MEHMED FEYZİ PAMUKÇU

1912 YI­LI KAS­TA­MO­NU do­ğum­lu Meh­met Fey­zi Pa­muk­çu Ağa­bey, 1938’den, 1943 se­ne­si­ne ka­dar Kas­ta­mo­nu’da Üs­tad Bediüzzaman Said Nursi Haz­ret­le­ri­ne hiz­met et­miş­tir. 1943 De­niz­li ve 1948 Af­yon mah­ke­me­le­rin­den dolayı Hz. Üs­tad’la be­ra­ber aynı çatı altında ha­pis yat­mıştır. Lâ­hi­ka­lar­da çok sa­yı­da mek­tu­bu ve Şualar’da Af­yon mü­da­fa­a­sı var­dır. Kas­ta­mo­nu ve çev­re­si­nin ma­ne­vî mu­ta­sar­rı­fı Meh­met Fey­zi Pa­muk­çu Ağa­bey, se­ne­ler­ce et­ra­fı­na fe­yiz ve ilim saç­mış­tır. 1989 yı­lın­da ve­fat et­miş­tir. Kab­ri Kas­ta­mo­nu vi­la­ye­tin­de­dir.

Üç Fey­zi…

Bay­ram Yük­sel Ağa­bey bir gün şöy­le de­miş­ti:

“Üs­tad der­di ki: ‘Bir ta­le­bem tek ba­şı­na be­ni kal­dı­ra­maz, tek ba­şı­na tem­sil ede­mez; her bir ta­le­bem, bir sı­fa­tı­ma sa­hip­tir.’

Üs­tad’ımı­zın üç Fey­zi’sin­den Ha­san Fey­zi’yi gö­re­me­dik, fakat di­ğer iki Fey­zi’yi ya­kın­dan ta­nı­mak na­sip ol­du. Ha­ki­ka­ten Ah­met Fey­zi bam­baş­ka bir fıtrat ve ka­bi­li­yet... Meh­met Fey­zi ise ta­ma­men baş­ka bir fıt­rat; Üs­tad’ımı­zın ilim, fe­yiz ve takva ve­chi­ni tut­muş bir zat... As­lın­da her bir Nur ta­le­be­si, ka­bi­li­ye­ti­ne gö­re ‘kü­çük bir Said’ olup, bir ve­cih­ten Üs­tad’ına ay­na olu­yor­ mutlaka...”

İlim ve fe­yiz kay­na­ğıy­dı

Zon­gul­dak’ta 1973-1984 se­ne­le­ri ara­sın­da öğ­ret­men­li­ği­miz sı­ra­sın­da de­fa­lar­ca Kas­tamo­nu’ya gi­dip Meh­met Fey­zi Ağa­be­yi ken­di evin­de zi­ya­ret et­mek na­sip ol­du bize. Ek­se­ri­ya Zongul­dak’ın nur ağa­be­yi Bi­lal İs­lâ­moğ­lu’yla gi­der­dik. Fey­zi Ağa­bey ken­di­si­ni çok se­ver, “ma­ne­vî ev­lât” ola­rak ka­bul eder­di.

Meh­met Fey­zi Ağa­bey öy­le ilim ve feyz sa­hi­bi bir in­san­dı ki, zi­ya­re­ti­ne bir ke­re gi­den, ya­nı­na bir­kaç ki­şi daha ala­rak tek­rar, tekrar gi­der­di. O bölgede her­kes bi­lir, ben de he­men her se­ferin­de şa­hit ol­mu­şum­dur ve her gi­den­den de du­y­mu­şum­dur ki; bu mü­ba­rek ve­li zat, kal­bi­mizde­ki su­al­le­re gö­re ko­nu­şur, daha su­al sor­ma­ya fır­sat kal­ma­dan içimizden geçenlerin ce­vap­la­rı­nı ve­rir­di. Bir de­ğil, üç değil, beş de­ğil, he­men her se­fe­rin­de ak­lı­mız­dan ge­çen, dı­şa­rı­da sor­ma­ya ka­rar ver­di­ği­miz mese­le­le­re mu­hak­kak te­mas eder­di. Evin­de mün­ze­vî ya­şa­yan Meh­met Fey­zi Ağa­bey, he­men her ge­le­ni ka­bul eder, ba­zen sa­at­ler­ce de­rin il­mî me­se­le­ler­den an­la­tır­dı. Ru­hu an­la­tır­dı, ahi­re­ti an­la­tır­dı, in­sa­nı an­la­tır­dı...

Soh­bet bit­ti­ğin­de Meh­met Fey­zi Ağa­bey, tıp­kı Üs­tad’ımız gi­bi, “Sa­fa gel­di­niz kar­da­şım, siz sa­fa gel­di­niz kar­da­şım” der, o za­man biz de soh­be­tin bit­ti­ği­ni an­lar, eli­ni öpüp ay­rı­lır­dık.

Si­ma­sı çok te­sir­liy­di

Meh­met Fey­zi Ağa­be­yin si­ma­sı, kı­ya­fe­ti, cid­di­yet ve va­ka­rı her­kes gi­bi be­ni de çok et­kiler­di. Süt gi­bi bem­be­yez bir sa­rık, cüb­be, düz­gün gür ve kır­çıl bir sa­kal... He­le iri ve iç­le­ri devam­lı nem­li o çok te­sir­li göz­ler… O göz­le­re ba­ka­bil­mek ko­lay de­ğil­di. Git­ti­ği­miz­de kar­şı divan­da bağ­daş ku­rup otu­rur, de­vam­lı ko­nu­şur, göz­le­ri­ni de kar­şı­sın­da yer­de otu­ran­la­rın üzerin­de gez­di­rir­di. Ka­lı­na ya­kın, tok ve va­kar­lı se­siy­le ko­nuş­ma­ya baş­la­yın­ca kar­şı­sın­da­ki­ler he­men te­si­ri al­tı­na gi­ri­ve­rir­di. Bendeniz bil­has­sa ilk zi­ya­ret­le­rim­de kar­şı­sın­da otu­rur, hiç kı­mıl­daya­maz­dım...

Te­fer­ru­a­tı­nı ha­tır­la­ya­mı­yo­rum, bir ke­re­sin­de bi­ri­si dam­dan dü­şer gi­bi mü­na­se­bet­siz bir su­al sor­du. Fey­zi Ağa­bey de bi­raz si­tem­kâr, “Kar­da­şım! Göz ye­rin­de gü­zel­dir. Gö­zü ye­rin­den çı­ka­rıp bir ta­ba­ğa koy­san o gü­zel­li­ği kal­maz” di­ye in­ce bir me­saj ver­miş­ti.

“Üç ki­şi ola­lım da cu­ma na­ma­zı­nı kı­la­bi­le­lim”

Ye­is için­de olan­la­ra 1950’den ev­vel­ki hal­kın va­zi­ye­ti ile şim­di­ki va­zi­ye­ti mu­ka­ye­se için; “Biz mü­ez­zin­le be­ra­ber cu­ma gün­le­ri, ca­mi­nin bah­çe ka­pı­sın­da bek­ler­dik. Yol­dan ge­çen­lerden çok ri­ca eder­dik ki, gel­sin ab­dest al­sın, üç ki­şi ola­lım da ce­ma­at ol­sun, tâ ki cu­ma na­mazı­nı kı­la­bi­le­lim... İş­te böy­le in­san arar­dık... Bu mem­le­ket­te o gün­le­ri de ya­şa­dık” de­di.

Bir gün “dâ­rü’l-harp” me­se­le­si­ni iş­le­di. “Ne olur­sa ol­sun, mi­na­re­le­rin­de gün­de beş de­fa ezan-ı Mu­ham­me­di­ye oku­nan, ca­mi­le­ri açık olan mem­le­ket dâ­rü’l-harp ol­maz” de­di.

Bi­lal İs­lâ­moğ­lu’nun ka­le­min­den Meh­met Fey­zi Ağa­bey

“Nur­la­rı ta­nı­ya­lı beş-al­tı ay ol­muş­tu (1965). Zon­gul­dak ve Ka­ra­bük’ten 10-15 kar­deş Kas­ta­mo­nu’ya zi­ya­re­te git­tik. Bir ağa­be­yi­miz, ‘Eve git­me­den bi­rer pa­ket çay ve şe­ker ala­lım’ de­di. Müs­ki­rat sat­ma­yan bir bak­kal bu­la­bil­mek için beş-al­tı dük­kan do­laş­tı­lar. İçe­ri gir­di­ğimiz­de Meh­met Fey­zi Efen­di za­hi­ren yal­nız idi. Biz­ler otu­rur otur­maz, ‘Kar­deş­le­rim! Ben çok sı­kı­lı­yo­rum… Bir pa­ket çay için dük­kan dük­kan do­la­şıp zah­met çe­ki­yor­su­nuz’ de­yin­ce ben bu ke­ra­me­ti kar­şı­sın­da şok ol­muş­tum...

“Üs­tad’la ta­nış­ma­sı­nı şöy­le an­lat­tı:

“Bir mür­şit arı­yordum. Bir gün ma­na âle­min­de ‘Ara­dı­ğın mür­şit gel­di, ya­nı­na git’ de­diler, rü­ya­dır de­yip pek al­dır­ma­dım. Bir yıl son­ra yi­ne ‘Bek­le­di­ğin za­tın ya­nı­na git’ de­di­ler. Nas­rul­lah Ca­mii’ne git­tim, ‘Bu­ra­ya dı­şa­rı­dan ge­len bir şeyh ve­ya bir mür­şit var mı?’ di­ye sordum. Üs­tad’ın kal­dı­ğı evi ta­rif et­ti­ler. Ya­nı­na git­ti­ğim za­man aya­ğa kal­ka­rak kar­şı­la­dı ve ba­na sa­rıl­dı. ‘Kar­de­şim Fey­zi! Ben se­ni bir yıl ev­vel ça­ğır­dım, ni­ye gel­me­din, bir yıl kay­bın var!’ de­di.

“Bir ge­ce Hz. Üs­tad’ı rü­yam­da gör­düm. Ba­na ar­kam­dan ge­le­rek sa­rıl­dı, ‘Kar­de­şim! Selef-i sa­li­hin se­nin gi­bi bir ta­le­bem ol­du­ğu için be­ni kıs­ka­nı­yor­lar’ de­di.

“1967 ve­ya 1968 yıl­la­rıy­dı. İç­ti­maî ha­yat çok ka­rı­şık­tı, ma­lum sol fa­a­li­yet­ler art­mış­tı. Ba­zı ağa­bey­ler de, ‘Sol bir ih­ti­lâl ol­ma ih­ti­ma­li var, ted­bir ala­lım!’ di­yor­lar­dı. Biz yi­ne beş-al­tı ağa­bey­le zi­ya­re­te git­tik; bi­ze tav­si­ye­si şu ol­muş­tu:

“‘Kar­deş­le­rim! Ri­sa­le-i Nur ina­yet al­tın­da­dır, hiç­bir güç bu hiz­me­te mâ­ni ola­maz. Siz evi­niz­de­ki siv­ri uç­lu bı­çak var­sa ucu­nu yu­var­la­yı­ve­rin ve hiz­me­ti­ni­ze de­vam edin’ bu­yur­du­lar.

“Fey­zi Efen­di bir gün ted­bir­den bah­se­der­ken, ‘Ted­bir, normal za­man­lar­da ya­pı­la­nı­dır ve Ha­kîm is­mi­ne mü­ra­at et­mek­tir. Şart­la­rın zor­laş­tı­ğı sı­ra­da ya­pı­lan ted­bir, kor­ku­dan­dır’ de­miş­ler­di.

“Sa­kal mev­zu­un­da, ‘Sa­kal bı­rak­mak sün­net­tir, kes­mek ha­ram­dır. Bu se­bep­le sa­kal bıra­ka­cak Müs­lü­man­lar Tür­ki­ye’nin şart­la­rı­nı iyi­ce dü­şü­ne­rek ha­re­ket et­sin­ler. Ben sa­ka­lı­mı hiç kes­tir­me­dim, ha­pish­ane­de ke­se­cek­ler di­ye çok üzül­müş­tüm. Hz. Üs­tad ya­nı­ma gel­di, ‘Kar­de­şim! Bu sen­de­ki sa­kal be­nim sa­ka­lım­dır, onu hiç kim­se ke­se­mez’ de­di. Ha­ki­ka­ten berbe­re ça­ğır­dı­lar, ba­na bak­tı bak­tı, ‘Ben bu sa­ka­lı ke­se­mem’ de­di ve kes­me­di, öy­le kal­dı. Bir ziya­re­ti­miz­de ‘Kar­deş­le­rim! Be­nim bu va­zi­ye­ti­mi ten­kit eden­ler var. Bu âciz ken­di ih­ti­ya­rım­la bu­ra­da otur­mu­yo­rum, sev­gi­li Üs­tad’ımın em­riy­le otu­ru­yo­rum’ de­miş­ler­di.”

Ri­sa­le-i Nur’da Meh­met Fey­zi

Kül­li­yat­ta Meh­met Fey­zi Ağa­bey­le alâ­ka­lı çok yerler var­dır:

“Af­yon Ağır Ce­za Mah­ke­me­si­ne,

“İd­dia­na­me­de be­ni Üs­tad’ım Said Nur­sî’nin hem sır kâ­ti­bi, hem ken­di­siy­le, hem Ri­sa­le-i Nur’la şid­det­li alâ­ka­lı, hem çok hiz­met et­ti­ği­mi ba­his­le bu ha­re­ke­ti­mi me­dar-ı mes’uli­yet say­mış. Ben de bu­na kar­şı, bü­tün kuv­ve­tim­le bu it­ha­mı ka­bul edip if­ti­har edi­yo­rum. Çün­kü fıt­ra­tım­da il­me kar­şı ga­yet kuv­vet­li bir iş­ti­yak var. Bir de­li­li şu­dur ki: De­niz­li ha­di­se­sin­de men­zi­lim ta­har­ri edil­di­ği va­kit 580 adet mü­te­nev­vi kü­tüb-i il­mi­ye ve Ara­bi­ye evim­de bu­lundu­ğu res­men sa­bit ol­muş­tur. Be­nim fakr-ı ha­lim­le ve genç­li­ğim­le ve li­san-ı Ara­bî­de nok­sa­ni­ye­tim­le be­ra­ber bu za­man­da bin­de bir şa­hıs­ta bu­lun­ma­yan bu mü­te­nev­vi 580 cilt kita­bı ba­na top­lat­tı­ran fev­ka­lâ­de bir ta­le­be­lik şev­ki ve ha­ri­ka bir aşk-ı il­mî­dir. İş­te bu fıt­rî is­tidat­la dai­ma ha­ki­kî bir üs­tad arı­yordum. Ce­nab-ı Hakk’a had­siz şü­kür ol­sun ki, uzak­ta ara­dığı­mı pek ya­kın­da eli­me ver­di... Af­yon Ce­za­e­vi’nde mev­kuf Kas­ta­mo­nu­lu Meh­met Fey­zi Pamuk­çu”

***

“Fey­zi kar­de­şim! Sen Is­par­ta vi­la­ye­tin­de­ki kah­ra­man­la­ra ben­ze­mek is­ti­yor­san, tam onlar gi­bi ol­ma­lı­sın... Ri­sa­le-i Nur’la hiz­met ise, ima­nı kur­ta­rı­yor. Ta­ri­kat ve şeyh­lik ise, ve­lâ­yet mer­te­be­le­ri­ni ka­zan­dı­rı­yor. Bir ada­mın ima­nı­nı kur­tar­mak ise, on mü’mi­ni ve­lâ­yet de­re­ce­sine çı­kar­mak­tan daha mü­him ve daha se­vap­lı­dır. Çün­kü iman, sa­a­det-i ebe­di­ye­yi ka­zan­dır­dı­ğı için bir mü’mi­ne kü­re-i arz ka­dar bir sal­ta­nat-ı ba­ki­ye­yi te­min eder. Ve­lâ­yet ise, mü’mi­nin cen­ne­ti­ni ge­niş­len­di­rir, par­lat­tı­rır. Bir ada­mı sul­tan yap­mak, on ne­fe­ri pa­şa yap­mak­tan ne ka­dar yük­sek ise, bir ada­mın ima­nı­nı kur­tar­mak, on ada­mı ve­li yap­mak­tan daha se­vap­lı bir hiz­met­tir...

“İş­te bu da­kik sır­rı, se­nin Is­par­ta­lı kar­deş­le­rin bir kıs­mı­nın akıl­la­rı gör­me­se de umumu­nun kes­kin kalp­le­ri gör­müş ki, be­nim gi­bi bir bî­ça­re, gü­nah­kâr bir ada­mın ar­ka­daş­lı­ğı­nı ev­li­ya­ya, bel­ki de eğer bu­lun­say­dı, müç­te­hit­le­re da­hi ter­cih et­ti­ler.

“Bu ha­ki­ka­te bi­naen, bu şeh­re bir ku­tup, bir Gavs-ı Azam gel­se, se­ni on gün­de ve­lâ­yet de­re­ce­si­ne çı­ka­ra­ca­ğım, de­se, sen Ri­sa­le-i Nur’u bı­ra­kıp onun ya­nı­na git­sen, Is­par­ta kah­raman­la­rı­na ar­ka­daş ola­maz­sın...” (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 83)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1912'de Kastamonu'da doğdu. İlim ve takva sahibi bir zattır. Bediüzzaman'a altı yıl hizmet etti. 1943 Denizli, 1948 Afyon'da Bediüzzaman'la birlikte mevkuf bulundu. 1989 yılında Hakk'ın rahmetine kavuştu...

Anadolu'yu aydınlatanlar

Çok şükür bu mübarek topraklarda aziz insanlar hâlâ yaşamaktadırlar. Anadolu'nun her yanında bu maneviyat erlerini görmek ve onları ziyaret etmek, bunalan ruhlara hayat vermektedir. Vatan köşelerini, her gezişimde bu hakikatı kalbimin her zerresiyle duymaktayım.

"Anadolu'yu aydınlatanlar" dün olduğu gibi bugün de aydınlatmaktadırlar. Ümidimiz ve inancımız odur ki, bu maneviyat kandilleri kıyamete kadar nurunu bu şehit topraklarından eksiltmeyeceklerdir. Yüzyılların sinesine yerleşen bu nur çırağları, bu İslâm milletinin karanlık yollarına ışık serpmektedirler.

Bin yıl evvel Anadolu’yu İslâm’a vatan yapan onlardı. Ulu gazilere yol gösteren onlardı. Geçtikleri yerleri mamurelerle donatan onlardı. Kurşun kubbeleri merdiven yaparak Hakka kanat açanlar onlardı. Nurdan minarelerle Allah'ın şanını ilân edenler onlardı.

Onlar, erenler, ermişler, kendilerini Hakka vermişler, bu ülkenin tapusu oldular, yapısı oldular.

1975 ilkbaharında bazı arkadaşlarla, şevk ve sevinç içerisinde memleketimizin zümrüt ormanlarından geçerek bu şehrimize gidiyorduk. Daha evvelki seneler de aynı gaye, aynı maksat için üç defa yine gitmiştik Kastamonu'ya...

Her defasında Nasrullah Camiinin şadırvanlarında abdest alırken, aynı yerde abdest alıp, namaz kılan, sekiz senesini bu menfâda, bu gurbette, bu sürgünde, bu şehirde geçiren asrımızın Üstad'ını düşünürdüm. Yüksek kalesi, sakin cadde ve sokaklarıyla Kastamonu küçük bir Anadolu beldesidir.

Üç Feyzi'den biri: Mehmed Feyzi Pamukçu

Sizlere bu menzilden tanıtmak istediğim mübarek şahsiyet ise, Hacı Mehmed Feyzi Pamukçu Efendi'dir.

Uzun boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi Nur Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman'a gönül veren, ehl-i ilim ehl-i takva bir zattır.

Nur manzumesinde Ahmedler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır, Tahiriler vardır, Feyziler vardır. Bu Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi'dir.

Ahmet Feyzi Kul.
Hasan Feyzi Yüreğil.
Mehmet Feyzi Pamukçu.

1912 yılında Kastamonu'da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943'de Denizli, l948'de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad'ı ile birlikte bulunmuştu.

"Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet Adına Verdiği Kararlar-Ehl-i Vukuf Raporları ismi altında 1962 senesinde Avukat Bekir Berk'in neşrettiği kitabın 'Kaziye-i Muhakeme Denizli Ağır Ceza Mahkemesi' başlığı altında verilen bir beraat kararında kimliği şöyle takdim ediliyordu.

"Kastamonu Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943'den beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu."

Kendilerini muhtelif tarihlerdeki ziyaretlerimin sonuncusu 13 Nisan 1975 tarihinde olmuştu. Bediüzzaman'la olan beraberliğinin hatıralarını mezkûr tarihin gecesinde geç saatlere kadar anlatmıştı. Bu notlara göre muhterem Mehmed Feyzi Pamukçu hatıralarını şöyle anlatmaya başlamıştı:

Beni Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu.

"İlk defa 1937 senesinde İstanbul'da Kastamonulu bir adam 'Kastamonu'ya bir hoca geldi' diye Üstad'dan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu'ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı tanımak şerefine erdim. Beni Nurlara celbeden Otuz İkinci Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü'n-Nurî'yi vermişti. Otuz İkinci Söz'ü okuduğum zaman yattığımda bir rüya görmüştüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, alakaranlık. Kalabalık insanlar. Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad'la beraber tevkif edilip Denizli'ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi'deki Üstad'ın abası rüyadaki aynı aba idi...

"Üstad'ın bir kerametini gözlerimle gördüm"

"Denizli hapishanesinde mahkemeye gidip gelişlerimizi hatırladım. İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad'la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad Fatiha diyerek okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstad'a baktım. Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı. Bunu Üstad'ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim."

"Üstad, herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi"

"Üstad kimini medh ü sena ile kimini takdirle, kimini de takbihle idare etmişti. İşte bu idarecilik bir kemal alâmetidir. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi.

"İkinci Cihan Harbinde İstanbul'da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih'te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra orada kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

"Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said'i bilir. Yeni Said'in kardaşı Feyzi'yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!.. "

Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı, kendi hattıydı.

"Üstad Fevzi'yi Feyzi yapmıştı"

"Üstad'la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülasaten şöyledir:

"Eskiden ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, 'Mehmet Feyzi olsun' dedi ve öyle oldu.

"Üstad, dağda hastalanmıştı"

"Bir gün dışarıdan bir kadın, 'Hoca Efendi seni çağırıyor.' diye bana bildiriyordu. Uykudan kalkarak kapıya baktığımda kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp evine gittim. Fakat evde kimsecikler yoktu. Arkadaşlarla dağa gitmiş. Ben de dağa gittim. Üstad beni görünce, 'Nereden çıktın sen?' dedi. Ben de 'Siz çağırtmışsınız' dedim. 'Hayır ben çağırtmadım', dedi. Dağda hastalanmıştı. Ata binerek eve getirdik.

"Yolda atın üzerinde bile Risale tashih ederdi"

"Mektupları ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim, bazan da kendi ağzından yazardım. Atla dağa giderken yolda bile boş durmazdı. Siyah bir atı vardı, hayvanın üzerinde eserler tashih edeceği zaman dizginini tutmadığımız halde at kendiliğinden dururdu.

"Kırda namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki camus geldi. İki-üç metre kadar yaklaştılar. Ben kortum ve telaşlandım. Namazdan sonra Üstad bana: 'Senin telaşın benim namazımı da teşviş etti' dedi."

Üstad Bediüzzaman'la bulunduğu günleri hasretle anan Mehmed Feyzi Efendi, hatıralarını anlatırken dertleniyor:

"Demler o demler, zaman o zaman idi..." diyerek, Bediüzzaman'la geçen mesut zamanlarını hasret hisleriyle anıyordu.

"Arabî-Türkî kendi eserlerinin tamamını Üstad'a okudum"

"Arabî ve Türkî kendi eserleri olan Risale-i Nurların tamamını kendisine baştan sona okudum. İşte ben bununla iftihar ederim.

"Asiye Hanım (Mülazımoğlu), dedesi Küçük Aşık'ın Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur.

"Nurları köşe bucak saklardık. Beşinci Şua'yı kömürlerin içine saklamıştık. Tevhid Risalesinin ilk müsveddesini ise Vali Avni Doğan aldı.

"Üstad'a en ziyade Avni Doğan eziyet ederdi"

"Üstad'a en ziyade sıkıntı veren Avni Doğan'dı. Vali Mithat onun kadar eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında kâtipmiş. Üstad'ı o zamanlardan tanıyordu. Belediye Reisinin evinde Üstad'la görüşmek istedi, fakat Üstad görüşmeyi kabul etmedi.

"Feyzi, Kaza-i İlâhidir"

"Denizli hapsinden sonra, yeşille beyaz karışımı bir sarık sarmıştı. Pencereden bana şöyle seslenmişti :

"Feyzi kaza-i İlâhidir..."

"Kastamonu'dan ayrılırken müddeiumumilikte (savcılıkta) ikindi namazını kılarak çıkmıştı. Giderken 'Allah’a ısmarladık' diye başlayan bir mektup yazmıştı.

"Polis müdürü, Şükrü Bey diye bir zattı. Mithat Altıok on dokuz gün ifadem alınırken yanımda bulundu. İfadem alınırken Üstad'ı kastederek, 'Akşam evinde kırk baklava tepsisi vardı' diyorlardı. Ben de 'Yalan söylemeyin' diye cevap verdim.

"Bir yerde şöyle bir not bulmuşlardı: 'İstanbul'dan kitap geldi, kerameti gözüktü!' Bu kitapları kim getirdi diye çok sorup sıkıştırdılar.

"Bir akşam başkomiser gelip beni çağırdı. 'Ne yaptınız?' diye sordu.
'Ne yapacağız? Yatsı namazını kıldık...'
"Kim geldi?'
"Bilmiyorum, karanlıktı' diye cevap verdim.
"Ezanı kim okudu?'
"Ben okudum.'

"Bu ifadelerden sonra, rahmetli Emin Bey'e söyledim: 'Ben böyle dedim, şayet sana da sorarlarsa sen de böyle, söyle.' dedim.

"Arapça mı okudun?' diye sordular. 'Evet' demiştim. 'Bunun suçu yoktur. Kendi evimde, kapalı yerde istediğim şekilde okurum.'

"Emin Bey ne sordularsa hepsini 'biliyorum', diye cevap vermiş. Emin Bey'i, 'Yalan söylüyorsun' diye tokatlamışlar.

"Çaycı Emin'in büyük bir ihlas ve sadakatı vardı"

"Çaycı Emin Bey, ümmî olduğu halde öyle bir sadakat gösterdi ki kemal-i ihlâs sahibiydi. Yüksek bir meziyeti vardı... Benden üstündü.

"İfadelerimiz alınırken kamış kalemle, demir uçlarla çeşitli yazılar yazdırdılar. Tâ ki ellerindeki kitapları kimin yazdığını tesbit edebilmek için... Vali Avni Doğan, alıp götürdüğü Risalenin aslını bir daha vermedi. Dosyamızın kalınlığı yerden bir sandalye yüksekliğinde olmuştu.

"Üstad istidasını geri almıştı"

"Denizli'de Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey (Balaban) kademe kademe anfi gibi sıralar yaptırmıştı. Üstad hastalığını ileri sürerek 'mahkemeye gelemeyeceğim' diye istida vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce 'İstidamı reddediyorum!' dedi. Reis: 'Ey Said Efendi, istidayı geri mi alıyorsun?' diye tebessümle mukabele etti.

"Bir celsede müddeiumumi Üstad'ın oturuşuna itiraz etti. 'Mahkemenin nizamını bozuyor.' dedi. Ali Rıza Efendi ise, 'Doğru oturunuz' deyince; Üstad 'Hastayım' diye cevap verdi. Reis, müddeiumumiye dönerek: 'Hastaymış ne yapalım?' dedi. Sonra da 'Siz gidin istirahat edin' diye bir gardiyanla Üstad'ı gönderdiler.

"Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi mektebe çevirdiler"

"Denizli'de, müddeiumuminin muavini adliye vekiline telgraf çekmiş: 'Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi bir mektebe çevirdiler!' diye. Üstad, 'Hapishanenin mektep olmasından memnun olunsun' diyordu.

Beylerbeyi Süleyman hapisten nasıl kaçmıştı?

"Hapishanede Beylerbeyli Süleyman Hünkar ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı. Süleyman: 'Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım' diyordu. Üstada, 'Hoca ammi' diye hitap ederdi. Daha sonraki senelerde (1948) biz Afyon hapsindeyken Süleyman hapisten kaçarak Kastamonu'ya Sadık Bey'in yanına gelmiş, bizleri aramış sormuş. Sadık Bey, 'Nasıl kaçtın?' deyince: 'Üstad'ın Esmâ-yı Hüsnâ manzumesini Feyzi Efendi yazmıştı, onu muska yaparak kaçtım!' diye cevap vermiş.

İdamlıklar nurlarla imanlarını kurtarmışlardı

"Hapishanede mahkûmlar bize dualar yazdırmak istiyorlardı. Delâil-i Şerifi yazmıştım. Ağır cezalılardan İbrahim bunu muska yaparak kaçmak istiyordu. Ben de 'Böyle şeylerle kaçılmaz. Eğer kaçılsaydı biz kendimiz kaçarız!' diye latife yollu cevap vermiştim. Daha sonra İbrahim'i idam ettiler. Bir çok mahkûmları kötü vaziyetten kurtarmıştık. Pislikten, kötü hayattan Kur'ân okuyarak, Nurları okuyarak kurtuldular.

"Bazılarını Kur'ân okurken, bazılarını tesbihat yaparken, bazılarını ise namazdan alıp götürdüler, idam ettiler. Kumardan ve diğer fenalıklardan alıp götürselerdi, ne olurdu biçarelerin hali?"

"Üstad 'Yeni yazı ile Risaleleri yazın.' deyince, bazıları itiraz ettiler. Sadık Bey ise, sadakatle, 'Üstad ne derse o olsun' diyordu.

"Nurcu ismini ilk defa Afyon'da duydum"

"Denizli'den sonra ise, l948 senesinde Üstad'la birlikte ilk defa bizi Afyon hapishanesine gönderdiler. Gece vakti tevkif ettiler. O zamana karşı Nurcu ismini duymamıştım. İlk defa "Nurcu" tabirini Afyon'da duydum.

"Afyon'da hepimizi bir nezaret odasına koymuşlardı. Üstad bizleri, talebelerine göstererek: 'Bu on Said kadar hizmet etmiştir. Şu yüz Said kadar hizmet etmiştir!' diye iltifat ediyordu."

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...