BAHRİ ÇAĞLAR

Hacı Bahri Çağ­lar Ağa­bey 1899 Bar­la do­ğum­lu­dur. Ağustos 1984’te Barla’da vefat etmiştir.

Bah­ri Ağa­bey, 1927 se­ne­sin­de Bar­la’ya nef­ye­dildi­ğinde Bediüzzaman Hazretlerini bir hafta kadar evin­de mi­sa­fir eden ders­ha­ne­nin bi­ti­şi­ğin­de­ki Yo­kuş­ba­şı Mes­ci­di’nin imamı Mu­ha­cir Ha­fız Ah­met’in da­ma­dı­dır. Mu­ha­cir Ha­fız Ah­met (Karaca) ismi Ri­sa­le­ler­de çok geçer. Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda Bah­ri Ağa­bey’den bah­se­den cüm­le­ler ise şöyledir:

“Bah­ri ve ev­lât­la­rı, üç Asâ-yı Mû­sâ yaz­dık­la­rı­nı şim­di ha­ber al­dım. Mu­ha­cir Ha­fız Ahmet’le Bar­la’da kar­deş­le­ri­mi­zin he­sa­bı­na hem Kâ­zım’ın hem ber­ber Meh­met’in cid­dî, ha­li­sane mek­tup­la­rı Lâ­hi­ka­ya gir­me­ye hak ka­zan­dı­lar ve Bah­ri’nin gü­zel man­zu­me­si, kü­çük bir med­re­se-i Nu­ri­ye he­sa­bı­na tam gi­re­bi­lir.” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, s. 165)

Bahri Çağlar Ağabeyi Barla’da muhtelif ziyaretlerim oldu. Kendisinden dinleyip kaydettiğim hatırat şöyledir:

“Bi­ri­si Gel­se, Elin­de­ki Ça­yı­nı ve­ya Ye­me­ği­ni He­men Ve­rir­di.”

“Üs­tad, ye­mek yer­ken ve­ya çay içer­ken bi­ri­si gel­se, elin­de­ki ça­yı­nı ve­ya ye­me­ği­ni hemen ona ve­rir­di. Ha­va­la­rın mü­lâ­yim ol­du­ğu za­man­lar­da içe­ri­de otur­maz, dı­şa­rı çı­kar­dı. Bilhas­sa gü­neş ol­du­ğu za­man, zem­he­rir bi­le ol­sa... İş­te med­re­se­nin (Bar­la’da­ki evi­nin) bü­yük sa­lo­nu var ya, ora­da sa­bah­le­yin, kuş­luk vak­ti çay içer, mer­di­ven­den çı­kan bi­ri­si olur­sa, kim olur­sa ol­sun, elin­de­ki ça­yı ona ve­rir­di. Bar­dak ya­rım da ol­sa, bir­kaç yu­dum iç­miş de ol­sa vere­cek... İç­me­sen ol­maz, üzü­lür­dü. Onun için ben Üs­tad’ı çay içer­ken gör­düm mü mer­di­ven­de giz­le­ni­yor­dum! Mer­di­ven­de bir ke­re gör­dü mü çay ve­re­cek... Hal­bu­ki çay­dan­lık­ta çay du­rurdu. İl­lâ iç­ti­ği­ni ve­rir­di...

“Üs­tad, elin­de çay tep­si­si ol­du­ğu hal­de, çı­nar ağa­cın­da­ki köş­ke, mer­di­ven­le­re ya­pış­madan çı­kar­dı.

“Çı­nar Ağacı Hak­kın­da…”

“Üs­tad der­di: ‘Ehl-i hü­kû­met gel­sin, de­sin­ler ki: "Şu ağa­cın bir da­lı­nı ke­se­ce­ğiz, sen de ra­zı ola­cak­sın; 10 bin li­ra ve­re­ce­ğiz, bu pa­ra­yı da Ri­sa­le-i Nur uğ­ru­na sarf ede­cek­sin." Val­la­hi rı­zam yoktur!’

“Ağaçtan Ko­par­ma, Ağa­cın Al­tın­dan Bul.”

“Bir gün Üs­tad ba­na, ‘Bir ta­ne çam ağacı to­hu­mu ge­tir.’ de­di. Ben şöy­le eli­mi uzat­tım, ağaçtan ko­par­ta­yım de­dim. Üs­tad ‘Ha­yır, ağaçtan ko­part­ma­ya­cak­sın, al­tı­na dü­şen­ler­den bula­cak­sın.’ de­di ve bul­duk."

“Üs­tad Na­sıl Dua Eder­di?”

“Ak­şam na­ma­zın­dan son­ra du­a­dan ön­ce Yâ­sin ve Te­ba­re­ke’yi oku­yor; önce ev­li­ya-i azi­me­yi, son­ra er­kâ­nı isim­le­riy­le zik­re­di­yor. Dua bit­ti­ğin­de yat­sı ol­muş olu­yor. Yat­sı­dan son­ra Zü­be­yir Ağa­bey Üs­tad’ın ya­ta­ğı­nı dü­zel­ti­yor, Üs­tad ka­pı­yı ki­lit­le­yip ya­tı­yor. Zü­be­yir Ağa­be­ye, ‘Ab­destin var­sa kal, yok­sa git.’ di­yor."

“Sant­ral Sab­ri’ye Üs­tad di­yor: ‘Yâ­sin-i Şe­rif’i oku­ya­cak­sın; ar­ka­sın­dan İh­lâs’ı, ar­ka­sından da Cev­şen’i oku­ya­cak­sın. Üç bü­yük ce­na­ze­nin ru­hu­na he­di­ye ede­cek­sin..."

‘Üç bü­yük ce­na­ze: 1. Dün­ya­nın geç­miş öm­rü, 2. Ec­da­dın geç­miş öm­rü, 3. Ken­di geç­miş öm­rün…’

“Pa­pa’nın Ce­va­bî Mek­tu­bu Ben­de”

“Üs­tad, Pa­pa’ya Zül­fi­kâr’ı gön­de­ri­yor. Pa­pa ce­va­ben mek­tup ya­zı­yor. Mek­tup­tan bir par­ça:

“‘O gü­zel el ya­zı­lı gön­der­miş ol­du­ğun Kur’an tef­si­ri Zül­fi­kâr mec­mu­a­sı­nı al­dım. Ce­nab-ı Hak sa­na lü­tuf ih­san et­sin.’

“Bu mek­tup şim­di ben­de...

“Asâ-yı Mû­sâ He­di­ye Et­tim, Kar­şı­lı­ğın­da Hav­lu Ver­di.”

“Üs­tad’ı Emir­dağ’da zi­ya­ret et­tim, ken­di­si­ne Asâ-yı Mû­sâ he­di­ye et­mek is­te­dim. Kar­şılık­sız al­mak is­temi­yor­du. Ken­di­si­ne ‘Yâ Üs­tad! Dün­ya­ya ait bir şey ol­sa al­mı­yor­sun; iş­te bu, ki­tap­tır.’ de­yin­ce al­dı. Kar­şı­lı­ğın­da te­ber­rü­ken bir hav­lu ver­di. Hav­lu­yu ha­lâ sak­lı­yo­rum…"

“Eğir­dir Müf­tü­sü­nün Ver­di­ği El­ma”

“Eğir­dir müf­tü­sü ha­lim se­lim bir in­san­dı. Ri­sa­le-i Nur­la­ra hay­ran­dı. Bir gün men­di­li­ne el­ma dür­müş, Üs­tad’a ge­tir­di. Üs­tad tak­si­ye bin­miş, ha­re­ket et­mek üze­re idi. Müf­tü he­men iler­le­di, el­ma­yı uzat­tı. El­ma 50 ku­ruş et­mez­ken Üs­tad çı­kar­dı iki gü­müş li­ra uzat­tı. Müf­tü mah­cup ol­du, al­mak is­teme­di. Bu­nun üze­ri­ne, ‘Şu­na söy­le, pa­ra­yı al­sın.’ gi­bi­ler­den be­nim yüzü­me ba­kın­ca, müf­tü efen­di­ye pa­ra­sı­nı al­ma­sı­nı söy­le­dim. Ve al­dı."

“Nur’un İlk Ka­pı­sı”

“Bur­dur’da ye­di ay ka­lan Üs­tad, Bar­la’ya gel­di­ğin­de bir ki­ta­bı cilt­len­miş ola­rak Sıd­dık Sü­ley­man’a ve­ri­yor. Tâ 25 se­ne son­ra Üs­tad tek­rar Bar­la’ya ge­lin­ce­ye ka­dar sak­la­mış. Bir ara ben de o ki­ta­bı gör­düm ve bir nüsha yaz­dım. Üs­tad Bar­la’ya ge­lin­ce, Sıd­dık Sü­ley­man ki­tap­ların iki­si­ni de Üs­tad’a ge­ti­ri­yor. Üs­tad he­men Is­par­ta’ya gön­de­rip ço­ğalt­tı­rı­yor. Ki­ta­ba bu ismi, ya­ni ‘Nur’un İlk Ka­pı­sı’ is­mi­ni koy­du. Bu me­se­le ‘Nur’un İlk Ka­pı­sı’ ki­ta­bın­da Üs­tad’ımız ta­ra­fın­dan şu şe­kil­de izah edil­mek­te­dir:

“‘Ga­yet acip ve ga­rip ve be­ni ga­yet hay­ret­te bı­ra­kan bir ha­di­se-i Nu­ri­ye­yi be­yan ede­ceğim: Ri­sa­le-i Nur’un bi­rin­ci med­re­se­si ve tar­la­sı olan Bar­la kar­ye­si­ne, 25 se­ne­lik bir mü­fa­ra­kat­tan son­ra ay­nen mas­kat-ı re’sim Nurs kar­ye­si­ne kar­şı olan sı­la-i ra­him­den daha ziya­de bir sa­ik­le gel­dim gör­düm ki:

“‘…Son­ra ga­yet zevkli ve ne­şe­li bir ha­let için­de iken, se­kiz se­ne hiç gü­cen­dir­me­den mükem­mel ba­na hiz­met eden Sıd­dık Sü­ley­man ba­na bir ki­tap ge­tir­di. Aç­tım bak­tım ki, Es­ki Said ile Ye­ni Said’in bir­bi­riy­le mü­na­za­ra edip nefs-i em­ma­re­yi sus­tu­ran ve şu­hut de­re­ce­sin­de­ki ha­ki­kat­le­ri ih­ti­va eden on üç ders olup, bu on üç der­sin doğ­ru­dan doğ­ru­ya Kur’an-ı Mu­ci­zü’l-Be­yan’ın ayet­le­rin­den ay­nel­ya­ki­ne ya­kın bir su­ret­te Ye­ni Said’e ders ol­du­ğu­nu ve bü­tün bu ders­ler­de doğ­ru­dan doğ­ru­ya bi­rin­ci mu­ha­tap Said ol­du­ğu­nu gör­düm. Kü­çük Söz­ler’in ve ba­zı mü­him Söz­le­rin çe­kir­dek­le­ri­ni ve bir kıs­mı­nın tam izah­la­rı­nı için­de gör­düm."

"Bu eser, ba­na çok ehem­mi­yet­li gel­di. As­la ve kat’a ha­tı­rı­ma gel­me­miş­ti, bü­tün bü­tün bu ese­ri unut­muş­tum. Vü­cu­du­nu hiç bil­mi­yor­dum. Sıd­dık Sü­ley­man’ın se­kiz se­ne sa­da­kat­li hiz­me­ti­nin tam bir yâdi­gâ­rı nev’in­den, onun ga­yet bü­yük bir hiz­me­ti hük­mün­de ka­bul et­tim, bin ba­re­kal­lah dedim.’ (Nur’un İlk Ka­pı­sı, s. 6-7)

“50 Se­ne­lik Öcü­mü 50 Da­ki­ka­da Ala­bi­li­rim, Fa­kat…”

“Bir gün kar­de­şim, ben ve Üs­tad, Bar­la bah­çe­le­rin­de otu­ru­yor­duk. Üs­tad bi­ze ders ve­riyor­du. Bir ara de­di: ‘Ri­sa­le-i Nur’un 600 bin fe­da­kâr ta­le­be­le­ri var, par­ma­ğı­mı şöy­le bir kaldı­rı­ver­sem 50 se­ne­lik öcü­mü 50 da­ki­ka­da ala­bi­li­rim; fa­kat hep böy­le ya­pı­yo­rum (Bah­ri Ağabey, Üs­tad’ın yap­tı­ğı­nı gös­ter­mek için, el­le­ri­ni önü­ne bağ­la­yıp, boy­nu­nu önü­ne kı­rıp bi­raz bek­le­di). Bun­la­ra acı­yo­rum (bü­yü­mek­te olan çocuk­la­rı ima için, avu­cu ye­re ba­ka­cak şe­kil­de eli­ni ka­de­me ka­de­me yu­ka­rı kal­dır­dı).”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1899'da Isparta'nın Barla nahiyesinde doğdu. Nur Risalelerinin Emirdağ Lahikası'nda ismi ve bahsi geçmektedir. Barla'da Nur Üstad Bediüzzaman'ın ilk muhatap ve talebelerinden Muhacir Hafız Ahmed Efendinin damadıdır. "İkinci Lem'a"da bahsedilen Muhacir Hafız Ahmed Efendi merhum, Üstad Bediüzzaman'ı Barla'da bir hafta evinde misafir etmişti. Muhacir Hafız Ahmed Üstad'ın sekiz sene kaldığı muhteşem çınarın yanındaki menzilin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidi'nin imamlığını yapıyordu.

Eşref Beyi Korkutan Neydi?

Merhum Bahri Çağlar, "Yirmi Dokuzuncu Söz"deki "Elifler Kerameti" bahsinin şâhitlerinden olan Eşref Beyin oğludur.

Bahri Bey Amcamın anlattığına göre, babası çok hiddetli ve heybetli bir zatmış. Bir gün ısrarla geceleyin Üstad'ın dershanesinde kalmak ister. Üstad ne kadar rıza göstermezse de rica yoluyla kalır. Gecenin çok ıssız bir vaktinde, aşağıdaki çeşmenin yanından bazı lâhutî sesler ve yine çeşme başındaki taşlardan at nallarının sesleri gelmeye başlar.

Üstad Bediüzzaman, bu zoraki misafiri kaldırıp, aşağıdakilere bakmasını söyler. Fakat o celâlli ve heybetli Eşref Bey korkusundan başını bile yorganın altından dışarıya çıkaramaz. Sonra Üstad, Nur âleminden gelen o nuranî misafirlerin yanlarına iner ve onlarla görüşür. Bizim Barla'nın öfkeli ve hiddetli şahsiyeti Eşref Bey, ancak o zaman başını yorganın altından dışarıya çıkarıp rahat bir nefes alır.

Bu hâdiseden sonra Bediüzzaman'ın yanında kalabilme cesaretini gösteremez. Bir daha da "Ben sizin bu gece misafiriniz olacağım!" gibilerden herhangi bir şey söyleyemez.

"Yirmi Dokuzuncu Söz'ü Nur kâtipleri birbirlerinden habersiz olarak yazarlar. Bu sözde bütün risalenin ilk satırlarında elif harfleri alt alta gelerek muhteşem bir tevafuk meydana getirmişlerdir.

Merhum Bahri Çağlar Amcanın babası Eşref Bey de bu alt alta gelen eliflerin canlı bir şâhidi olarak, imzasını atmaktadır. "Eşref Bey" şeklinde imzası, İslâm yazılı risalenin sonunda bulunmaktadır.

"Köye Bbir Hoca Efendi Gelmiş"

Bahri Çağlar hâtıralarını şöyle anlatıyordu:

"Üstad Barla'ya ilk geldiği gün (l926 baharı) herkes bir şeyler söylüyordu:

'Köye bir Hoca Efendi gelmiş. Namı Bediüzzaman imiş. Ankara'dan sürmüşler. Eğridir'den jandarma nezaretinde bir kayıkla gelmiş. 8 ay Budur'da kalmış. Etraftan halk ve ulema ziyaretine gelmeye başlayınca kimse ile görüştürmemek için dağlar arasında ücra bir köy olan Barla'ya nefyetmişler..."

"Ben Üstad'ın Barla'ya gelişinin dördüncü günü ziyaretine gittim. Başında sarık, sırtında cübbe, heybetli ve haşmetli bir hali vardı. Gözleri şimşek gibi parlıyordu.

"Çınar Ağacının Değeri"

"Barla'da Medrese-i Nuriyenin önünde bulunan çınar ağacı hakkında Üstad şöyle diyordu:

"Ehl-i hükümet gelerek, 'Eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz, sana da on bin altın vereceğiz; bu parayı Risale-i Nur'un hizmetine sarfedersin.' deseler, Vallahi razı olmam."

"Döküleni Topla"

"Üstad benden bir tane çam kozalağı istemişti. Ben de koparmak için elimi ağaca uzattım. Üstad, beni ikaz etti:

'Hayır, ağacından koparmayacaksın. Altına dökülenlerden bulacaksın.'

"Ağaçtaki Taze Ekmek"

"Bir defasında Üstad bana, 'Mübarek Süleyman ne yapıyor?' diye sordu.

"Risale yazıyor" dedim. Üstad:

"Onun söylediği iki kelime var ki, o kelimeler onun için on sene risale yazmaktan daha efdaldir. Çam dağında bir ağacın dalları arasında taze ekmek bulduğumuz da, 'Üstadım, bu ekmek bize helâl olur mu ya?' demişti."

"Bir seferinde Çam Dağında iken Üstad, Mübarek Süleyman'dan ekmek hadisesi olan mevkide, her defasında iki yumurta yumurtlayan tavuğu soruyor. O sırada büyük bir kartal gelip ağaca çarpıyor. Üstad, hemen tavuk bahsini kapatıyor, uzun bir tefekküre dalıyor."

"Nur Postacıları"

"Risale-i Nurların elle çoğaltıldığı ilk yıllarda eli kalem tutan herkes gönderilen Risaleyi yazarak çoğaltıyordu. Isparta'nın civar köylerinde, bilhassa Sav ile Barla arasındaki köylerde çok yazan vardı. Savlılar yazınca kitap Isparta'ya; Ispartalılar Kuleönüne, Kuleönlüler de Barla'ya getirirdi. Yazmasını bilmeyenler de Nur postacılığı yapar, kitapları taşırlardı."

"Üstadla Gelen Bereket"

"Üstad Barla'ya ayak bastığı zaman burada öyle bir mahsul oldu ki, her sene dışarıdan buğday alırken, o sene dışarıya biz mahsul sattık. O buradan gidince, o bizleri terk edince mahsullerimiz azaldı. Eski bolluk ve bereket kalmadı. Barla'nın bağ ve bahçeleri sarardı, kurudu. Ekin onda bire düştü. Eskiden çiftçilik yapan 200 aile vardı, şimdi 5'e düştü.

"Elleri Bağlı Deli"

"Üstad'ın hizmetinde bulunduğum bir gün yanına Afyon taraflarından elleri bağlı deli bir çocuk getirdiler. Birçok doktora götürdükleri halde iyi olmamış. Elini çözünce insanlara hücum ediyormuş."

"Hz. Üstad, 'Bunun ellerini niçin bağladınız, çözün.' dedi. Elleri çözülünce çocuk gayet sakin bir hâl aldı. Daha sonra da şifa buldu."

"O sırada onları Barla'ya getiren eşeklerden biri heybeden düşen karpuzlardan birini yemiş. Hz. Üstad o zaman karpuzları yemesinin cezası olarak, 'Bu işleği deniz (Eğridir Gölü) kenarına götürün, odun yükleyerek buraya getirin.' dedi. O şefkat kahramanı aziz Üstad, eşeğe, çok çalışkan ve çok faydalı mânâsında 'işlek' derdi.

"Bir Kitap İki Tane Olmuş"

"Üstad bir gün bana, 'Sende Tılsımlar Mecmuası var mı?' diye kitabı istedi.

"Var" dedim.

"Getir, bir meseleye bakacağım." dedi.

Yatsıdan sonraydı. Üstada verdim. Ertesi gün öğleden sonra geldiğimde, baktım ki, Üstad hepsini okumuş: 'Al kitabını, hepsini okudum.' dedi.

"Almayacağım.' dedim.

"Neden almıyorsun?' dedi.

"Sakladığım yerde iki tane imiş.' dedim. Halbuki Üstad istemezden önce orada iki tane kitabın olduğunu ben de bilmiyordum."

"Yırtmaya Kıyamadım"

"Kuleönü'nde Küçük Ali vardı. Bir gün gittim, sordum: 'Tılsımlar mecmuası ciltlendi mi?' 'Hayır, daha ciltlenmedi.' dedi. Üç gün sonra tekrar gittim. 'Ciltlenecek filan' derken 'Siz ciltleyebilir misiniz, beş lira fiat.' dedi."

"Ben de 'İki tane ver.' dedim, 'Biraz Osman'ın elinden gelir.' Götürdüm, ciltledik. Bu sefer Üstad'dan, 'Tılsımlar Mecmuası'nın sonundaki "Mâidetü'l-Kur'ân" bahsini koparın.' diye haber geldi. Yeni ciltlettiğimiz için koparmaya kıyamadık. Öylece kalmıştı. Üstad isteyince koparmadığımızı fark ettim. Üstad, 'Niye koparmadınız?' deyince, 'Kıyamadım Üstadım.' dedim. Üstad öyle memnun oldu ki, o memnun vaziyetini bir daha göremedim."

"Üstad'ın Cübbesi Yangını Nasıl Döndürdü?"

"Otların kuru olduğu bir yaz günü Santral Sabri öküzlerini otlatıyormuş. Çobanlardan biri elindeki sigarayı yere atar atmaz, otlar tutuşmaya başlamış. Etrafta da kimse yokmuş. Ateşi söndürmek için biraz toprak atmış, fakat ateş iyice alevlenmiş. Her taraf ormanlık. Sabri Ağabeyin üstünde Üstad'ın cübbesi varmış. Cübbeyi çıkarmış açmış, ateşe karşı tutmuş. 'İşte Bediüzzaman Hazretlerinin cübbesi' demiş. Kudret-i İlâhi, ateş sönüvermiş. Hâdiseyi ertesi gün Üstada bahsetmiş. Üstad da 'Keçeli, beni orman bekçisi mi yaptın?' demiş."

"Üç Büyük Cenaze"

"Üstad bir gün Santral Sabri'ye şöyle diyor:

"Önce Yâsin-i Şerif'i oku, arkasından İhlâsı, daha sonra da Cevşeni oku ve üç büyük cenazenin ruhuna bağışla. Bu üç büyük cenaze:
l. Dünyanın geçmiş ömrü.
2. Ecdadın geçmiş ömrü.
3. Kendi geçmiş ömrü."

"200 Yıllık Ölü"

"Bir gün Üstad, yanında Şamlı Hafız Tevfik olduğu halde mezarlığın yanından geçiyorlarmış. Üstad diyor ki: 'Şurada yatan bir zat var, beni geceleri rahatsız ediyor, kazın.' diyor. Kazıyorlar, bir mezar taşı çıkıyor. 200 sene önce defnedildiği anlaşılıyor. Halbuki kazılmadan önce orası dümdüzmüş, mezar olduğuna dair hiçbir alâmet yokmuş. Herhalde gelen geçen çiğnediği için, Üsdad o mezarın meydana çıkarılmasını istemiş."

"Müftü Mahcup Oldu"

"Eğridir müftüsü halim-selim bir adamdı. Risale-i Nurlara hayrandı. Bir gün mendiline elma koyup Üstada getirdi. Üstad taksiye binmiş hareket etmek üzere idi. Hemen ilerledi, elmayı uzattı. Elma elli kuruş etmezken, Üstad çıkardı iki gümüş lira verdi. Müftü mahcup oldu. Parayı almak istemedi. Bunun üzerine, Üstad 'Söyle, parayı alsın.' gibilerden benim yüzüme bakınca, Müftü Efendiye parayı almasını söyledim, o da aldı."

"Kaplumbağaya Dokunmayın"

"Bir bahar günü Üstad birkaç talebesi ile beraber kıra giderken, yol üzerinde bir kaplumbağa görür. Kaplumbağanın az gerisinde çocuklar oynuyorlarmış. Üstad Hazretleri çocukların yanında durur, muhabbetle bakar ve şöyle der:

"Siz mübareksiniz, masumsunuz, bana dua edin. Bu kaplumbağaya da dokunmayın. Çünkü o da mübarektir."

"Oradan uzaklaşıp beş dakika kadar giderler, az sonra tekrar dururlar. Üstad kardeşlerden birisini geriye çocukların yanına göndererek kaplumbağayı çocukların elinden kurtarmasını söyler. Oraya varınca, çocukların sopalarla kaplumbağayı rahatsız ettiklerini görür ve ellerinden alarak uzakça bir yere götürür."

"Ağaçta Çay İçerken"

"Sıddık Süleyman Ağabey anlatmıştı:

"Üstad Hazretleri, medresenin yanında bulunan çınar ağacının üzerindeki köşke, çay bardağı elinde hiçbir tarafa tutunmadan çıkarmış. Bazen geceleri orada kalırmış."

"Sarp Yamaçlarda Rahat Yürürdü"

"Üstad Çam Dağında iken tepenin Senirkent'e bakan cihetine oturmuş. Burası çok sarp ve dik bir yerdir. Altı tarafı da uçurum. Sıddık Süleyman Ağabey çay pişirmiş. Üstada götürürken ayağım kayar da düşerim diye eli titriyormuş. Bir bardak çayı eli titreye titreye Üstada veriyor. Üstad'ın kılı bile kıpırdamıyormuş. Üstelik Üstad ökçesi basık ayakkabı giyerdi. Onunla yürümek ise çok zordur. Üstad en sarp ve dik yamaçlarda bile rahatça yürürdü."

"Yarım Şeker İsrafı"

"Sıddık Süleyman Üstad Hazretlerinin misafirlerine çay dağıtıyormuş. Elinde yarım tane kesme şeker varmış. Onu boş bir bardağa bırakmış. Bu hâli gören Üstad Hazretlerinin ruhu çok sıkılır ve kendisine şöyle der:

"Eğer yirmi kişiye daha çay verseydin ruhum bu kadar sıkılmazdı. Çünkü sen iktisada riayet etmedin."

"Nurun İlk Kapısı"

"Üstad Barla'da iken Sıddık Süleyman "Nur'un İlk Kapısı"nı vermişti. Bir ara ben de görmüştüm. Aldım bir nüsha yazdım. Bu sıralarda Üstad Kastamonu'da idi. Üstad on altı sene sonra tekrar Barla'ya geldiğinde, ikimiz de götürüp kitapları kendisine takdim ettik. Üstad ise hemen Isparta'ya gönderip çoğalttırdı. Bu ismi de o zaman koydu."

"Haydi Üstada Gidelim"

"l950'den sonra bir yaz günü Üstad Barla'ya şoförü Mahmud Çalışkan'la gelmişti. Yanında başka kimse yoktu. Çünkü diğer kardeşler hep tevkif edilmişti. Köyde herkes işinde gücünde olduğundan kimse yoktu. Mahmut kardeş ise Barla'ya ilk defa geliyormuş. Arabayı yukarıdaki medresenin yanına koymuşlar.

"Üstad, Mahmut kardeşe bir miktar para vererek yoğurt almaya göndermiş:

'Süleyman Efendinin evini sor. Eğer o yoksa evi medreseye bitişik olan Marangoz Mustafa Çavuşun kızını bul, şu parayı ona ver, yoğurt bulsun. Onları bulamazsan Bahri'yi bul.'

"Medresenin yanına geliyor, fakat civarda kimse yok. Kendisini yaşlı bir kadın görüyor, 'Kimi arıyorsun?' diyor. 'Süleyman efendiyi.' 'İşte şu karşıki ev.'

"Bakmış kapı kilitli. Bu sefer Mustafa Çavuşu soruyor. Fakat 'Kızı' kelimesini unutmuş. Kadın, 'Mustafa Çavuş yok. Biraz yukarıda Mustafa Çavuş vardı, ama öleli çok oldu'. diyor."

"Oradan sorarak Mahmut kardeş bizim eve geliyor. Vakit öğle saati. Yemek yiyorduk. Bütün çocuklar sofrada idi. Cümle kapısı tıkırdadı. En küçük kızım, 'Şu kapının çalınması Üstad'ın talebelerinin çalmasına benziyor'. dedi. Hepimiz merdivenin başına koştuk. Baktım ki kapıdaki Mahmut kardeş. Hemen aşağı indim. 'Ben sokakta kaldım.' dedi. 'Süleyman efendi yok, Mustafa Çavuş yok. Haydi Üstad'ın yanına gidelim.' Kalktık yukarı medreseye gittik. Üstadı bir sandalyede oturmuş halde gördüm. Üstad çok neşeli idi. Öyle neşeli halini daha önce hiç görmemiştim."

"Üstad'ın Çay İkramı"

"Üstad yukarı medresede kaldığı zaman hava mülayim ise hiç içeride oturmaz, dışarı çıkardı. Bilhassa hava güneşli ise zemherir de olsa mutlaka dışarı çıkardı. Medresenin büyük salonunda sabahleyin çay içerdi. O esnada merdivende kimi görse elindeki çay bardağı yarım da olsa veya birkaç yudum da kalmış olsa, içmesi için ona verir ve içmesini isterdi. İçmezsek üzülürdü. Bunun için Üstadı çay içerken gördüğümde merdivende gizlenirdim."

"Kitap Hediyesi"

"Üstad Emirdağ'da ziyaret ettiğimde kendisine bir adet "Asa-yı Musa" hediye etmek istedim. Fakat Üstad kabul etmedi. Bunun üzerine, 'Üstadım, dünyaya ait bir şey olunca almıyorsunuz. İşte bu kitaptır.' dedim. Böyle deyince Üstad kabul etti ve bana bir tane havlu verdi. Bu havluyu yıllarca muhafaza ettim.

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I)

Yükleniyor...