EŞREF EDİP FERGAN

Eşref Edip l882'de Serez'de dünyaya geldi. l97l sonlarında İstanbul'da vefat etti. Onu ilk ziyaretim, l965 yılında Cağaloğlu'ndaki yazıhane ve kütüphanesinde olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise Çarşıkapı'da Av. Bekir Berk Ağabeyimin yazıhanesinde kendilerini dinleme imkânı bulmuştum.

1971'in Aralık ayında Mehmed Fırıncı Ağabeyle Eşref Edip'in ziyaretine gitmeye karar vermiştik. "Hemen gidelim." teklifime Fırıncı Ağabey, "Yarın gidelim" diye cevap vermişti. Kaderin bir tecellîsi olarak, "yarın" denen zamanda Eşref Edip Beyin Fatih Camiinde kılınan cenaze namazına gitmiştik.

Bediüzzaman o yıllarda Eşref Edib'in neşretmiş olduğu Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmıştı. Eşref Edip, İngiliz işgali yıllarında, Zeyrek'de bir evde toplanarak Bediüzzaman'dan komitecilik dersleri aldığını anlatırdı.

Bediüzzaman'la alâkalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır:

- Risale-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (l952),
- Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (l963),
-
Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil (l965).

Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve İttihad gazetelerinde Bediüzzaman'la alâkalı araştırma ve yazıları neşredilmiştir. Bunların en uzunu ve muhtevalısı 29 Aralık 1965 ile 25 Mayıs 1966 tarihleri arasında "Senatör Ahmed Yıldız Beyefendiye: İslâm Düşmanlarının Tertiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir." adı altında neşredilen yazıdır.

Ayrıca Bugün gazetesinde de "Bediüzzaman'ın Meçhul Kabri" adı altında uzunca bir yazı yazmıştı.

Eşref Edip merhum yarım asırdan fazla Türk basın hayatında hizmet etmiş bir kalem erbabıdır. İlk gazetesini 14 Ağustos 1908 tarihinde Sırat-ı Müstakîm adıyla çıkarmıştı. O devrin ileri gelen İslâm ulemâsının çok nâdide eserleri, Sırat-ı Müstakîm'de neşredilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ile olan dostluklarının temeli o yıllara dayanır. Aralarındaki bu dostluk, Bediüzzaman'ın vefâtına kadar candan bir alâka ve samimiyetle devam etmiştir.

Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mektuplarında Eşref Edip'ten senâ ile bahseden kısımlar vardır. 1958 senesinde Sebilürreşad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Bediüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği göndermişti:

"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,

"Aziz, muhterem, sıddık, envâr-ı İslâmiyeyi elli seneden beri neşreden, hakaik-i İslâmiyeyi ehl-i dalâlete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddî manevî bir hakikî kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!"

"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi münasebetiyle gayet samimî ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta olduğumdan, hattâ konuşmaya da iktidarım olmadığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. Onda Sebilürreşad'ın mahiyetini, hizmetini gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürreşad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiştir. Tarihçe-i Hayat Sebilürreşad'ın elinci sene-i devriyesine tam bir tebriknâme hükmündedir."

Duanıza muhtaç gayet hasta
Said Nursî

(Sebilürreşad, XII/277)

Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti

Eşref Edip Sebilürreşad'ın l5. cildinin 356. sayısında "Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti" başlığı altında şunları yazıyordu:

"Ashâb-ı Kirâmdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe, Resûl-i Ekrem Efendimizin İslâma davet hakkında İran Şahına yazdığı mektubu götüren zattır. Şam fütûhatında Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü. Bizanslıların kaidelerine göre, esir düşen kimse evvelâ mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder, Hristiyan dinine girer, ancak bu sayede kurtulurdu. Yoksa böyle yapmadığı takdirde, zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır, üzerine zeytinyağı dökülür, esir o ateş içine atılır, yakılırdı."

"Hz. Abdullah bin Huzeyfe, diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarının huzuruna getirildi. Hıristiyanlığı kabul etmesi teklif edildi. Kabul etmedi, şiddetle reddetti. Mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar, fakat muvaffak olamadılar. Abdullah, Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi."

"Bunun üzerine âdet gereğince Hz. Abdullah, ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarı da orada hazırdı. Papazlar ve hükümdar, Hz. Abdullah'ın illâ Hıristiyan olmasını tekrar ileri sürdüler. Hz. Abdullah kemâl-i metanet ve şehametle reddetti. Nihayet ateş yakıldı. Hz. Abdullah ateşe atılacaktı. Ateş karşısında da yine Müslüman olduğunu, 'Külhü vallahü ehad, Allahü's-Samed, Lemyelid ve lem yûled' diyerek, bu bâtıl dine intisap etmeyeceğini söyledi."

"Değil beni' dedi, 'benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefâ etseniz, ateşte yaksanız, yine Abdullah hak yoldan dönmez. Allah yolunda, bir olan Hâlık-ı Zülcelâl yolunda kalır. Yalnız benim canım değil, binlerce Abdullah'ın canı Hak yolunda fedâ olsun.'"

"Bizans hükümdarı ve papazları, bu İslâm, iman kuvvetini görünce hayret ettiler, yeni bir teklifte bulundular. Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler. Hz. Abdullah bunu da kabûl etmedi, reddetti. 'Ben bir Allah'a inanan bir Müslümanım. Bir haça tapanın elini öpmem.' dedi. Kendisine pek çok mal, mülk ve servet vereceklerini söylediler. Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi."

"Bu derece iman, bu derece metanet ve celâlet, hükümdarı büsbütün hayrete düşürdü. Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu."

"Bu defa başka bir teklifte bulundu. Kendisinin alnını öpmek şartıyla, bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi. Seksen kadar Müslüman esir vardı. Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı:

'Benim hayatımın kıymeti yok. Hak yolunda ateşte yanarım, ölürüm. Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak. Bir putperestin alnını öpmek, bir Müslümana yakışmasa da seksen Müslümanın hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.'

"Seksen Müslümanın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Esir Müslümanları beraberinde alarak Mekke'ye geldiler. Hz. Ömer bu mücahitleri, bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah'ı bizzat karşıladı ve Abdullah'a sarılarak elini öptü. O arada lâtife kabilinden bazıları, 'Bu zat bir putperestin alnını öptü, serbest oldu.' dediler. Hz. Abdullah hemen cevap verdi: 'Evet, maalesef öyle oldu. Fakat seksen Müslümanın da hayatını kurtardım. Onları alıp ailelerine kavuşturdum.'"

"Bu sözü üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk (r.a.) bir defa daha Hz. Abdullah'ın alnından öptü."

"Bu İslâm celâdet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz 'Asr-ı Saadet, Peygamberimizin Ashabı' adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz. Bu bize merhum Said Nursî'nin esareti zamanında Moskof kumandanına karşı gösterdiği celâdet ve şehameti hatırlattı."

"Merhum Üstad, umumî harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hâdise cereyan etmişti. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!'"

"Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor.

'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.'

"Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der:

'Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir.'

"Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz.' der ve idam hükmünü geri alır."

İslâm Şûrâsı

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devleti en buhranlı günlerini yaşar. Bu buhran günlerinde vatanımızın bağrından zirve şahsiyetler yükselmiştir. Bediüzzaman Said Nursî de bu zirve şahsiyetlerinden birisidir. O, memleketin temel dâvâları üzerine eğilmiş, ölümsüz prensip ve düsturlar takdim etmişti. Şüphesiz, onun bu düşüncelerinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm idi. Onun içindir ki, bu düşünceler tazeliğini korumaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî, bu düşüncelerinden birisini de Eşref Edip merhumun neşrettiği "Sebilürreşad" gazetesinin 4 Mart l336-l2 Cemaziyelahir l338 (l922) tarihli 46l. sayısında dile getirmişti.

"Şûrâ-yı Meşihât-ı İslâmiye" başlıklı bu yazıyı "Sebilürreşad" şöyle takdim ediyordu:

"Fâzıl-ı şehîr Bediüzzaman Said Kürdî Efendi Hazretlerinin mühim bir teklifi."

Bu mühim makaleyi, Eşref Edip daha sonraki yıllarda Sebilürreşad'ın 14. cildinin 350. sayfasında (Ağustos, l963) yeniden neşretmişti. Yazı, ikinci defa neşrinde "İlmî İslâm Şûrâsı" başlığıyla takdim ediliyordu:

"Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine temessük etmişse terakki etmiş, ne derece dinde zaaf göstermişse tedennî etmiştir. Başka din müntesipleri ise bunun aksinedir. Meselâ Hıristiyanlığın kuvvetli zamanında temeddün [medeniyet] hâsıl olmamıştır."

"Cumhur-u Enbiyânın şarkta bi'seti [çoğu peygamberlerin şarkta gelmesi] kader-i Ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyâtına din hâkimdir. Bugün İslâm dünyasındaki tezahürât da gösteriyor ki, İslâm dünyasını uyandıracak, ilerletecek yine o histir. Şu da sabit olmuştur ki, Türk milletini bütün öldürücü felâketlere, sarsıntılara rağmen yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta biz, garba nisbetle, ayrı bir hususiyete malikiz. Türk milleti Müslümanın göz bebeği, baş tacıdır. Ona göre, Türkiye'deki dinî riyasetin yalnız Türklerin değil, üç yüz milyon arasındaki nûrânî rabıtanın ma'kesi, manevî istinadgâhı ve mededkârı olması gerekir. Bu da ancak dinî riyasetin, ilim ve faziletleri âmmece müsellem zevattan mürekkeb ilmî bir şûrâya, ilim ve din sahasında yüksek bir otoriteye sahip olması ile husule gelebilir."

"Zaman eski zaman gibi değildir. Fikirler inceleşmiş, aradaki münasebetler çoğalmış, yeni yeni meseleler doğmuştur, Milletler türlü türlü cereyanlarla çalkantı halindedir. Garb medeniyeti sarsıntılar geçiriyor. İslâm dünyası da müthiş bir fevzâ içindedir. Fikirler teşettüt ve tezebzüb halindedir. Aradaki rabıtalar çözülmüş, içtihadlar dağılmıştır. Fâsid medeniyetlerin tesiriyle ahlâkta da müthiş bir tedennî husule gelmiş, tehlikeli durumlar varlığımızı tehdit etmeye başlamıştır."

"Böyle buhranlı zamanlarda İslâm milletinin manevî hayatı bir ferdin, bir şahsın içtihadına terk edilemez. Fert haricî tesirâta karşı daha az mukavimdir. Haricî tesirâta kapılmakla nice ahkâm-ı diniye fedâ edildi. Hem nasıl olur ki, işlerin basit olduğu, taklid ve teslim cârî olduğu zamanda bile, velev ki intizamsız bir hey'et olsun, dinî riyaset kudretli bir mühim şahıslara istinad ederdi. Şimdi ise, iş besâtetten çıkmış, taklit ve ittiba gevşemiştir. Şahsî içtihadlara itimad kalmamıştır."

"Müslümanların dinî riyaseti öyle bir hale getirilmelidir ki, müessese-i celîle yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında feyzini saçsın. Bütün İslam dünyası ona itimat etsin. Hem mutî, hem ma'kes vaziyetini almalıdır. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil edebilirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim o cemaatın ruhundan çıkmış, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, işte şûrâlar o ruhu temsil eder."

"Cemaatın ruhundan doğan böyle bir hakimin müftüsü de ona uygun olarak yüksek ilmî bir şûrâdan doğan manevî bir şahsiyet olmak gerekir. Tâ ki sözünü her tarafa işittirebilsin. Diyanete taallûk eden noktalarda cemaati sırât-ı müstakime, doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemâatın manevî ferdine karşı sivrisinek kadar kalır."

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I)

***

Eşref Edip Fergan, 1882 yılında Selanik’te doğdu. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Mehmet Akif Ersoy ile beraber Sırat-ı Müstakim adıyla haftalık bir dergi çıkardı. Sonradan derginin adını Sebilürreşad olarak değiştirdi. Eski Said döneminde Bediüzzaman hazretleriyle yakın dostlukları vardı. Uzun bir ayrılıktan sonra, 1952 yılında, İstanbul’da tekrar Üstad’la görüşen Eşref Edip, bu görüşmelerini veciz ifadelerle kaleme aldı. Neşrettiği dergilerde, İslam’ın korkusuz kalemi oldu. Her dönemde Said Nursi ve talebelerinin uğradığı amansız saldırılara karşı, daima mazlumların yanında yer aldı, Nur’un ve nurcuların hâmisi oldu. Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin kadim dostu Eşref Edip Fergan, 15 Aralık 1971 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Eşref Edip, nur talebelerinin “Küçük Tarihçe-i Hayat” olarak bildiği, “Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nur; Hayatı, Eserleri, Mesleği” kitabını 1952 yılında yayınladı. Büyük Tarihçe-i Hayat’tan 6 sene evvel neşredilen bu eser, çok hizmet etti.

Said Nursi Hazretleri Eşref Edip için şöyle diyor: “Eşref Edip kırk seneden beri iman hizmetinde benim arkadaşım ve Sebilürreşad'da makale yazan ve şimdi vefat eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahidlerinden bir kardeşimdir. Ve Nurun bir hâmisidir…”

Merhum Eşref Edip’in hayatı ve hizmetleriyle alakalı çok sayıda eser yazılmıştır. Maksadımız merhumun hayatını, hatıralarını tekrar ele almak değil, Emirdağ Lâhikasında neşredilen önemli bir mektubun yazılış hikâyesini, olayın şahidi Muhsin Alev Ağabeyimizin anlattıklarıyla çözmektir.

EŞREF EDİP’E HİTAP EDEN ÖNEMLİ BİR MEKTUBUN YAZILIŞ SEBEBİ

Emirdağ Lâhikası’nda Eşref Edip’e hitaben, Nisan 1952’de yazılmış önemli bir mektup vardır. Mektubun içeriğine geçmeden evvel o günlerin siyasi gelişmelerini kısaca özetlemek gerekiyor. Şöyle ki:

Cevad Rıfat Atilhan liderliğinde 1 Ağustos 1951 tarihinde İslam Demokrat Partisi kurulur. Eşref Edip’in sahibi olduğu Sebilürreşad dergisi ile Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su bu partiyi destekler tarzda yazılar yayınlamaya başlar.

İslamiyet’i bir tek partinin kendi tekeline alma vahameti ve ezeli dostu Eşref Edip’in bu yanlışa tarafgirliği, Hz. Üstad’ı harekete geçirir ve: “İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez...” şeklinde özetlenebilecek ikazına mektupla muhatap olur.

EŞREF EDİP’E HİTABEN DOLAYLI OLARAK YAZILAN MEKTUP ŞÖYLE:

Aziz, Sıddık kardeşlerimiz Ziya ve Abdülmuhsin!

Üstadımız diyor ki:

"Eşref Edib kırk seneden beri iman hizmetinde benim arkadaşım ve Sebilürreşad'da makale yazan ve şimdi vefat eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahidlerinden bir kardeşimdir ve Nur'un bir hâmisidir. Ben vefat etsem de Eşref Edib, Nurcular içinde bulunmasıyla büyük bir teselli buluyorum."

“Fakat Nur Risalelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur, rıza-i İlahîden başka hiç bir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur'un mensubları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu gibi mücahidler iman hakikatlarını ehl-i dalaletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz, fakat siyaset noktasında değil."

"Çünkü iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu manayı zedeler. İhlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur'u hiç bir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar."

"Hem Nur Risaleleri küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdad-ı mutlakı kırdığı cihetle, bir nevi siyasete teması var tevehhüm edilmiş. Hâlbuki Nur'un tercümanı, birtek mes'ele-i imaniyeyi dünya saltanatına değişmediğini mahkemelerde dava edip yirmi beş sene tarz-ı hayatıyla ve emarelerle isbat etmiştir."

(Kardeşleriniz
Sadık, İbrahim, Zübeyir)

(Emirdağ Lâhikası-II, 30. Mektup, s. 35)

İNCİTMEDEN, NAZİKÂNE İFADELER

Hz. Üstad, gayet nezih ifadelerle kadim dostu Eşref Edip’i incitmeden, nazikâne ifadeler ihtiva eden bu mektubu gönderiyor. Hatta mektup, doğrudan Eşref Edip’e yazılmıyor; kendisiyle münasebetleri olduğunu bildiği Ziya ve Abdulmuhsin talebelerine hitaben yazılıyor. Bir incelik daha var, mektup; Sadık, İbrahim, Zübeyir imzalarıyla gönderiliyor. Mektupta Sebilürreşad ve Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergilerinin adları da geçiyor.

Şu bilgiyi de not etmekte fayda var: 1951’de kurulan İslam Demokrat Partisi (İDP) 22 Kasım 1952 tarihinde, Hüseyin Üzmez’in, Malatya’da gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı kurşunlaması vesile edilerek, temelli olarak kapatılıyor.

Mektubun Muhatabı Abdulmuhsin Alev Anlatıyor:

Mektupta kendisine hitap edilen Abdulmuhsin Alev Ağabey, İstanbul Risale-i Nur hizmetlerinin saffı evvellerindendir. Bediüzzaman’ın 1952 ve 1953 İstanbul seyahatlerinde Hz. Üstad’ın yakın hizmetlerinde bulunmuştur. 1954 yılında ani bir kararla Berlin’e hicret eden Muhsin Ağabey halen Berlin’de ikamet etmektedir. Kendisinden kaydettiğimiz oldukça kapsamlı, çok kıymetli hizmet hatıraları “Ağabeyler Anlatıyor-7” kitabımızda yayınlanmıştır.

Abdulmuhsin Ağabeyi telefonla tekrar aradım ve mektupta adının geçtiğini hatırlatarak, bildiklerini bir daha anlatmasını istirham ettim. Aynen şunları söyledi:

“Eşref Edip’in o zaman siyasete kayma ihtimali vardı. Üstad vaziyeti bildiği için bir mecburiyet olmadan, böyle bir işe girmeden anlattı. Bu mektup bize hitaben yazıldı. Çünkü Üstad, bizim Eşref Edip ile temasımızın olacağını bildiği için bize bildiriyor ki, yanlış bir iş yapılmasın şeklinde… Ona hitaben değil, bize hitaben yazdırıyor. Üstad siyasetten çekilmişti. Ben Eşref Edip’le haftada bir iki defa görüşüyordum.”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII)

***

Büyük Üstad: Said Nursi

Bir asra yakın bir zaman yaşayan bu mübarek zat, son günlerde Hakk’a kavuşacağını hissedince, memleketine, doğduğu yere gitmek arzusunu izhar etti. Yola çıktı. Fakat yolda hastalığı ağırlaştı. Güçlükle Urfa’ya kadar gidebildi. Orada vefat etti, rahmet-i Rahman’a kavuştu. 23 Mart 1960-25 Ramazan 1379. Cenaze namazı Ulu Cami’de kılındı. Halilü’r-rahman dergahına defnedildi. Hususi bir surette taştan yapılan bir lahde tevdî olundu.

Cenaze töreni pek muazzam ve muhteşem oldu. Bütün dükkânlar kapandı. Bütün şehir halkı, belediye reisi, vali, memurîn, civar şehirlerden ve kasabalardan koşup gelenler, binlerce, on binlerce halk ve talebesi, tabutunu başlar, eller üzerinde taşıdılar. Salât-ü selâmlarla, tekbirlerle teşyî ettiler. Kur’an sesleriyle ebedî istirahatgâhına tevdî ettiler. Allah gani gani rahmetine mazhar etsin.
...
Hakikaten büyük adam. Müstesna adam. Nadir yetişen zekâ. İslâm şehametinin canlı bir timsali. İman ve fazilet âleminin sultanı.
Büyük iş yaptı. Büyük bir müessese vücuda getirdi. Gönüller üzerine bir irfan ve fazilet müessesesi kurdu. Bu sahada adeta büyük bir inkılap başardı. Yıkıcı kuvvetlere, bozguncu teşekküllere karşı müsbet ve yapıcı, nurlu ve feyizli, manevî, ahlâkî bir inkılap!...
Artık bu nurlu yol, bu iman ve fazilet yolu, bu ilim ve irfan yolu kapanmaz. Gün geçtikçe bir başka inkişaf arz eder, kıymet ve ehemmiyeti anlaşılır.
Bu nadide ve kıymetli varlığın şahsiyetini, mesleğini, eserini tetkik ve tahlil etmek, üzerinde uzun uzadıya muhtelif noktalardan işlemek, teşhisine çalışmak, ilmî ve içtimaî bir vazifedir.
Şöhreti memleketimizin, ta Hindistan’a kadar İslâm dünyasının her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi ne idi? Muhtelif halk tabakaları arasında şayan-ı hayret derecede kuvvetli rabıta husule getirmesinin sırrı ne idi? Bu, bir tarikat mı? Bir cemiyet mi? Yoksa siyasî bir teşekkül mü idi?
Gerek idarî, gerek adlî bu hususta çok takipler yapıldı, derin tahkikler, uzun ve müselsel muhakemeler cereyan etti: Ne tarikat, ne cemiyet, ne de siyasî bir teşekkül olduğu hakkında hiçbir neticeye varılamadı. En ufak bir delil bile elde edilemedi. Çünkü, bu bir tarikat değildi, bir cemiyet de değil, siyasî bir teşekkül ise asla.
O halde ne idi? Bir savcının tahminine göre, memlekette lâakal beş-altı yüz bin kişi (şimdi milyonlarca) nasıl olmuş da bu zatın etrafında toplanmıştı? Ve bu adet günden güne neden artıyordu?
Evet, ortada bir topluluk vardı. Fakat bu topluluk kanunun müdahale çerçevesine girmiyordu. Bir cemiyet gibi programı, teşkilâtı, âzâsı yoktu. Bir parti gibi siyasî bir programa ve teşkilâta tâbi değildi. Kaziye-i muhkeme haline gelen mahkeme kararıyla bu cihet tebeyyün ve tahakkuk etmişti.
Böyle maddî yollardan gidilmek suretiyle daha senelerce tahkikat ve tetkikat yapılsaydı yine bir neticeye varılamazdı. Çünkü bu gönüllerde yaşayan ruhî bir rabıta idi.
Belki de devr-i sabık hükümetleri, üzerine fazla düşmekle bu işi alevledi, genişletti, önüne geçilemez bir hale gelmesine sebep oldu. İstibdat ve diktatörlük zamanının Dahiliye Vekilleri, bu harekete bir irtica damgası vurabilmek için çok çalıştılar. Fakat muvaffak olamadılar. Hapisler, nefiyler, tazyikler, kütle halinde tevkifler, muhakemeler… Hiçbir şey kâr etmedi. Bilâkis bunlar şöhretinin yayılmasına hizmet etti.
Ortada mes’ûliyeti mucip, kanuna aykırı hiçbir şey yoktu. Ortada yalnız bir Risale-i Nur vardı. Bu risaleler matbu değildi. El yazısıyla yüzlerce, binlerce nüshası etrafa dağıtılıyordu. Bu risaleler toplatıldı. Mahkeme marifetiyle bîtaraf ehl-i vukuflara tetkik ettirildi. Mahkeme kararıyla teeyyüd eden bu hakikat kaziye-i muhkeme haline geldi.
...
İşte ortada bu Risalelerden başka hiçbir şey yoktu. Ne tarikat, ne cemiyet, ne de siyasî bir parti. Arada dönen yalnız şu kelimelerdi: Üstad, talebe, Risale-i Nur. Said Nur Hazretleri, üstad. Risale-i Nur’u okuyanlar da talebe: Risale-i Nur Talebeleri.
Bunların en büyük şiârı, siyasetle meşgul olmamaktı. Amma hakikaten meşgul olmamak. Zahiren böyle görünüp de gizli bir takım siyasî fikirler taşımak değil. Çünkü, üstadlarının en birinci nasihatı, Risale-i Nur talebelerini siyasetle meşgul olmamalarıdır. Üstad'ın kendisi de kat’iyen siyasetle meşgul olmazdı. İnziva halinde yaşar. Zaruret olmadıkça hiç kimse ile temas etmez. Gazete bile okumaz, hele parti fikri kat’iyen kafasına girmezdi.
Müddeti hayatında bir kap yemekten fazla yemiş değildi. Çok zamanlar ekmeği suya batırıp geceyi geçirirdi. Mânevî sahada adetâ Türkiye’nin Gandi’si (Hindistan’ın intibahına vesile olan zat) olmuştu. Gece-gündüz ibadetle meşguldü. Yanında Kur’an’dan başka hiçbir kitap da yoktu.
Bütün ilhâmlarını Kur’an’dan alırdı. Kendi yazmaz, risalelerini dikte eder, talebeleri yazardı. Hapishanede tecrit edildiği, kimse ile görüştürülmediği halde Nur risaleleri yazılıp intişar ederdi. Talebeleri, Nur risalelerini yazmak için, herhangi bir suçla mahkûm olarak hapishaneye Üstad'ın yanına girmeyi en büyük zevk ve sevap addederlerdi.
Zâhiren bakılırsa bir tarikat olarak telâkki etmek icap eder. Halbuki tarikatla hiçbir alâkası yoktu. Vakıa Üstad vaktiyle, bundan kırk-elli sene evvel, Nakşî tarikatı ile meşgul olmuş ise de bilâhare bütün kuvvetini iman ve Kur’an hakikatlerine vermişti.
Üstad'ın, talebelerine verdiği derslerin fâtihası şu idi: Biz ehl-i tarikat değil, ehl-i hakikatiz. Rehberimiz Kur’an, şiârımız iman ve irfandır.
Filhakika bir Nur talebesinin imanı, şâyân-ı hayret derecededir. İman karşısında, hayatın hiç kıymeti yoktur. Bütün gayretleri iman ve irfandır. Dünyevî hiçbir ihtirasları yoktur. Bu kadar yüksek ahlâk ve fazilet sahibidirler. Ferâiz-i İlâhiyeyi ifâya son derece itina ederler. Menahiden kat’iyen içtinap ederler. Çalışkandırlar. Hayatlarını kazanırlar. Büyük feragat sahibidirler. İman ve irfan yolunda hiçbir fedakârlıktan geri durmazlar. Üstadlarını, hakikat ve irfan hususunda dahi-yi zaman addederler.
...
Nur talebelerinin imanı irfana müstenittir. Evet, kuru bir iman değil. İrfan üzerine kurulan bir iman. Cehaletin en büyük düşmanlarıdırlar. Cehle müstenit iman onlarca makbul değildir. İlim ve irfan temelleri üzerine kurulan iman, imandır.
Bu itibarla buna bir mektep desek daha münasip olur. Belki de en doğrusu budur. Mademki tarikat değil, cemiyet değil, parti değil; o halde “İman ve İrfan Mektebi” demek münasip olmaz mı?
Bu iman ve irfan mektebinin binası, programı, teşkilatı, idaresi, merkezi, şubesi, amiri, memuru… Hiçbir şeyi yok. Hiçbir kayda tâbi değil. Yalnız gönüller ülkesine kurulmuş bir müessese. Zamanla mekânla da mukayyet değil. Hudut yok. Bu mektebin yalnız bir kitabı var: Kur’an… Bütün ilhamları bu kitaptandır. Bu kitap bitmez tükenmez bir irfan hazinesidir. Gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün asırları doyurmağa bu hazine yeter. Nur Risaleleri bu hazinenin damlalarıdır. Kalbinde iman ve irfanı olan her mü’min bu mektebin talebesidir. Hiçbir kimseden izin almadan, hiçbir kayda tâbi olmadan bu mektebe girebilir. Çünkü bütün mü’minler bu mektebin tabiî talebeleridir. Nur risaleleri birer birer derstir. Onları isterse kendisi istinsah eder, isterse hazır yazılmış veya basılmış olarak kendisine hediye edilebilir. Artık O vicdaniyle, kalbiyle, ruhuyla baş başadır. Arada hiçbir vasıta yoktur. Tarikatta olduğu gibi hiçbir şeyhe merbutiyeti de yoktur. Nur risalelerin müellifi yalnız bir “Üstad”dır. Dersini vermiştir. O kadar… Tıpkı bir üniversite hocası gibi.
...
Üstad Said Nursi, çok yüksek bir zekâ ve irfan sahibi idi… İmandan ibaret bir varlık… Mü’minler için bir iman ve irfan mektebine ihtiyaç duymuş. Kalpleri dalâlet eşkiyasının taarruzlarından koruyacak bir üniversite… Bunu gönüller üzerine kurmuş. Temelleri dünyalar durdukça yıkılmasın, sapasağlam yaşasın diye… Derslerini vermiş ve kenara çekilmiş. Artık bu mektebi, mü’minler kendi kendine idare etsin, demiş. Ne ücret, ne pâye, ne tekâüdiye, ne heykel… Hiçbir şey istemiyor. Vazifesini yapan bir muallim, bir profesör gibi kalbi neşe ile dolu olarak eceli mevudunu bekledi, böylece Hak’ka kavuştu.
...
İşte Said Nur mektebinin, Said Nur üniversitesinin mahiyeti bence budur. Bunu anlamayan devr-i sabık, bundan ne kadar korktu, ne kadar heyecanlar geçirdi. Bunu bertaraf etmek için, belki ikinci bir Menemen bile ihdas etmeyi düşündü. Buna bir irtica damgası vurmak için çok çalıştı. Fakat muvaffak olamadı. Boş yere hem kendini üzdü, hem bu mübarek, bu muhterem zatı türlü türlü sıkıntılara, tazyiklere maruz bıraktı. Zindanlarda ömrünü çürüttü. Hapishanelerde bile ihtilâttan menetti.
Netice ne oldu? Savcının tahminine göre lâakal beş-altı yüz bin talebe Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Talebenin her biri işiyle, gücüyle yahut dersiyle, tahsiliyle meşgul. Kanuna aykırı en ufak bir şey yok. Gönüller üzerine kurulan böyle bir irfan mektebinin kapanmasına imkân var mı?
(Halil DÜLGAR, Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak)
Yükleniyor...