MUSTAFA CAHİD TÜRKMENOĞLU

1930 İS­TAN­BUL do­ğum­lu Mus­ta­fa Ca­hit Türk­me­noğ­lu Ağa­bey, Ankara Hu­kuk Fa­kül­te­si me­zunu­dur. Mus­ta­fa Türk­me­noğ­lu, Atıf Ural, Said Öz­de­mir, M. Emin Bi­rin­ci, Ah­met Kal­gay Ural ve diğerleri… Bu ağa­bey­lerimiz Risal-i Nur eserlerini, 1956 se­ne­sin­den iti­ba­ren, An­ka­ra’da ye­ni harfler­le mat­ba­a­da ilk de­fa ta­bet­me şe­re­fi­ne maz­har ol­muş fe­dai­lerdir...

“Ri­sa­le-i Nur, te­li­fin­den 20 se­ne son­ra tek­sir ma­ki­ne­siy­le neş­re­dil­miş ve 35 se­ne son­ra da mat­ba­a­lar­da ba­sıl­ma­ya baş­lan­mış­tır. İnş­aal­lah bir za­man ge­le­cek, Ri­sa­le-i Nur Kül­li­ya­tı al­tın­la ya­zı­la­cak ve rad­yo di­liy­le muh­te­lif li­san­lar­da oku­na­cak ve ze­min yü­zü­nü ge­niş bir ders­ha­ne-i Nu­ri­ye­ye çe­vi­re­cek­tir.” (Ta­rih­çe-i Ha­yat, 163)

Türk­me­noğ­lu Ağa­be­yi ilk de­fa 1969 se­ne­sin­de An­ka­ra’da ta­le­be­lik yıl­la­rı­mı­zın baş­la­dı­ğı sı­ra­da ta­nı­dım. O sırada Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğı’nda Öz­lük İş­le­ri Mü­dü­rü idi. He­men her ak­şam ders­le­re iş­ti­rak eder, hu­su­san Üs­tad’ımı­zın şah­si­ye­tiy­le alâ­ka­lı mek­tup­lar­dan okur­du. Gü­zel hi­ta­be­si ve ken­di­ne has coş­ku­lu oku­ma usu­lü­y­le ders­le­ri çok ho­şu­mu­za gi­der­di. Za­ten ken­di­le­ri her za­man ne­şe­li ve es­pri­li idi. 1969’da Bay­ram Ağa­be­yi­mi­zin de bu­lun­du­ğu Mal­tepe ders­ha­ne­si bas­kı­nın­da Türk­me­noğ­lu Ağa­bey de var­dı, ora­da bi­le po­lis­ler­le şa­ka­laş­tı­ğı­na şa­hit ol­muş­tum... Po­lis Ab­dül­ka­dir’e[1] “Ben çok yat­tım, be­ni gö­tür­me­yin ar­tık” şek­lin­de es­priler yap­mış­tı, öy­le de ol­muş­tu.

Mustafa Türkmenoğlu’nun ha­ya­tı kah­ra­man­lık­lar­la do­lu­dur. Top­lam 54 ay ile, en çok ha­pis ya­tan Nur ta­le­be­si­dir… 1971 ih­ti­lâ­lin­den son­ra rad­yo sık sık “İz­mir Sı­kıy­ö­ne­tim Mah­ke­me­si­nin Bekir Berk ve ar­ka­daş­la­rı­nın da­va­sı” ile “An­ka­ra Sı­kıy­ö­ne­tim Mah­ke­me­si­nin Ca­hit Türk­me­noğlu ve ar­ka­daş­la­rı­nın da­va­sı” di­ye ta­raf­lı ha­ber­ler ve­rir­di. Beş ke­re ha­pis... Hiç ne­fes al­dır­madan, âde­ta mem­le­ke­tin bir bu ta­ra­fın­da, bir öbür ta­ra­fın­da, zin­dan­dan zin­da­na do­laş­tı­rıl­mıştı. Pe­ki şi­kâ­yet­çi mi? Kat’iyen. Hat­ta, “Âhi­re­tim için iyi ol­du!” di­yor kendisi.

Türk­me­noğ­lu Ağa­bey şimdilerde Kon­ya’da ikâ­met et­mek­te­dir. Bi­zi kır­ma­ya­rak so­ru­la­rı­mı­za ce­vap ver­di. Anlattıklarını kaydettik. Bil­has­sa ki­tap­la­rın ilk defa matbaada tab’ı esn­asın­da ya­şa­dı­ğı ina­yet-i İlâhî altında is­tih­da­mı ve Üs­tad’ımı­zın ta­sar­rufu­nun me­rak­la, ib­ret­le oku­na­ca­ğı­nı­ zan­ne­di­yo­rum. Türkmenoğlu Ağabey 12 temmuz 2007 tarihinde Konya’da dar-ı ahirete irtihal eylemiştir.

“Üs­tad Haz­ret­le­riy­le ilk gö­rüş­me­miz”

“Üs­tad, 1952 Genç­lik Reh­be­ri mah­ke­me­si ve­si­le­siy­le İs­tan­bul’a gel­miş­ti. Ben de o ta­rihte hu­kuk fa­kül­te­sin­de ta­le­bey­dim. Bir gün ar­ka­daş­la be­ra­ber Gül­ha­ne Par­kı’nda ders ça­lışmış, tram­vay­la oku­la dö­nü­yor­duk. Tram­vay­da vat­ma­nın ya­nın­da ayak­ta bi­ri­si du­ru­yor­du. Ben daha ön­ce Üs­tad’ı gör­me­miş­tim ve du­y­ma­mış­tım, ama ar­ka­da­şım ta­nı­yor­muş.

Ba­na, ‘Bak, vat­ma­nın ya­nın­da du­ran zat ev­li­ya­dır, gel eli­ni öpe­lim!’ de­di. Be­nim çocuk­luk­tan be­ri böy­le ev­li­ya zat­la­ra hür­me­tim var­dı, ama öy­le İs­lâ­mî hiz­met fa­lan bil­mi­yor­dum. Tram­vay oku­la yak­la­şır­ken o ar­ka­daş ön­de ben ar­ka­da Üs­tad’a yak­laş­tık. Za­ten bi­niş­ler ar­ka­dan, inişler ön­den­di. Ar­ka­da­şım, Üs­tad’ın eli­ni öp­tü, ben de onun Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri ol­du­ğu­nu bil­me­den eli­ni öp­tüm. Üs­tad, ‘Siz ne­re­de oku­yor­su­nuz?’ di­ye sor­du bi­ze.

Biz de oku­lu gös­tere­rek, ‘Bu­ra­da oku­yo­ruz’ de­dik. Oku­lun bü­yük bir bah­çe­si var­dır. Üs­tad, ‘Be­nim bu­ra­da başım­dan çok ha­di­se­ler geç­ti, ben fi­lan­ca yer­de ka­lı­yo­rum, ge­lin gö­rü­şe­lim’ de­di. Ama o za­man na­sip ol­ma­dı... Bi­rin­ci sı­nıf­tan ikin­ci sı­nı­fa ge­çin­ce, ben ken­di­mi An­ka­ra Hu­kuk Fa­kül­te­si’ne nak­let­tir­dim. Ora­da rah­met­li Atıf Ural’la ta­nış­tık. O da ye­ni ye­ni oku­ma­ya baş­la­mış ri­sa­le­le­ri; o oku­yor, ben din­li­yo­rum....

“Di­ya­net, Ri­sa­le-i Nur­la­rı bas­ma­dı”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri, ri­sa­le­le­ri Di­ya­net’in bas­ma­sı­nı is­ti­yor­du. Onun için bi­ze ha­ber gönder­di, ‘Di­ya­net’in ri­sa­le­le­ri bas­ma­sı için te­şeb­bü­se ge­çin’ de­di. Biz ta­le­be­yiz, Di­ya­net’e pek tesi­ri­miz ol­maz di­ye, rah­met­li Is­par­ta me­bu­su Dr. Tah­sin To­la gö­rev al­dı. Biz onun­la ta­nış­mıştık; zi­ya­re­ti­ne git­tik ve du­ru­mu an­lat­tık. Al­lah rah­met et­sin, çok mü­ba­rek bir zat­tı, çok te­miz bir in­san­dı. Bi­zim önü­mü­ze düş­tü ve Di­ya­net’e ka­dar git­tik. O içe­ri­ye, rei­sin ya­nı­na gir­di, biz dı­şa­rı­da bek­le­dik... Tek­li­fi rei­se yap­mış. Reis de­miş ki: ‘Bi­ze baş­ba­kan emir ver­me­di­ği müddet­çe biz bun­la­rı ba­sa­ma­yız.’ Bu­nun üze­ri­ne rah­met­li Men­de­res’i zi­ya­ret et­tik be­ra­ber, ama biz yi­ne dı­şa­rı­da bek­liyo­ruz. Tah­sin Ağa­bey du­ru­mu Men­de­res’e an­lat­mış. Men­de­res de de­miş ki: ‘Ben si­zi ve­kil tayin et­tim, gi­din Di­ya­net İş­le­ri Baş­ka­nı’na söy­le­yin, bas­sın.’ Biz tek­rar Di­ya­net İş­le­ri Baş­kanı’na git­tik. Yi­ne rah­met­li Tah­sin To­la içe­ri gir­di, fa­kat reis, ‘Ben baş­ba­kan­la ken­dim ko­nuşma­dık­ça ba­sa­mam!’ di­ye­rek ka­bul et­me­miş. Ney­se reis, baş­ba­kan­la gö­rüş­mek için çok uğ­raştı­ğı hal­de mu­vaf­fak ola­mı­yor, en so­nun­da baş­ba­kan­lık müs­te­şa­rı Ah­met Sa­lih Kor’la gö­rü­şüyor. Bu adam zan­nım­ca 33 de­re­ce­li bir ma­son­du. O za­man­lar baş­ba­kan­lık müs­te­şa­rı­nın bakan­lar­dan daha çok sö­zü ge­çer­di... Di­ya­net İş­le­ri Rei­si bu adam­la ko­nu­şu­yor. Müs­te­şar, Üs­tad’ımı­zın is­mi­ni gös­te­re­rek, ‘Bu eser­le­rin ba­sıl­ma­ma­sı için bu isim kâ­fi de­ğil mi?’ di­yor ve ka­bul et­mi­yor. Bu­nun üze­ri­ne reis, Tah­sin Ağa­be­ye ge­le­rek, ‘Bu du­rum­da ben bu eser­le­ri basa­mam’ de­miş. Tah­sin Ağa­bey de bi­ze bil­dir­di, biz de Is­par­ta’da bu­lu­nan Üs­tad’a bil­dir­dik. Üs­tad’dan bi­ze der­hal bir emir gel­di, ‘Bu azim se­vap on­la­ra na­sip ol­ma­ya­cak, der­hal siz ba­sacak­sı­nız!’ de­di.

“Ri­sa­le-i Nur, ye­ni harfler­le ilk ola­rak na­sıl ba­sıl­dı?”

“Eli­miz­de hiç pa­ra yok, mat­ba­a­cı­lık­tan an­la­mı­yo­ruz. Se­ne 1956… Üs­tad’dan bu emir gel­di, ama öy­le bir du­rum var ki, biz­de ne pa­ra var, ne pul var; mat­ba­a­cı­lık hak­kın­da da hiçbir bil­gi­miz yok! Üs­tad’dan da ‘Ri­sa­le­le­ri ba­sın’ di­ye bir emir gel­di. Bu­nun üze­ri­ne biz rahmet­li Atıf’la be­ra­ber bir mek­tup ha­zır­la­dık. Mek­tup öy­le uzun bir şey de­ğil, iki-üç sa­tır­lık bir şey. Mek­tu­bu Ana­do­lu’da­ki kar­deş­le­re gön­de­re­ce­ğiz, ama pos­ta­ha­ney­le gön­der­mek la­zım. Pul için bi­le pa­ra­mız yok, biz de An­ka­ra’ya muh­te­lif ve­si­le­ler­le ge­len kar­deş­ler­le mek­tu­bu gön­deri­yo­ruz... Mek­tup­ta, ‘Biz Bü­yük Söz­ler mec­mu­a­sı­nı ta­be­de­ce­ğiz, fi­ya­tı 25 li­ra­dır; ora­da kaç kişi abo­ne ola­cak­sa pa­ra­sı­nı gön­de­rin, bi­lâ­ha­re ki­tap­la­rı gön­de­re­ce­ğiz’ di­yo­ruz. Ta­biî biz ta­lebe­yiz, eli­miz­de pa­ra ol­mu­yor; za­ten eli­mi­ze üç ku­ruş geç­se bir ku­ru­şu­nu hiz­me­te ayı­rı­yo­ruz, cüz’î de ol­sa kat­kı ol­sun di­ye, ama yet­mi­yor. Ama Üs­tad’ımı­zın da em­ri var... Bu mek­tup­tan son­ra muh­te­lif yer­ler­den bi­ze pa­ra gel­me­ye baş­la­dı. Di­ye­lim ki Kü­tahya’dan iki ki­şi abo­ne ol­muş, bi­ze gön­der­miş­ler. Af­yon’dan üç ki­şi, Ur­fa’dan beş ki­şi gi­bi… Van’da Ha­mit Ku­ral­kan di­ye bir kar­deş var­dı. 1967’de ve­fat et­ti... O za­ma­nın pa­ra­sıy­la, iyi hatır­lı­yo­rum, Zi­ra­at Ban­ka­sı ka­na­lıy­la be­nim adı­ma, 500 li­ra gön­der­miş­ti. Bir de rah­met­li Na­zif Çe­le­bi Ağa­bey de (İne­bo­lu) 500 li­ra ka­dar gön­der­di. Bü­tün ge­len pa­ra­lar­la biz an­cak ba­sı­lacak ki­tap­la­rın ya­rı­sı­nın kâ­ğıt pa­ra­sı­nı ve­re­bi­lir­dik; mat­ba­a­cı­ya ve­ri­le­cek pa­ra yok!

Son­ra Tahsin Ağa­be­yi ala­rak Yıl­dız Mat­ba­a­sı’na git­tik, ‘Ka­ça ba­sar­sı­nız?’ di­ye pa­zar­lık et­tik. Fi­ya­tı­nı unut­tum, ama kâ­ğı­dı­nı biz ver­mek üze­re an­laş­tık...

“Ri­sa­le­ler Os­man­lı­ca’­dan ye­ni Türk­çe­ye na­sıl çev­ril­di?”

“Eli­miz­de­ki ki­tap­lar Os­man­lı­ca, biz bun­la­rı mat­ba­a­ya ver­sek ba­sa­maz­lar, ye­ni harfle­re çe­vir­mek la­zım. Bi­zim bun­la­rı dak­ti­loy­la ye­ni harfle­re çe­vir­me­miz la­zım­dı. Ön­ce Üs­tad’dan bi­ze üç ta­ne Bü­yük Söz­ler gel­di. Bun­la­rın hep­si de biz­zat Üs­tad’ın tash­ihin­den geç­miş­ler­di. Bi­ri­miz Os­man­lı­ca­’dan okur, bi­ri­miz de di­ğer ki­tap­tan ta­kip eder­dik; bir de Hay­ri Ağa­bey di­ye bin­ba­şı­lık­tan ay­rıl­ma bi­ri var­dı, o da dak­ti­loy­la ya­zar­dı... Bi­li­yor­su­nuz, Os­man­lı Türkçesinde bü­yük harf, no­kta, vir­gül yo­ktur. Me­se­la cins isim de, özel isim de kü­çük harfle ya­zı­lır… Ama Latin harfli Türkçe­’de özel isim­ler bü­yük harfle ya­zı­lır. İş­te düz ya­zı­lan o dak­ti­lo ya­zı­sı­nı Atıf’la ben sa­tır­ba­şı, no­kta, vir­gül… ko­ya­rak dü­zel­ti­yor­duk. Bu iş ta­sar­ru­fu­muz­da idi, mat­ba­a­ya da öy­le ta­rif et­tik. Said Öz­de­mir kar­deş ara­mı­za, Söz­ler’in ya­rı­sın­dan son­ra gel­miş­ti. Ba­zı önem­li gör­dü­ğü­müz cüm­le­le­ri ko­yu ve­ya eğik (ita­lik) ya­zıy­la ya­zı­yor­duk. Ya­ni bu da bi­zim ta­sar­ru­fu­muz­la olu­yor­du… Ama esas ve her harf ta­ma­men Üs­tad’ın idi, Üs­tad’ın tash­ihin­den geç­miş­ti. Bu­gün ba­sı­lan ri­sa­le­ler­de bu ko­yu­laş­tı­rı­lan yer­ler de­ğiş­ti­ril­miş ola­bilir… Za­ten biz daha çok ita­lik harf kul­la­nı­yor­duk na­zar-ı dik­ka­ti çek­me­si için... Ka­rış­maz­dı Üs­tad böy­le şey­le­re. O za­man ben no­kta­la­ma­la­rı yan­lış yap­ma­ya­yım di­ye, fa­kül­te­de oku­duğum hal­de im­lâ kı­la­vu­zu al­mış­tım...

“Pa­ra­sız­lık­tan ilk Söz­ler, iki cilt ol­muş­tu…”

“Ni­ha­yet mat­ba­a­ya ver­dik; ama Üs­tad’dan da ha­ber üs­tü­ne ha­ber ge­li­yor bi­ze, ‘Der­hal ba­sa­cak­sı­nız!’ di­ye. Fa­kat biz­de za­ten ace­mi­lik var, pa­ra yok; onun için Bi­rin­ci Söz’den Yir­mi Üçün­cü Söz’e ka­dar olan kıs­mı Yıl­dız Mat­ba­a­sı’na ver­dik, Yir­mi Dör­dün­cü Söz’den iti­ba­ren de Do­ğuş Mat­ba­a­sı’na ver­dik. Ya­ni ilk Söz­ler iki cilt ha­lin­de ba­sıl­mış­tı mec­bu­ren... Do­ğuş Mat­ba­a­sı o za­man­lar An­ka­ra’nın en iyi mat­ba­a­sı idi; rah­met­li Tah­sin Ağa­bey de on­la­ra git­ti gel­di, il­gi­len­di... O in­san­lar bi­raz çe­ki­ne­rek­ten bi­le ol­sa, Şark­lı ol­ma­la­rı ha­se­biy­le ka­bul et­tiler. Fa­kat çok pa­ra is­te­di­ler...

“Üs­tad çok gü­zel ve tash­ih­li ba­sım üze­rin­de çok du­rur­du, çok ehem­mi­yet ve­rir­di. Biz ar­tık bir o mat­ba­a­ya, bir öbü­rü­ne gi­di­yor­duk... Ri­sa­le­ler ön­ce ko­lon ha­lin­de uzun ba­sı­lır, biz de no­kta­sı­nı vir­gü­lü­nü tash­ih eder­dik, ha­ta var mı di­ye... Son­ra sa­y­fa ha­lin­de ba­sıl­ma­sı için kur­şun harfleri di­zer­ler­di. Nu­mu­ne sa­y­fa­la­rı tek­rar tash­ih eder­dik, en son ba­sı­ma gir­me­den her sa­y­fa­yı ye­ni­den dik­kat­le tash­ih eder­dik... Mat­ba­a­lar­da ek­se­ri­yet­le ben du­rur­dum. İlk tash­iha­tı ev­de ya­par­dık, fa­kat bas­kı­dan çı­kan ilk sa­y­fa­yı ha­ta var mı di­ye he­men ba­kar­dık, yan­lış var­sa dur­du­rur­duk bas­kı­yı, ‘Şu­nu dü­zel­tin, ye­ni­den ba­sın’ der­dik.

“Ba­sı­lan bü­tün ri­sa­le­ler Üs­tad’ın tash­ihin­den geç­ti”

“Me­se­la iki for­ma, üç for­ma çık­tı mı Üs­tad’a gi­den­ler­le bun­la­rı gön­de­rir­dik ya­hut bizden bi­ri gi­der­di. Di­ye­lim Er­zu­rum’dan bi­ri gel­di, Üs­tad’a gi­de­cek, onun­la gön­de­rir­dik; za­ten Üs­tad’ımız hiz­met­le alâ­ka­lı ol­ma­yın­ca zi­ya­ret­çi ka­bul et­mez­di, ama o ki­şi for­may­la gi­der­se o for­ma ha­tı­rı için yüz­de 99 ka­bul eder­di Üs­tad...

“Hat­ta iyi ha­tır­la­rım, ben Zü­be­yir Ağa­bey­le An­ka­ra 27 Nu­ma­ra’da 1,5 se­ne­ye ya­kın bera­ber kal­mış­tım. 1960 ih­ti­lâ­lin­de on­la­rı Ur­fa’dan çı­kar­mış­lar­dı. O za­man an­lat­mış­tı: ‘Biz Üs­tad’la kır­la­ra gi­der­dik; Üs­tad ora­da hem te­fek­kür eder, hem de tash­ihat ya­par­dı. Fa­kat bazen ye­ni gel­mi­şiz, or­ta­da hiç­bir şey yok­ken Üs­tad, he­men dön­me­miz la­zım, bi­zi bek­le­yen var, der­di. Biz de he­men dö­ner, ba­ka­rız ki, ka­pı­da bi­ri elin­de bir for­may­la bek­li­yor...

“Üs­tad, ri­sa­ley­le ge­len­le­ri he­men içe­ri alır, açar Os­man­lı­ca ri­sa­le­yi, baş­lar ye­ni ba­sı­lan for­ma­la­rı okut­ma­ya... Ek­se­ri Zü­be­yir Ağa­be­ye oku­tur, ek­sik var mı, at­la­ma var mı di­ye tash­ih eder­miş... Üs­tad tash­ih et­ti­ği for­ma­yı ve­rip ge­ri­ye bi­ze yol­lar­dı. Üs­tad’ın bir tash­iha­tı var­sa o for­ma­yı de­ğiş­ti­rir­dik. Bi­lâis­tisna bü­tün for­ma­lar Üs­tad’ın tash­ihin­den mut­la­ka geç­miş­tir. For­ma­lar ta­mam­la­nın­ca cilt­le­tip ki­tap ha­li­ne ge­ti­rir­dik...

“Üs­tad’ımı­zın sağ­lı­ğın­da bü­tün bü­yük ri­sa­le­ler ba­sıl­dı, biz­zat biz bas­tık Al­lah’ın ina­yetiy­le... Hep­si Üs­tad’ın tash­ihin­den ve tas­vi­bin­den ge­çer, çok dua eder ve mem­nun olur­du. Kü­çük ri­sa­le­le­rin ba­zı­la­rı bü­yük ri­sa­le­le­rin ara­sın­da ba­sı­lır­dı: Kü­çük Söz­ler, Genç­lik Reh­be­ri, Züh­re­tü’n-Nur gi­bi… On­lar da gi­der­di Üs­tad’ın tash­ihi­ne. Üs­tad mat­baa pa­ra­sı­nı ve­rir, tak­dir ve tas­vip eder­di.

“Em­ni­yet el koy­ma­sın di­ye, for­ma­lar ba­sıl­dık­ça biz mat­ba­a­dan ka­çı­rır­dık! Normal­de, ba­sı­lan her şe­yin res­mî yer­le­re ve­ril­me­si la­zım­dır.

“Biz for­ma­la­rı pa­ket­ler­le ka­çı­rır, hep­si bittik­ten, cilt­len­dik­ten son­ra tek­rar mat­ba­a­cı­ya ge­ti­rir, mat­ba­a­cı ka­nu­nen ve­ril­me­si la­zım ge­len yer­le­re İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı’na, Em­ni­yet’e, Mil­lî Kü­tüp­ha­ne’ye vs. ve­rir­di. O şe­kil­de ve­rir­dik ki bas­tık­la­rı va­kit mat­ba­a­da hiç­bir şey bu­la­ma­sın­lar... Bu şe­kil­de 1956 se­ne­sin­de Al­lah’ın ina­yetiy­le mat­ba­a­da bas­ma işi baş­la­mış ol­du. Söz­ler’den son­ra Lem’alar’ı bas­tır­dık, ar­ka­sın­dan Mek­tu­bat’ı... 1959’da bü­tün bü­yük ki­tap­la­rın ba­sı­mı bit­ti...

“Acip bir is­tih­dam ha­di­se­si: ‘Ne hür­ri­ye­ti!’”

“Mat­baa iki-üç kat­lı bir yer­di, en üst kat­ta bi­ze bir oda ver­miş­ler­di. Ama ka­ran­lık bir oda idi, gün­düz bi­le elekt­rik ya­kar­dık! Na­maz­la­rı da ora­da kı­lar­dık. Sa­bah na­ma­zın­dan son­ra doğ­ru mat­ba­a­ya gi­der, ek­se­ri­ya yat­sı na­ma­zı­na ka­dar ça­lı­şır, na­ma­zı ora­da kı­lıp çı­kar­dık. Ye­mek­le­ri de ora­da yer­dik. Ye­mek de­di­ğim de ape­ra­tif, ya­ni zey­tin ek­mek, pey­nir ek­mek gibi… Lo­kan­ta­ya gi­de­cek pa­ra­mız ol­maz­dı.

“Ba­zen ilâ­hi­yat­ta oku­yan ta­le­be­ler ge­lir, tash­iha­ta yar­dım eder­ler­di. On­lar ya­zın ta­ti­le mem­le­ket­le­ri­ne git­ti­ler; bir ar­ka­da­şı­mı­zın da dün­yevî işi çık­tı, evi­ne git­ti; bir ar­ka­daş da üç ay­lar gir­di di­ye mec­bu­ren muh­te­lif yer­le­re va­az et­me­ye git­ti; o za­man ben mat­ba­a­da bir müd­det yal­nız kal­dım. Ger­çi sağ­dan sol­dan yar­dı­ma ge­len­ler olu­yor­du; ama hem ace­mi­ler, hem de faz­la tu­ta­mı­yor­sun ki... İş­ler çok zor­laş­mıştı. Ben de, va­li­de­mi 10-15 gün zi­yaret ede­yim, hem de ar­ka­daş­lar ya­vaş ya­vaş gel­me­ye baş­lar­lar, son­ra hep be­ra­ber de­vam ederiz’ di­ye dü­şün­düm.

“Mat­baa, tren is­tas­yo­nu­na ya­kın­dı, o za­man­lar oto­büs yo­ktu. Fa­kat tam git­me­ye ka­rar ve­ri­yo­rum İs­tan­bul’a, tren is­tas­yo­nu­na gi­der­ken bir kuv­vet be­ni zor­la mat­ba­a­ya çe­vi­ri­yor, bir tür­lü gi­de­mi­yo­rum... Er­te­si gün kat’î gi­de­ce­ğim, di­yo­rum, fa­kat yi­ne yö­nü­mü bir kuv­vet çe­viri­yor. Son­ra dü­şün­düm: ‘Ben ni­ye gi­de­mi­yo­rum aca­ba?’ Bi­rin­ci, ikin­ci, üçün­cü gün ay­nı! Düşü­nü­yo­rum, ‘Ben ni­ye va­li­de­me gi­de­mi­yo­rum. Hal­bu­ki bi­raz kal­sam ne olur, 20 gün geç bit­se ne olur!’ di­ye dü­şü­nü­yo­rum.

“Böy­le bir gün yi­ne o ka­ran­lık oda­da yal­nız ba­şı­ma tash­ihat­la meş­gul iken de­dim: ‘Ya Rab­bi! Ben hür­ri­ye­ti­me sa­hip de­ğil mi­yim? Be­nim hür­ri­ye­tim elim­de de­ğil mi? Ben ni­çin iste­di­ğim ye­re gi­de­mi­yo­rum? Ya Rab­bi! Ben hür­ri­ye­ti­me sa­hip de­ğil mi­yim?’ di­ye oda­nın içinde ken­di ken­di­me ba­ğır­ma­ya baş­la­dım. Bir müd­det geç­ti­ği hal­de yi­ne gi­de­mi­yo­rum, ben de ‘Hür­ri­ye­tim yok mu?’ di­ye hep söy­le­ni­yo­rum; ama ken­di ba­şı­ma­yım, hiç kim­se yok, kim­se du­y­mu­yor... Oda­da­ki ma­sa­lar, san­dal­ye­ler, ka­pı­lar du­yu­yor­du yal­nız!

“Ney­se ar­ka­daş­lar gel­di­ler, ‘Ben de ba­ri şim­di üç-beş gün gi­de­yim, va­li­de­yi zi­ya­ret edeyim’ de­dim. Üs­tad Is­par­ta’da, be­nim mem­le­ke­tim İs­tan­bul Pen­dik... ‘Üs­tad’ı zi­ya­ret ede­yim de öy­le gi­de­yim va­li­de­me’ di­ye dü­şün­düm.

“Is­par­ta’ya git­tim, ar­ka­daş­lar ka­pı­yı aç­tı­lar, Üs­tad ‘gel­sin’ de­miş… Mer­di­ven­ler­den üst ka­ta çı­kı­yo­rum. Mer­di­ven­ler­den çı­kar çık­maz sol ta­raf­ta oda var­dır, ora­sı şim­di mü­ze ol­du. Ar­ka­daş­lar, ‘Sen gir’ de­di­ler. Ben gir­dim, Üs­tad ya­ta­ğın üs­tün­de otur­muş, ar­ka­daş­lar ka­pı­yı açık bı­rak­tı­lar. Üs­tad’ın eli­ni öp­me­ye gi­di­yo­rum ben.

“Üs­tad şöy­le ha­fif­çe doğ­rul­du, ‘Ne hür­ri­ye­ti!’ di­ye şid­det­le ba­ğır­dı ba­na. ‘Ne hür­ri­ye­ti, ne hür­ri­ye­ti!’ Çok şid­det­li ba­ğır­dı ba­na. Ben şa­şır­dım kal­dım... (Türk­me­noğ­lu Ağa­bey bu hadi­se­yi an­la­tırk­en Üs­tad’ımı­zın se­si­ni tak­lit edi­yor, san­ki ay­nı he­ye­ca­nı ya­şı­yor ve biz­le­re de ya­şa­tı­yor­du...) Hal­bu­ki ben ne Üs­tad’ın ya­nın­da ne de hiç kim­se­nin ya­nın­da de­miş­tim; hat­ta ders­ha­ne­de bi­le de­ğil, mat­ba­a­da­ki ka­ran­lık oda­da ken­di ken­di­me de­miş­tim! Ama Üs­tad du­y­muş­tu. Ar­tık na­sıl du­y­muş­tu bil­mi­yo­rum!

“O za­man Üs­tad çok gü­zel bir ders ver­di bi­ze, ha­ya­tım bo­yun­ca unu­ta­mam o der­si. Elini öp­tüm, ya­nı­na otur­dum. Di­ğer kardeş­ler de gel­di. Çok net bir şe­kil­de, ‘Kar­de­şim!’ de­di, ‘Öy­le kim­se­ler gel­miş ki Kur’an’ın bir tek har­fi­nin ma­na­sı­na ken­di­ni fe­da et­miş. Bi­ze ne oluyor ki, şim­di Kur’an’ın bü­tü­nü­ne taar­ruz var, biz ni­çin ken­di­mi­zi fe­da et­me­ye­lim?’ Biz hiç ses çı­kar­ma­dan öy­le­ce din­le­dik, son­ra ‘Hay­di dön’ de­di ba­na. Ben de İs­tan­bul’a fa­lan git­me­den doğ­ru tek­rar An­ka­ra’ya dön­düm. Va­li­de­ye gi­de­me­miş­tim. Va­li­dem yaş­lıy­dı, ben ye­din­ci ço­cuğu idim, dört se­ne zi­ya­re­ti­ne gi­de­me­miş­tim. Di­le ko­lay, dört se­ne...

“Ta­rih­çe-i Ha­yat’ta­ki fo­toğ­raf­lar na­sıl ba­sıl­dı?”

“Ta­rih­çe-i Ha­yat ba­sı­lır­ken Said (Öz­de­mir) kar­de­şe Ab­dül­ka­dir Ba­dıl­lı’dan bir fo­toğ­raf gel­di, Said kar­deş de mat­ba­a­da ek­se­ri ben bu­lun­du­ğum­dan fo­toğ­ra­fı ba­na ver­di, ‘Bu fo­toğ­ra­fı ki­ta­ba koy’ de­di. Ta­mam, de­dik ve il­gi­li bir ye­re ki­ta­ba koy­dum. O for­ma­yı da Üs­tad’a ben götür­düm.

“Üs­tad’la bu Ta­rih­çe’yi tash­ih ede­rek okur­ken o sa­y­fa­ya gel­dik. Üs­tad fo­toğ­ra­fa bak­tı bak­tı, ‘Bu Said de­ğil!’ de­di. Me­ğer­se o fo­toğ­raf Üs­tad’a ait de­ğil­miş… Ba­dıl­lı, Üs­tad’a ait di­ye res­mi bi­rin­den al­mış, Said Öz­de­mir’e gön­der­miş. O da, ‘Üs­tad’ın res­mi­dir, bas’ di­ye ba­na ver­di. Ya­ni hiç­bi­ri­miz­de ka­ba­hat yok...

“‘Ey­vah, yan­lış bas­mı­şız!’ de­yip ben he­men An­ka­ra’ya dön­düm ve o for­ma­la­rın iki sayfa­sı­nı ki­tap­lar­dan çı­kart­tık, Üs­tad’ın esas res­mi­ni koy­duk. As­lın­da ilk bas­kı­lar­da fo­toğ­raf koya­ma­dık, çün­kü ba­zı yer­ler­den ‘Caiz de­ğil, ha­dis var’ di­ye ten­kit ge­li­yor­du. Fa­kat gön­lü­müz de bas­mak is­ti­yor­du. Onun için ba­zı boy fo­toğ­raf­la­rı­nı ku­şe kâ­ğı­dı­na bas­tık, fa­kat ki­ta­ba ilâ­ve et­me­dik. Bu se­fer ki­ta­bı Meh­met Emin Bi­rin­ci gö­tür­dü Üs­tad’a. Üs­tad ki­ta­bı ka­rış­tı­rır­ken, ‘Bu­ra­da Said’in re­sim­le­ri ola­cak­tı’ de­miş. He­men kû­şe kâ­ğı­da ba­sıl­mış ve ki­tap­ta­ki yer­le­ri belir­len­miş fo­toğ­raf­la­rı ara­la­ra ko­yu­ver­miş­ler… Üs­tad hiç ses çı­kar­ma­mış, yal­nız kur­şun ka­lemle fo­toğ­raf­la­rın boy­nu­na çiz­gi­ler çek­miş. Ta­biî biz çiz­gi çek­me­den öy­le­ce da­ğıt­tık ki­tap­la­rı...

“1958 An­ka­ra mah­ke­me­si na­sıl baş­la­dı?”

“1958’de Na­zil­li’de bir ha­di­se ce­re­yan et­ti: Ders­ha­ne ba­sıl­mış­tı… Ga­ze­te­ler aleyh­te yazdı­lar. Üs­tad’dan bi­ze, Ri­sa­le-i Nur’un ma­hi­ye­ti­ni an­la­tan bir mek­tup gel­di. Na­zil­li ha­di­se­si mü­na­se­be­tiy­le Is­par­ta’dan ge­len bu mek­tu­bu neş­ret­miş­tik. Onu mat­ba­a­da biz bas­tır­mış­tık. Mek­tup­ta ‘Ta­hi­ri, Sun­gur, Bay­ram, Zü­be­yir, Cey­lan, Rüş­tü’ -Rüş­tü is­mi yo­ktu, son­ra­dan ben yaz­dım- al­tı ki­şi­nin is­mi ol­du­ğu için on­la­rı tu­tuk­la­dı­lar. Bi­zi neş­ret­ti­ği­miz için tu­tuk­la­dı­lar, ba­zı­la­rı­nı da tev­zî et­ti­ği için... O za­man 65 gün ka­dar yat­tım An­ka­ra’da...

“Is­par­ta’dan Üs­tad’dan ge­len mek­tup­ta beş ki­şi­nin is­mi var­dı as­lın­da. Rüş­tü Ça­kın Ağa­be­yin is­mi yo­ktu; ama bak­tım mek­tu­bun al­tın­da boş yer var, kim­se­nin ha­be­ri yok­ken Rüş­tü is­mi­ni yaz­dım. Üç, üç alt al­ta al­tı isim si­met­rik ol­muş­tu! Ce­ma­let­tin Ağa­bey­le bu mektup­lar­dan bir mik­tar Üs­tad’a gön­der­miş­tik. Rüş­tü Ağa­bey is­mi­ni gö­rün­ce baş­tan ho­şu­na gitmiş.

“Ben İs­tan­bul’a Ki­raz­lı­mes­cit ders­ha­ne­si­ne ki­tap bı­rak­ma­ya git­miş­tim. Va­li­de­me de uğra­dım. Pen­dik’te­yim, sa­bah er­ken­den ka­pı ça­lın­dı. Bak­tım Meh­met Emin Bi­rin­ci kar­şım­da! Ya­nın­da ba­zı genç­ler var. Ba­na ‘Gi­yin, gi­yin, gi­de­ce­ğiz!’ de­di. Me­ğer ya­nın­da­ki­ler si­vil po­lismiş! Mek­tup yü­zün­den An­ka­ra’da mah­ke­me tu­tuk­la­ma ka­ra­rı ver­miş. Bir ge­ce ya­ta­bil­miş­tim va­li­de­min ya­nın­da; er­te­si gün İs­tan­bul Bi­rin­ci Şu­be’de­yiz… Ora­da vi­ca­hî tu­tuk­la­ma ka­ra­rı­nı ale­ni­ye­te çe­vir­di­ler. Bi­zi apar to­par doğ­ru An­ka­ra’ya ha­pish­ane­ye... İlk de­fa hap­se gi­ri­yo­rum. Bak­tım ka­ran­lık bir ko­ğuş­ta bi­zim ar­ka­daş­lar otur­muş­lar! Bir bak­tım Ta­hi­ri Ağa­bey, Sun­gur Ağa­bey, hep­si ora­da… Bak­tım bir ke­nar­da Rüş­tü Ağa­bey dü­şün­ce­li otur­muş, bek­li­yor. ‘Ah, ben ne yap­tım!’ di­ye dü­şün­düm! Ka­ba­hat­liy­dim, git­tim ya­nı­na, ‘Ağa­bey bu da ge­çer ya­hu!’ de­dim. ‘Türk­me­noğ­lu! Ge­çer ge­çer de de­lip ge­çer…’ de­di. Al­lah rah­met et­sin! O ha­di­se­de 65 gün ka­dar ha­pis­te yat­tık.”

Bu da­va­nın ve­kâ­le­ti­ni Dr. Tah­sin To­la’nın tek­li­fiy­le Av. Be­kir Berk al­mış­tır. Be­kir Ağabe­yin ilk Nur­cu­luk da­va­sı olup, ken­di­si­nin ri­sa­le­le­ri daha iyi ta­nı­ma­sı­na ve­si­le ol­muş, ile­ri­de ala­ca­ğı bin­ler­ce be­ra­atın da bi­rin­ci ba­sa­ma­ğı­nı teş­kil et­miş­tir.

“En çok ha­pis ya­tan be­nim, ama rah­met ol­du!”

“En çok ha­pis ya­tan siz­si­niz her­hal­de?” di­ye sor­duk Türk­me­noğ­lu Ağa­be­ye…Evet, en çok ha­pis ben yat­tım; ama bu be­nim için rah­met ol­du, gü­nah­lar­dan te­miz­lendik inş­aal­lah...” de­di ve sı­ray­la say­dı:

“1958’de An­ka­ra’da 65 gün... 1960’ta Er­zu­rum’da ta­kip edi­li­yor­duk, bi­zi içe­ri al­dı­lar, tam beş ay ya­tır­dı­lar. Son­ra Sa­lih­li… 1967’de Mer­sin’de yat­tım ye­di-se­kiz ay ka­dar... 1971’de ih­ti­lâl­de yi­ne An­ka­ra’da sı­kıy­ö­ne­tim mah­ke­me­si, ‘ye­di se­ne ce­za’ ver­di ba­na (Nur­cu­luk ta­rihin­de en yük­sek ce­za), af çık­tı, 3 se­ne 18 gün yat­tım. Top­lam 54 ay... İnş­aal­lah ke­fa­ret ol­muştur. Al­lah ih­lâ­sı­mı­zı boz­ma­sın!

“Ha­pish­ane­ler­de, ilk za­man­lar­da bi­ze iyi dav­ra­nır­lar­dı. Ama 1971’de bi­zim­le be­ra­ber çok ko­mü­nist de gir­miş­ti. On­lar iyi dav­ran­maz­dı; me­se­la biz na­ma­za dur­du­ğu­muz­da şar­kı­lar söy­ler­ler, gü­rül­tü pa­tır­dı ya­par­lar­dı. Ama biz hiç ka­çır­ma­dan, o gü­rül­tü pa­tır­dı ara­sın­da kılar­dık el­ham­dü­lil­lah… Ba­zen ran­za­nın üs­tün­de kı­lar­dık. O sı­kın­tı­lar olu­yor­du. On­dan ön­ce­ki ha­pis­le­rim­de sol­cu­lar ol­ma­dı­ğın­dan bun­lar ol­ma­dı. Za­ten on­la­ra ri­sa­le oku­yor­duk...

“Üs­tad hiz­me­te za­rar ver­me­yen ha­ta­la­ra gü­ler ge­çer­di”

“Üs­tad 1956-57 se­ne­le­rin­de yap­tı­ğım ilk zi­ya­re­tim­de, ‘Kar­de­şim! Bu za­man­da aza­mî ihlâs, aza­mî sa­da­kat, aza­mî fe­da­kâr­lık, aza­mî dik­kat la­zım’ de­miş­ti. Zü­be­yir Ağa­bey­le be­ra­ber ka­lır­ken, ‘Dik­kat et Türk­me­noğ­lu! Üs­tad bu ders­le­ri her­ke­se ver­mez’ der, be­ni ikaz eder­di. Ta­biî fe­da­kâr­lı­ğı ben ya­pa­ma­dım...

“Üs­tad ba­na Emir­dağ’da 2 bin 500 li­ra pa­ra ver­miş, ‘He­men An­ka­ra’ya mat­ba­a­ya git’ de­miş­ti. Ben Es­ki­şe­hir’e gel­dim, kar­deş­ler il­lâ bir ge­ce kal, de­di­ler, Es­ki­şe­hir’de bir ge­ce kaldım. O za­man­lar Emir­dağ’dan An­ka­ra’ya Es­ki­şe­hir’den gi­di­li­yor­du. Ce­bim­de de Üs­tad’ın para­sı var: 2 bin 500 li­ra... Er­te­si gün Üs­tad da Es­ki­şe­hir’e gel­miş. Ben ‘Dün gör­müş­tüm, ama tek­rar zi­ya­re­ti­ne gi­de­yim’ de­dim ve git­tim. İş­te o za­man Üs­tad ba­na bir to­kat vur­du ilk de­fa... Üs­tad bir gün bi­le hiz­me­tin ge­ri kal­ma­sı­nı is­temez­di, hal­bu­ki ba­na, ‘He­men mat­ba­a­ya dön’ de­miş­ti. Ben işi bir gün ak­sat­mış­tım...

“Üs­tad Haz­ret­le­ri, be­şer ola­rak ya­pı­lan şah­sî ha­ta­la­ra hiç ehem­mi­yet ver­mez­di, hiz­me­te za­rar ver­me­yen ha­ta­la­ra gü­ler ge­çer­di me­se­la; ama hiz­met­le alâ­ka­lı ha­ta­la­rı is­temez, mü­saade et­mez­di...

“Sen be­nim di­lim ol”

“Bir gün Üs­tad’ı zi­ya­ret et­tim. Üs­tad da ba­na, ‘Fa­la­na fi­la­na se­lâm söy­le’ de­di. Ben, ‘Ta­mam Üs­tad’ım’ de­dim ve ay­rıl­dım. Gel­dim, ders­ha­ne­de ye­di-se­kiz ki­şi var o an­da; fa­kat ora­da baş­ka bir kar­deş daha var, ama Üs­tad onun is­mi­ni zik­ret­me­miş­ti. Sı­ray­la hep­si­ne isim isim ‘Üs­tad’ın sa­na da se­lâ­mı var’ der­ken, sı­ra o kar­de­şe gel­di. Kar­de­şi at­la­sam ol­ma­ya­cak.

Onun için ona da ‘Üs­tad’ın sa­na da se­lâ­mı var’ de­dim. Ama son­ra­dan ben ni­çin böy­le yap­tım, di­ye üzü­lü­yor­dum...

“Ney­se son­ra bir gün yi­ne Üs­tad’a git­tim. Üs­tad hiç­bir şey söy­le­me­di­ğim hal­de, be­nim sı­kın­tı­mı an­la­mış gi­bi, ‘Sen be­nim di­lim ol’ de­di. Bu ke­ra­met­le ra­hat­la­mış­tım, Üs­tad ya­lan­cılık du­ru­mun­dan be­ni kur­tar­mış­tı... Ar­tık ben Üs­tad’ın di­li gi­bi ra­hat ra­hat her­ke­se, ya­lan kor­ku­su ol­ma­dan, ‘Üs­tad’ın sa­na se­lâ­mı var’ di­ye­bi­li­yor­dum.

“Üs­tad du­a­sıy­la ça­lış­tır­dı bi­zi!”

“Her za­man söy­le­rim: Na­sıl bir mer­ke­be yük­ler­sin, son­ra vu­rur­sun kam­çı­yı, mec­bu­ren ça­lı­şır; onun gi­bi, Ce­nab-ı Hak bi­zi is­tih­dam et­ti, lut­fet­ti, bi­zi ça­lış­tır­dı...

Yok­sa is­te­ği­miz­le, he­le o za­man­lar­da pek ya­pı­la­bi­le­cek iş de­ğil­di ya­ni... Onun için kim­se ken­di­ne, ‘Ben yap­tım, ben et­tim!’ di­ye pay çı­kar­ma­sın... Üs­tad du­a­sıy­la zor­la ça­lış­tır­dı bi­zi! Genç­lik var, ne­fis var! Dört se­ne in­san bir ye­re git­mez­se ne­fis bu­nu is­temez. Ama hiç­bir ye­re gi­de­mi­yor­duk, An­kara’dan bir ye­re kı­pır­da­ya­mı­yor­duk. Bir tek Üs­tad’a zi­ya­re­te gi­de­bi­li­yor­duk, o da hiz­met­le alâka­lı olur­sa... Ce­nab-ı Hak ih­lâs­tan ayır­ma­sın ve ‘ta­le­be-i ulûm’ sı­fa­tıy­la ru­hu­mu­zu kab­zet­sin! Âmin...”

[1] Polis Abdülkadir: Üstad’ımızın Ankara’ya girmemesi için Menderes’in emriyle ricaya gelen, Üstad’ımızın da başına vura vura: “Senin hatırın için dönüyorum” dediği polis…

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1930 Aralık ayında doğdu. Kur'ân hakikatları olan Nur Risalelerine hizmet ettiği için çok çileler çeken bir hakikat kahramanıdır.

1957-1977 yılları arasında Risale-i Nurları okuduğu ve neşrinde bulunduğu için; Erzurum, Ankara ve Salihli hapishanelerinde, 'Medrese-i Yusufiye' mânâsında çileler çekmişti. (Bu konuda) Avukat Bekir Berk'in ilk Nur davası olan Ankara Mahkemesinin zabıtlarında şunları okumaktayız:

"Mustafa Cahid Türkmenoğlu. Babası Mehmed Ali, annesi Saadet, (Aralık 1930) doğumlu. İstanbul-Kartal-Pendik 156'da kayıtlı. Ankara Turgut Reis Mahallesi Çamlıca sokak 27/3'e mukim. Hukuk mezunu, stajyer hâkim."

Nur kervanının bu bahtiyar siması Mustafa Cahid Türkmenoğlu'nu 1975-1976'larda dinleyerek, sadece bir-iki sayfacık tesbit ettim. Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz, Nur hizmetinin yolunda, belki de, Üstad Bediüzzaman'ı on defa ziyaret edip görüşerek, ellerin öpüp dualarını almıştır. Yazdığı Nur Risalelerine Bediüzzaman kendi el yazılariyle Türkmenoğlu'na dualar yazmıştı. Ama din düşmanlarının Nur Talebelerini çeşitli yalanlarla, çeşitli iftiralarla zindanlara atmak için, tutup tutup, yakalayıp götürdüklerinde Üstad'ın davasının yazılı defterleri muhafaza etmek mümkün olmamıştır.

Üstad Bediüzzaman'la ilk defa Gülhane Parkı-Beyazıt arasında tıramvayda, henüz hukuk talebesi olduğu gencecik günlerde görüşen Türkmenoğlu, bu ziyaretten beş yıl sonra 1957 senesinin son aylarında Isparta'da Üstad Bediüzzaman'a gittiği zaman yarım saat kadar görüşebilmişti.

Türkmenoğlu, Üstad Bediüzzaman'ı bir başka ziyaretindeki bir hatırasını ise şöyle anlatıyordu:

"Bir gün Yirmi Üçüncü Söz'deki temsilde bulunan tünel meselesini okurken Üstad: 'Kardeşim, bu hayal değil, hakikattır.' diye buyurdu. Ben de tam o esnada içimden aynı meseleyi düşünüyordum. Benim düşündüğüm meseleye ben sormadan cevap vermişti."

Üstad Bediüzzaman'ı son ziyaretlerinde, vefatından birkaç ay evvel, o zamanlar Ankara Tıp Fakültesinde okuyan kardeşi Macid Türkmenoğlu'nun namaz kılmadığını üzülerek düşünüyor. Bu kalbî düşünce ve üzüntüye karşı Bediüzzaman: 'Kardeşim merak etme! O namazını kılacak!' diyerek bu manevî suale, maddî cevap veriyor. O senenin yani 1960'ın Ramazan'ında Dr. Macid Türkmenoğlu namazlarını hiç geçirmeden kılmaya başlıyordu.

Bu on beş-yirmi satırlık giriş yazısından sonra Mustafa Cahid Türkmenoğlu Ağabeyimin bizzat kendisi kaleme alarak, göndermek lütfunda bulunduğu yaşadığı hatıraları geliniz birlikte okuyalım:

"Gel, bu zatın elini öpelim"

"Müteaddit defa ısrar ile Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur ile ilgili olarak hatıralarımı yazmamı rica eden kıymetli kardeşlerimin hatıraları için, aşağıdaki satırları yazmak mecburiyeti bende hâsıl oldu.

"Hatıraları yazarken nefsime değil bir pay çıkarmak, belki nefsim hiç istemediği halde nasıl bu hizmette senelerce istihdam edildiğini belirtmek içindir.

"1952 senesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfındaydım. Konyalı Saffet isminde bir arkadaşımla (Bu arkadaşı o tarihten otuz beş sene sonra 1988'lerde Konya'da Mustafa Demirci'nin dükkanında bana 'Sana Üstadı tanıtan arkadaşını göstereceğim' diyerek Saffet'i dükkâna getirip görmek mümkün oldu) şimdiki Gülhane parkında biraz ders çalışmış ve fakülteye dönmek üzere tramvaya binmiştik.

"Hukuk Fakültesine yaklaşırken yanımdaki arkadaşım bana; 'Vatmanın yanında ayakta duran zatı tanıyor musun?' diye sordu. Ben de, 'Hiç böyle birini görmedim ve tanımıyorum' dedim. Arkadaş bana, 'Gel bu zatın elini öpelim, bu zat büyük bir evliyadır' dedi. O sırada tramvay Beyazıt meydanına gidiyordu.

"Arkadaşım Saffet yerinden kalktı, arkasından ben kalktım. Tramvayda vatmanın yanında ayakta duran zatın elini öptük. O zat bize, 'Siz nerede okuyorsunuz?' dedi. Üniversitenin büyük kapısını göstererek; 'Burada okuyoruz' dedik.

"Sonradan Bediüzzaman Said Nursi olduğunu öğrendiğim zat bize, 'Ben Fatih'te kalıyorum, gelin görüşelim' dedi. Biz de 'Peki' diyerek tramvaydan indik.

"Bir kandil günü ziyareti"

"Birkaç gün sonra mübarek bir kandil günü Saffet'le beraber oruçlu olduğumuz halde bizi davet eden zatın ziyaretine gittik, biraz araştırdıktan sonra oteli bulduk. Bediüzzaman üst katta kalıyordu. Biz otele girdik, merdiven başında bir masa ve masanın etrafında, sandalye üzerinde birkaç kişi oturuyordu. Ben arkadaşımla merdivenden çıkacağımız sırada, merdiven başında sandalyede oturanlar bize, nereye ve kime gideceğimizi sordular. Biz de, 'Burada kalan bir zat bize görüşelim diye davet etti. Onu görmeye geldik' dedik. Onlar bize, 'Hüviyetinizi verin, öyle çıkın' dediler.

"Biz hüviyetimizi vermeyi reddettik. 'Öyleyse yukarı çıkamazsınız' dediler. O sırada askeri lisede okuduğu giysisinden belli bir delikanlı birden yukarıya çıkmaya başladı. Ben merdiven başındakilere, 'Bakın o genç hüviyetini vermeden çıktı, biz de çıkacağız' dedim. Israrlı talebimiz karşısında 'Haydi siz de çıkın' dediler.

"İkimiz o sırada birkaç kişinin girip-çıktığı bir odaya girdik. Odada bulunan iki genç bize sarılıp 'Hoşgeldiniz' dediler. Odada bulunan gençlerle biraz sohbetten sonra geliş sebebimizi söyleyerek bizleri evliya olarak bildiğimiz zatla görüştürmelerini istedik. Orada bulunan gençler, o gecenin kandil olması münasebeti ile kimseye kabul edemeyeceklerini söylediler. Biz oradakilere 'Bizi kendisi çağırdı, onun için geldik, Siz kendilerine sorun, şayet kabul etmeyecek olursa gideriz' dedik. Onlar Bediüzzaman Hazretlerine sordular. Yorgun olduğundan kabul edemeyeceğini söylemiş. Bize söylediler. Biz de otelden ayrılıp okulumuza döndük.

"Ankara'da Atıf'la tanışmam"

"1952 Ekim ayında ben İstanbul Hukuk Fakültesinden kaydımı alıp Ankara Hukuk Fakültesine naklimi yaptırdım ve fakültenin arkasında bulunan Hukuk Yurduna yerleştim.

"Yurda yerleştikten kısa bir müddet sonra namaza başladım. Yurttaki mescitte namaz kılmaya gittiğimde rahmetli Atıf Ural ile tanıştım. Fakültede de sınıf arkadaşım olan Atıf ile sık sık görüşmeye başladım. Atıf'ın fakülte karşısında bulunan ve kaldığı yere gittiğimde onu, ekseri Kur'ân yazısı çalışırken görürdüm.

"Yurttaki mescide gittiğimde Atıf ile bir-iki arkadaştan Kur'ân tefsiri olan Risale-i Nur eserlerini işittim. Kısa bir müddet sonra Risale-i Nur'un mahiyetini öğrenmek için yeni yazı Gençlik Rehberi'ni istedim ve aldım. Biraz okudum ve hiçbir şey anlamadım. Gençlik Rehberi'ni iade ettim. Birkaç ay sonra aynı kitabı tekrar istedim ve okumaya başladım. Bir şeyler anlamaya başladım. O sırada Atıf Ural, Cebeci'nin yukarı taraflarında bir odalı kerpiç yapılı müstakil bir eve taşındı. Ben her gün onun yanına gitmeye başladım. Risale-i Nurları çok güzel okuyordu, artık Risaleleri anlamaya başlamıştım.

"Ankara'da ilk basılan kitaplar"

"1955 yılının ortalarında Atıf'la beraber Mamak'ta ev kiraladık ve beraber kalmaya başladık. Aynı zamanda evi dersane olarak kullanıyorduk. Haftada bir gün ders yapıyorduk. O sıralarda Atıf'ın ağabeyi bize bir teksir makinesi aldı. Bazı lahikaları teksir ettik. Bu arada ilk defa dosya büyüklüğündeki kağıtlara teksirle Haşir Risaleleri'ni bastık, akabinde teksir makinası ile Telviat-ı Tis'a ve bazı mektupları bastık.

"Teksir makinesi ile baskı zor oluyordu. Bir gün Atıf'la bazı küçük risaleleri matbaada basmaya karar verdik. O sırada Mamak'tan çıkıp Ulucanlarda tek odalı bir ev kiraladık. Orada mabaada İhlas Risalesi'ni bastık. Bastığımız İhlas Risalesi'nden bir kısmını Isparta'ya gönderdik.

"Bir müddet sonra Hüsrev Ağabey'den bir mektup aldık. Mektubun içinde bastığımız kitaptaki yanlışlıkları gösteren yanlış-doğru cetveli ile bir de küçük kağıt vardı. "Kâğıtta, kitaptaki yanlışların düzeltmeden kimseye verilmemesi yazıyordu. Bunun üzerine Hüsrev Ağabeyin gönderdiği yanlış-doğru cetvelini çoğaltıp kitap gönderdiğimiz yerlere yanlış-doğru cetveli gönderdik ve içine bir pusula ilave edip 'Kitaptaki yanlışları düzeltmeden kimseye vermeyiniz' diye yazdık.

"İhlâs'ı bastıktan sonra akabinde Uhuvvet, İktisat, Ramazan Risaleleri'ni birleştirip matbaada bastık. Bu risalede yalnız iki harf hatası çıktı. İhlâs Risalesi'nin fiyatı 40 kuruş; Uhuvvet, iktisat ve Ramazan Risaleleri'nin fiyatı 100 kuruştu.

"Bu kitapları bastıktan kısa bir süre sonra Isparta'dan bir mektup geldi. Büyük Sözler kitabının Diyanetçe basılması için teşebbüse geçmemiz, şayet onlar tarafından basılmazsa, bizim tarafımızdan basılması isteniyordu. Diyanet maalesef Sözler'i basmadı. Bunun üzerine Üstad'ın emri ile bizim basmamız istendi.

"Akabinde üç-dört adet bizzat Üstad'ın tashihinden geçmiş büyük Sözler gönderildi. Elimizde bu büyüklükte bir eseri basacak para yoktu, ama Üstad Hazretleri Sözler'i basmamızı emretmişti. O sıralarda yanımıza Hava Binbaşılığından ayrılmış Hayri isminde birisi geldi. Bu zat daktilo yazmayı iyi biliyordu. Eski yazıyı bilen birisi okuyor, o da daktiloda yazıyordu. Sözler'in yazımı bittikten sonra iş tashihe geldi. Eski yazıda satırbaşı, nokta, virgül, ünlem ve soru işareti yoktu. Ben bu işaretleri doğru olarak yerlerine koymak için imlâ kılavuzu aldım, onu iyice okudum. Tashihin bir kısmını Atıf, bir kısmını da ben kendim okuyordum. Ayrıca birbirimizin tashihlerini de kontrol ettik.

"İş matbaada basmaya geldi. Elde para yok denecek kadar azdı. Bunun üzerine bazı yerlere mektup yazarak para istedik. Fakat umduğumuz kimselerden yardım gelmediği gibi 'Çoluk-çocuğa para verilmez' diye de bir takım laflar işittik. Hiç ummadığımız kimseler bize bir miktar para gönderdi. Bilhassa bu hususta iki kişiyi rahmetle anmayı bir borç bilirim: Biri Vanlı Hamid Kuralkan, diğeri İnebolulu Nafiz Çelebi. Bu arada evlerinden üç-beş lirasını bize verdiler. Elimize 12-13 forma basacak kadar para geçmişti.

"O sıralarda Isparta'dan devamlı haber gönderiliyor, Sözler'in bir an evvel basılması isteniyordu. Bunun üzerine Sözler mecmuasını 24. Söze kadar Ayyıldız, 24. Söz'den kitabın sonuna kadar da Ankara'nın en iyi matbaası olan Doğuş matbaasına basmak üzere tashih ettiğimiz yeni yazı Sözler'i verdik.

"Sözler'i basım için matbaaya verdiğimizde Isparta'dan Üstad'ın emri ile Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş; İstanbul'dan Mehmed Emin Birinci, Ankara'ya bize yardım için geldiler.

"Sözler mecmuasının basımı devam ederken Said Özdemir kardeş de Risale-i Nur hizmetine fiilen girdi ve Ankara'da basılan bütün Risalelerde emeği geçti. Sözler'in basımı beş-altı ay gibi bir zamanda tamamlandı ve tahminin fevkinde ve hemen hemen o kalınlıktaki bir kitapta bulunması normal olan matbaa hatalarının en asgarisi ile tab'ı tamamlandı.

Şunu hemen belirteyim ki, basım için lâzım olan kağıt ve matbaa parası nasıl bulundu, nasıl verildi? Hâlâ hayret içindeyim.

"Sözler mecmuası basıldıktan sonra Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş Isparta'ya döndüler.

"Üstadı ziyaretim"

"Sözler mecmuasının basımı bittikten sonra Üstadı Isparta'da ziyaret ettim, kabul ettiler. Bir saate yakın benimle konuştu. Odada Zübeyir Ağabey de vardı. Ben gayet rahat bir şekilde bağdaş kurarak Üstad'ın karşısına oturdum. Üstad, benim bu oturma tarzıma hiç bakmayarak gayet ehemmiyetli bir ders verdi. (Sonraki senelerde Zübeyir Ağabey ile Ankara'da beraber aynı evde kaldığımızda onun da belirttiği gibi 'Üstad sana tam dersini verdi' derdi.)

"Üstad Hazretleri o dersinde bana,

'Kardeşim, bu zamanda azami ihlâs, azami fedakârlık ve azami sadakat ve azami dikkat lâzımdır.'

dedi ve fedakârlıkla ilgili konuştu.

"Zübeyir Ağabey ile Ankara'da 27 isimli dershanede bir buçuk-iki yıl beraber kaldığımızda, ara sıra bana 'Üstad herkese fedakârlık dersi vermez, dikkat et.' derdi.

"Üstadı Isparta'da ilk ziyaretimde, odanın kapısından içeri girip elini öpeceğim sırada bana 'Ben seni tanıyorum' dedi. Bana göre Üstad Hazretleri beni İstanbul'da tramvayda ilk gördüğü zamanı hatırladı.

"Sözler Mecmuasının akabinde yine Üstad'ın emri ile Lem'alar ve Mektûbat mecmuasını bastık. Ben, Lem'alar ve Mektûbat basılırken 3-4 defa, Tarihçe basılırken ve bittikten sonra 2-3 defa cem'an 7-8 defa Üstad'ın ziyaretine gittim.

"Büyük Risale-i Nurlar basılırken bu arada bir yandan da Küçük Risaleleri basıyorduk. Küçük Sözler, Zühretü'n-Nur, Uhuvvet, Ramazan ve Hanımlar Rehberi gibi.

"Ne hürriyeti?"

"Büyük risalelerden biri basılırken, bir ara Ankara'da bazı arkadaşlar vazife sebebi ile bazı arkadaşlar da yaz tatili sebebi ile memlekete gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi ara sıra talebelerden yardıma gelenler olurdu, ama pek durmuyorlardı. Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara'dan ayrılmak istediğim halde, sanki gaybi bir kuvvet beni istediğim yere göndermiyordu. Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken, bazen kendi kendime bağırarak 'Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime sahip değil miyim?' diyordum.

"Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek Üstadı ziyârete gittim. Isparta'da Üstad'ın bulunduğu eve geldim. Kapıyı çaldım. Arkadaşlar açtı. Benim geldiğimi Üstada söylediler, 'Gelsin' demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada yalnızdı, ben oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına giderken Üstad birden yüksek sesle, 'Ne hürriyeti?' diye bağırdı, şaşırmıştım. O anda matbaada odada bağırdığım sözler aklıma geldi. Mahcup bir hâlde elini öperek önüne oturdum. Üstad bana önemli bir ders verdi ve

'Kardeşim, öyle kimseler gelmişler ki, Kur'ân'ın bir tek hakikatı için kendilerini feda etmişler. Bize ne oluyor ki şimdi Kur'ân'ın tamamına taaruz var. Biz kendimizi niye feda etmeyelim?'

dedi. Kur'ân'a ve imana hizmet etmenin bu zamanda çok ehemmiyetli olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.

"Ben Üstad'ın odasından çıkıp arkadaşların odasına girdim. Karnım acıkmıştı. Arkadaşlar az bir şey yemek ile iki dilim ekmek ve bir parça da üzüm getirdiler. Ben bunları görünce içimden, 'Bunlarla nasıl doyarım?' diye düşündüm. Fakat yemeğe başlayınca doydum ve zorla bitirdim. Oradan Ankara'ya döndüm.

"Ankara davasının başlangıcı"

"Mektûbat mecmuası tamamlanınca cilt için Mehmed Emin Birinci ile İstanbul'a götürecektik. O sırada Nazilli'de Risale-i Nur Talebelerinin ders okurken bulundukları yer basılıyor, arkadaşlar karakola götürülüyor. Ertesi gün gazeteler büyük manşetler atarak 'Nazilli'de Nur ayini yapanlar yakalandı' diye yazdılar.

"Bu yazıların akabinde Isparta'dan bir mektup geldi, mektupta Nurculuğun tarikat olmadığını, zamanın imanı kurtarmak zamanı olduğu ve Üstad'ın mücadelesinden bahsediyordu. Mektubun içinde ayrıca bir pusula vardı. Pusulada bu mektubun çoğaltılıp münasip yerlere vermemiz ve bir kısmını da Isparta'ya göndermemiz isteniyordu.

"O sırada biz devamlı matbaada bulunduğumuzdan gönderilen mektubu matbaada hemen çoğalttık, bir kısmını Cemaleddin Ağabey ile Isparta'ya gönderdik. Bastığımız mektup bir büyük dosya kağıdı kadar yer tuttu. Mektubun altında bulunan isimleri de yazdığımızda üç isim yukarıda, iki isim aşağıda idi. Bir ismin altı boş kalmıştı, ben de simetrik olsun diye iki ismin yanına rahmetli Rüştü Ağabeyin (Rüştü Çakın) ismini yazdım. Cemaleddin Ağabey bastığımız mektubun bir miktarını Isparta'ya götürdü. Önce doğrudan Rüştü Ağabeyin yanına gitmiş, mektubun altındaki ismini ona göstermiş. Rüştü Ağabey mektubun altında kendi ismini görünce hoşuna gitmiş ve gülmüş.

"Ben ve Mehmed Emin Birinci Mektûbat'ın basımını bitirdiğimiz gün, bir kamyona yükleyip İstanbul'a götürdük. Ankara'daki neşriyat sebebi ile dört senedir Pendik'e annemlere gitmek nasip olmamıştı. İstanbul'a kitapları Kirazlı Mescit Sokağındaki dershaneye bırakıp hemen o gün Pendik'e gittim. Bir gece evimde yatmıştım ki, sabah erkenden kapı çalındı. Kapıyı açtığımda M. Emin Birinci ile 2-3 genç yanında vardı. M. Emin bana 'Giyin gideceğiz' dedi.

"Ne olduğunu anlamadım. Giyinip evden çıktım. Meğer M. Emin'in yanındaki gençler sivil polis imiş. Bizi İstanbul'daki siyasi şubeye götürdüler. Ertesi günü mahkemeye çıkardılar ve tutuklandık. Meğer Isparta'dan gönderilen ve M. Emin ile beraber bastığımız mektubu Atıf Ural'ın kardeşi Ahmet Ural mektup okunsun ve Risale-i Nur'un mahiyeti anlaşılsın diye bazı dairelerin kapılarından içeriye atmış. Bunu ihbar etmişler ve Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i yakalamışlar. Mektupların altındaki isimlerden dolayı da Isparta'daki arkadaşları yakalayıp Ankara'ya getirmişler. Ankara'daki sulh mahkemesi hepimizin hakkında tutuklama kararı vermiş. İstanbul'daki mahkeme de Ankara'nın verdiği tutuklama kararını vicahiye çevirdi. M. Emin ile beni bir gün Birinci Şubede tuttular. Ertesi günü akşam treni ile sivil polisler nezaretinde Ankara'ya getirdiler.

"Ankara'daki 1. Şubeye bizi teslim ettiler. 1. Şubedeki polisler ve bizi doğru hapishaneye götürdüler. İlk defa hapse girdiğim için şaşırmıştım. Hapishaneye girerken gardiyanlar bizi sıkı bir aramadan geçirdiler. Sonra da koğuşlara gönderdiler. Koğuşlara geldiğimizde Isparta'dan getirilen arkadaşlar ile Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i gördük. Hepimiz birbirimize sarıldık. İçimizdeki üzüntü ve sıkıntı diye bir şey kalmamıştı. Aramızda en yaşlı rahmetli Rüştü Ağabey idi. O da biraz üzüntülü duruyordu. Yanına yaklaşıp, 'Ağabey üzülme, bu da geçer' dedim. Bana "Türkmenoğlu geçer, geçer, ama delip geçer' dedi. O zaman yaptığım hatayı anlamıştım, ama iş işten geçmişti.

"Hepimiz ağır cezaya verildik. 45 gün sonra ilk duruşmaya çıktık. Mahkeme reisi hepimizi tek tek sorguya çekti. Sıra Rüştü Ağabeyin sorgusuna gelmişti. Rüştü Ağabey ayağa kalkıp 'Sayın Hâkimler, mektubun zirinde (altında) bir Rüştü ismi var. Mektuptan hiç haberim yok' dedi. Ben kalktım Reise, 'Rüştü ismini mektubun altına ben yazdım. Rüştü ismi mektubun altında yoktu.' dedim. Sorgumuz bittikten sonra heyet müzakereye çekildi ve ilk celsede Cemaleddin Ağabey, Ahmet, M. Emin ve Rüştü Ağabey tahliye ettiler. M. Emin'in tahliyesi beni şaşırttı. Çünkü mektubu beraber basmıştık. Meğer M. Emin kardeşin memleketinde işi varmış, gitmesi lazımmış. Hapishaneden çıkar çıkmaz memleketine gitti.

"Bu davanın en önemli hadiselerinden biri de, ağabeyimiz Bekir Berk'in ilk defa Risale-i Nur davasına girmesi ve Allah'ın inayeti ile bu hakikatları (Risale-i Nur hakikatlarını) benimseyip fisebilillâh Nur'un avukatlığını uzun müddet can siperane yapmasıdır.

"Mahkeme davayı yirmi iki gün sonraya atmıştı. 2. Celsede hepimiz tahliye olduk.

"Bu resim benim değil"

"Tahliye olur olmaz Tarihçe-i Hayat'ın basılması istendi. Bu arada ben Üstadı ziyaret ettim. Fakülteyi de bitirmiştim. İçimde makam ve mevki sahibi olma arzusu belirmişti. Üstad ziyaretim sırasında bana,

'Kardeşim sana mebusluk, valilik, Diyanet İşleri Başkanlığı verilse, bunları mı kabul edersin? Hem de serbest hareket edeceksin, yalnız cüz'i şeylerde onlara ittiba edeceksin. Kabul etmediğin takdirde hem seni hem de kardeşlerini hapse atacaklar. Bunu mu kabul edersin.' dedi. Ben hiç ses çıkarmadım. Üstad,

'Ben ikincisini tercih ederim' dedi.

"Tarihçe-i Hayat basılırken (Bütün başladığımız kitaplarda olduğu gibi, tüm formaları Üstada gönderiyorduk.) ben bastığımız Tarihçe'nin 1-2 formasını alıp Üstada gittim. Üstad getirdiğim formaları verdim.

"Üstad Hazretleri Sofya ateşmiliterliği tarafından verilen pasaporttaki resmine baktı, (Resim pala bıyıklı Üstada benzemeyen birisinindi) resmi göstererek 'Bu ben değilim' dedi. Yanlış fotoğraf bastığımızı anlamıştım. Ankara'ya döner dönmez yanlış resmi havi formadaki iki yaprağı yırtıp Üstad'ın resmi olan kalpaklı fotoğrafı havi yapraklara bastık.

"Tarihçe-i Hayat'ta basılan resmi bilmeyerek Said Özdemir kardeş bana vermişti. Ben de iki resim de Üstada ait diye o yanlış resmi koymuşum. Basılan Tarihçe'nin adedi 5.000 idi. Her forma basılınca bütün formaları matbaadan alırdık. Sebebi de formalar kitap haline gelince emniyet kitapları elimizden almasın diye. Bastığımız Tarihçe'nin 20-30 formasındaki resimleri her nasılsa değiştirememişiz. 20-30 Tarihçe Üstada ait olmayan resimleri havi olarak piyasa çıkmış.

"Tarihçe-i Hayat'ın basımı Üstad Hazretlerini çok memnun etmişti. 'Bu eserin yirmi Risale kadar ehemmiyeti var' derdi. Tarihçe'de Üstad'ın boy resimlerini havi fotoğraflar da vardı. Üstad bu konuda bize hiçbir şey söylemedi. Yalnız onun hakkı olan kitaplardaki resimlere kurşun kalemle boyunlarında bir çizgi çekmiş. Bunu ben sonradan Üstad'ın hizmetkârlarından öğrendim.

"Bir gün Üstad Hazretlerini Emirdağ'daki ziyaretimde (o zamanki ziyaretimde bir gün Üstad Hazretlerinin misafiri olarak evinde kalmıştım) mevzuun nasıl açıldığını hatırlamıyorum. 'Kardeşim, istesem Menderes'i buraya getiririm, ama ihlâsıma zarar gelir!' demişti.

"Yine bir seferinde Üstadı Emirdağ'da ziyâret etmiştim. Üstad bana kitapların basım ve cildi için 2.500 lira para verdi. 'Bu parayı hizmete ebeveynin verdi.' dedi. O gün Üstadı Emirdağ'da ziyaret ettikten sonra Ankara'ya dönmek için o gün Eskişehir'e geldim. Eskişehir'de yedek subaylığını Ankara'da yaparken sık sık yanımıza gelen Erhan Arbatlı'ya uğradım. Erhan bana, 'Bu gece burada kal, yarın gidersin' dedi. Ben de o gece Eskişehir'de kaldım.

"Sabah namazından sonra Üstad'ın Eskişehir'e geldiğini öğrendik. Erhan'la beraber Eskişehir'deki odun pazarında bulunan Abdülvahit Ağabeyin evine giden Üstadı ziyarete gittik. Kapıyı çaldık, açtılar. Üstada talebelerinden biri, 'Türkmenoğlu ziyârete geldi' dedi. Üstad tanımadığını beyan etti. Şaşırmıştım. Oda kapısı açıktı, yavaşça içeri girdim. Üstad'ın elini öpmek için yanına yaklaştım ve elini öpmek için eğildiğimde, enseme bir tokat indi. Üzülmüştüm, olduğum yerde yere çöktüm. Üstad üzüldüğümü hissetti. Hatamı anladım. Ankara'ya bir gün gitmemekle hizmeti aksatmış, dolayısı ile Risalelerin çıkmasının gecikmesine sebep olmuştum. Üstad Hazretleri Risalelerin bir an önce çıkmasını her şeyden ehemmiyetli görüyordu.

"Ankara'daki matbaa işi ekseriyetle üzerimde idi. M. Emin Birinci hapisten sonra Ankara'ya dönmemişti. Rahmetli Atıf Ural da bazı sebeplerden dolayı hizmetini iyice azaltmıştı.

"Benim de Ankara'ya bir gün geç dönmem hizmetin aksamasına neden olabilirdi. Ondan dolayı Üstad'ın tokadına maruz kalmıştım. Üstad çok üzüldüğümü görünce benim gönlümü aldı. 'Benim dört Mustafam var' diye bana taltifli sözler söyledi. Üzüntüm zail olmuştu. Konuşma biter bitmez, 'Hemen Ankara'ya dön' dedi.

"Büyük risalelerin hepsi Üstad hayatta iken basıldı"

"Ben Üstad'ın yanından çıktıktan sonra Ankara'ya döndüm. Ankara'da küçük bir matbaada Kastamonu Lahikasını bastık. Doğuş Matbaasında İşârâtü'l-İcaz'ı basmaya başladık. Said Özdemir, vaizliğe geçtiği için tüm para işleri ile beraber matbaa işlerinde de bize yardım etmeye başladı. İşârâtü'l-İcaz'ın basımı bitince sene de 1959 olmuştu...

"Okul biteli iki sene geçmişti, askere gitmem icap ediyordu. Gerçi askerlik için beni arayan soran olmamıştı. Bütün büyük kitaplar yeni yazı ile basılmıştı. Risale-i Nur eserlerinin arka arkaya basımı ve piyasaya çıkışı, Üstadı çok memnun etmişti. Kendisini ziyarete gelenlere 'Risale-i Nur'un bayramını yaşıyoruz' diye memnuniyetini izhar ediyordu. Eserleri yeni yazı ile basıldıktan sonra üniversite talebeleri arasında eserleri okuyanların adedi gün geçtikçe artıyordu.

"Risale-i Nurlar artık her tarafa yayılmıştı. Bizden sonra gelenlerin bu eserlerin basımını daha iyi devam ettirecekleri huzuru içinde son defa Üstadı ziyârette gittim. Üstada işe girmek istediğimi söyledim. Bana 'Seni muallime bırakırım' dedi. Fakat askerlik işi ve bazı Risale-i Nur hizmetleri nedeni ile Üstadımın müsaade ettiği muallimlik görevine gidemedim. 1959 ortalarına doğru askere gittim. Bu şekilde Üstadımın sağlığındaki neşriyat hizmetini kapamış oldum."

***
Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz Nur manzumesinin isimsiz ihlâs kahramanlarından bir mübarek şahsiyettir. 1977'de bize anlattığı o bergüzâr hatıralarının sonunu böyle bağlamıştı:

"Biz onun davasına gönül verdik. Bu dâva İlâhî mukaddes bir dâvâdır. Kur'âna ve imana hizmet verme yolunda çok sıkıntılar çektik. Helâl olsun. Onun dersine lâyık olabilmişsek, benim için en büyük mutluluktur?"

Bu muhterem şahsiyet hukuk fakültesini bitirdikten sonra; hakim, avukat ve savcı olacakken, sırf Kur'an hakikatları, Risale-i Nurları okuduğu için, sevgili vatanımızın zindanlarında dolaştırıp durmuştur.

Üstad Bediüzzaman'ın o güzelim ifadeleriyle "Yusufiye Medreselerinde" yatarken, bir defasında yani 1967'lerde, kendisi gibi yine fazilet âbidelerinden Saidler, Mustafalar, Şerafeddinler, Anbarlılar, ve Vahdi Karaçorlularla birlikte Mersin zindanlarında aylarca yatmışlardı.

Çok şakacı, nükteci ve fıkracı olan Vahdi Karaçorlu, sıkıntılı hapishane günlerinde Mustafa Türkmenoğlu Ağabeye bir şaka yapmıştı. Bu bergüzâr hatıraların sonunda, Türkmenoğlu Ağabeyimin şefkatine sığınarak, hapishane şakasını, burada zikretmek istiyorum.

Mersin Medrese-i Yusufiyesinde şair ruhlu Vahdi Karaçorlu Ağabeyim bir şiir yazarak, bir ziyaretçiye verip, bunu dışarıdan Mustafa Türkmenoğlu'na postalamıştı. Hapishanede yazıp, tekrar dışarıdan hapishaneye postayla gönderdiği bir mektup bir şiir şeklindeydi. O zamanlar henüz bekar olan Mustafa Türkmenoğlu'na, Vahdeddin Karaçorlu, 'Nâsih' yani nasihatçı kardeşiniz imzasıyla kaleme aldığı bu şakalı şiirde şairimiz Karaçorlu Ağabey bu manzumesinde şunları ifade ediyordu:

Kendine Bir Yuva Yap

Selâm aziz kardaşım
Hem nurlu gönüldaşım
Bir hayli geçti yaşın
Kendine bir yuva yap.

Kuşlara bak! güllere
Konarak yapmış yuva
Senin ise şu ömrün
Geçmiş bâd-i hevâ.

Yüksek tahsilli gençsin
Bu günler nasıl geçsin
Gönlün bir hatun seçsin
Sen de kalkıp yuva yap.

Kon bir çiçek dalına,
Pek bakma elvanına.
Lâzım olur yarına,
Kendine bir yuva yap.

Hep kalınmaz ki; bekâr,
Yalnızlıkta yoktur kâr,
Gençliğin olmasın hâr,
Güzelce bir yuva yap.

Geçip gitmekte günler
Geride kaldı dünler,
İnsan başını dinler
Orada, bir yuva yap.

Yavrularla şenlenir,
Gönüller neşelenir
Hem de başın dinlenir
Rahatlarsin yuva yap.

Kardeşiniz Nâsih Vahdi

(Son Şahitler kitabının, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...