genel geçer bir kaide şekline girmesi mümkün ve cari değildir. Yüz binlerce Peygamberin ve milyonlarca evliyanın melekler ile sohbet edip konuşmaları, insanlığın meleklerin varlığı kabul edip iman getirmesinde bir deli ve bir kaziye olmuştur.
"Birinci basamak: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semâya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semâvâtın ve müzeyyen burçları zevi'l-idrakle dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza, semâvâtın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevi'l-idrâkin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünkü, hüsn-ü ziynet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifâya kâfi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melâike ve ruhânîler o vazifeyi ifâ edebilir." (Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale)
Kâinat, maddî olarak insan için çok geniş ve büyük bir mekândır. İnsan kâinat içinde âdeta bir zerre mesabesindedir. Hâlbuki kâinatın çok mekânlarını ve tabakalarını Allah gayet mükemmel bir derecede süsleyip hikmetli bir şekilde tanzim etmiştir.
Süslemek ve hikmetli tanzim etmek fiilleri ise takdir ve tahsin edici nazarları ister ve iktiza eder. İnsan ise bu takdir ve tahsin etme işinde çok yetersiz kalıyor. Bu yüzden Allah, kâinatın o geniş ve mükemmel âlem ve tabakalarını şuur sahibi sakinlerle donatmıştır.
Yani kâinatın her karışı için, orayı seyredip Allah’ın sanat ve güzelliklerini övüp ibadet edecek mahlûklarla doldurmuştur. Dünya gibi, semavata nispeten harabe bir yerde, her yer hayat ve şuur ile donatılsın, ama dünyaya nispeten saraylar gibi güzel ve parlak olan semada şuur sahibi varlıklar olmasın, bu Allah’ın hikmetine zıt bir durum olurdu.
Bu yüzden Allah, kâinatın her yerini takdir ve tahsin edici mahlûkları ile doldurmuştur ki, bu mahlukların şeriattaki adı melek ve ruhanilerdir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü