MUSTAFA HİLMİ RAMAZANOĞLU

1926 senesinde Saf­ran­bo­lu’da do­ğan Mus­ta­fa Oruç Ağa­be­yi­miz, Kas­ta­mo­nu’da daha or­ta­o­kul ta­le­be­si i­ken Ab­dul­lah Ye­ğin Ağa­bey ta­ra­fın­dan Bediüzzaman Hazretlerinin ziyaretine gö­tü­rül­müştür. Üniversite yıllarında, İs­tan­bul Tıp Fa­kül­tesi’nde okur­ken 1948 Af­yon mah­ke­me­si do­la­yı­sıy­la Afyon’da 47 gün Hz. Üstad'la beraber ha­pis yat­mıştır. Uzun yıllar Ka­ra­bük De­mir Çe­lik Fabri­ka­sı’nda do­ktor ola­rak ça­lı­şan ağa­be­yi­miz, kendisini ziyaret ettiğimiz 1998 yılında emek­li ola­rak yi­ne Ka­ra­bük’te ika­met etmek­te­ydi. Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nın mü­tead­dit yer­le­rin­de “üni­ver­si­te­li Nur­cu” ma­na­la­rın­da Musta­fa Oruç ola­rak is­mi çokça geç­mek­te­dir.

Ayrıca Asa-yı Mûsa ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitaplarının sonlarında Risale-i Nur’dan istifade edilerek kaleme alınmış bir mektubu vardır. Mektup, -tam adıyla- Dr. Mustafa Hilmi Ramazanoğlu (Oruç) Ağabeyimize ait olup, Hz. Üstad tarafından bu iki kitaba ilave edilmiştir. Mektup aynı olduğu halde, Asa-yı Mûsa’da Mustafa Hilmi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de Mustafa Ramazanoğlu imzasıyla neşredilmiştir. Mektubun bir cümlesi şöyle:

“En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sîna, Fârâbî, İbn-i Rüşd bu mesleklerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde; Risale-i Nur, o hakikatları aynen bir zerre veya bir çekirdek lisaniyle isbat ediyor. Eğer Risale-i Nur'un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkin olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nur'dan ders alacaklardı.” (bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar-Güzel Mektuplar)

Mus­ta­fa Oruç Ağa­bey, 1998 yı­lının Tem­muz ayı­nın en sı­cak bir gününde, Bi­lâl İs­lâ­moğ­lu ve Sab­ri Ünal Ağa­bey­ler­le bir­lik­te bi­zi Karabük’te, evin­de ka­bul et­ti. Ken­di­si­ne muh­te­lif so­ru­lar sor­duk, cevaplarını aldık. Yine de yanından ayrılmadan önce, Ağabeyimize bir sorular listesi bıraktım, cevaplarını yazılı olarak adresime göndermesini istirham ettim. Bir müddet sonra bir mektup geldi, -Mustafa Oruç Ağabeyimizden Allah razı olsun- sorularımın cevabını yazılı olarak göndermek lûtfunda bulundu. Mustafa Ağabeyin Risa­le-i Nur’dan is­ti­fa­de ede­rek yaz­dı­ğı 1969 bas­kı­lı “Ken­di­ni Ta­nı” adın­da bir de ki­tap­çı­ğı var­dı, son bir adet kal­mış, soh­be­ti­mi­zin so­nun­da onu da im­za­la­ya­rak he­di­ye et­ti. Mustafa Oruç Ağabey 11 Temmuz 2009 tarihinde vefat etmiştir.

Oruç mu, Ra­ma­za­noğ­lu mu?

İlk so­ru­muz, so­ya­dı­nın “Oruç mu, Ra­ma­za­noğ­lu mu?” ol­du­ğu… “Ri­sa­le­ler­de adı ge­çen Mus­ta­fa Oruç be­nim. Baş­tan so­ya­dı için Ra­ma­za­noğ­lu di­ye mü­ra­ca­at et­miş­tik. O za­man­lar ka­bul edil­me­di. Son­ra ser­best bı­ra­kıl­dı, biz de tash­ih et­tir­dik.” di­ye ce­vap ver­di. “Bir Mus­ta­fa Ra­ma­za­noğ­lu da Kah­ra­man­ma­raş’ta var.” de­di­ğim­de “Ma­raş’ta­ki Mus­ta­fa Ra­ma­za­noğ­lu da ak­ra­ba­mız­dır!” de­di.

Mus­ta­fa Oruç Ağa­bey­'le soh­be­ti­miz so­ru-ce­vap şek­lin­de şöy­le ce­re­yan et­ti:

“Üs­tad’ın Tav­si­ye­si Üze­ri­ne Na­ma­za Baş­la­dım”

“Kı­sa­ca ta­rih­çe-i ha­ya­tı­nız­dan bah­se­der mi­si­niz? Üs­tad’ı ilk ola­rak na­sıl zi­ya­ret et­tiniz?”

“1926 yı­lı Mart ayın­da Saf­ran­bo­lu’da dün­ya­ya gel­mi­şim. İl­ko­ku­lu Saf­ran­bo­lu’da, or­ta ve li­se­yi Kas­ta­mo­nu’da bi­tir­dim. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni or­ta­o­kul bi­rin­ci ve ikin­ci se­ne­le­rin­de Kasta­mo­nu’da zi­ya­ret ede­rek ta­nı­dım. Bir zi­ya­re­ti­miz­de, ikin­di na­ma­zı­nı Üs­tad’ın ar­ka­sın­da kılar­ken ya­nım­da­ki ar­ka­da­şın gül­me­si üze­ri­ne, ben de gül­düm. Na­maz­dan son­ra Üs­tad’ın bi­zi fır­ça­la­ya­ca­ğı­nı dü­şü­nür­ken, Üs­tad na­maz kı­lıp kıl­ma­dı­ğı­mı sor­du. Ben de or­ta­o­kul­da ya­tı­lı ol­du­ğum­dan kı­la­ma­dı­ğı­mı­zı söy­le­dim. Bu­nun üze­ri­ne Üs­tad farz na­maz­la­rı­mı­zı kıl­ma­mı­zı söy­le­di. Ben de na­ma­za baş­la­dım."

“Bir zi­ya­ret sı­ra­sın­da Üs­tad, ‘Bir yer­de ben se­kiz se­ne ka­lı­yo­rum; Al­la­hü âlem, ben bura­da ya öle­ce­ğim ve­ya baş­ka bir ye­re gi­de­ce­ğim!’ de­di. Bu­nun üze­ri­ne, ‘Ma­dem ay­rı­la­ca­ğız, bir ha­tı­ra is­te­rim.’ de­dim. Bu­nun üze­ri­ne Üs­tad, Mü­na­cat Ri­sa­le­si ile ter­cü­me-i ha­ya­tı­na ait kü­çük bir ki­ta­bı ver­di­ler."

Beni ve Metin Halıcı’yı Afyon Hapishanesine Sevk Ettiler

“Li­se­den son­ra İs­tan­bul Tıp Fa­kül­te­si’ne gir­dim. Ora­day­ken Üs­tad Haz­ret­le­ri ve ta­le­bele­ri­ni Af­yon Ha­pish­ane­si’nde top­la­dı­lar. Bu­na çok üzül­dük. İs­tan­bul’da üni­ver­si­te­de oku­yan, na­ma­zı­nı kı­lan 33 ar­ka­da­şı­mı­zı top­la­ya­rak, ‘Bun­lar yal­nız de­ğil­ler; biz de Müs­lü­man genç­ler ola­rak, mat­bu­at li­sa­nıy­la on­la­ra yar­dım­cı ola­lım.’ di­ye bir­kaç ga­ze­te ida­re­si­ne mü­ra­ca­at et­tik. Hiç­bi­ri bu­nu ka­bul et­me­di, yal­nız Ye­ni Sa­bah ga­ze­te­si bu­nu al­dı. Hain­ler bu lis­te­yi Em­ni­yet Mü­dür­lü­ğü’ne ilet­miş­ler. Bu­nun üze­ri­ne Em­ni­yet, Af­yon Müd­de-i Umu­mî­si­ne bil­dir­miş. Afyon sav­cı­sı, tev­kif edi­lip Af­yon’a sev­ki­miz için bir ya­zıy­la Em­ni­yet Mü­dür­lü­ğü’ne bil­dir­miş..."

“Ben ve Kon­ya­lı Sab­ri Ha­lı­cı’nın oğ­lu Me­tin Ha­lı­cı ön­ce İs­tan­bul’da ha­pish­ane­ye sevk edil­dik. Ora­da saç­la­rı­mı­zı ke­se­rek, yol pa­ra­sı biz­ce ve­ril­mek üze­re iki jan­dar­ma ne­za­re­tin­de Af­yon Ha­pish­ane­si’ne sevk edil­dik. Ora­da ön­ce sor­gu hâ­ki­mi ta­ra­fın­dan sor­gu­lan­dık. Hâ­kim, ha­ka­re­tâ­miz bir va­zi­yet­te, ‘Ha­ni şap­ka­nız ne­re­de, ne­den kra­va­tı­nız yok!’ gi­bi saç­ma sa­pan soru­lar sor­du. Son­ra da el­le­ri­mi­ze ke­lep­çe tak­tı­rıp ha­pish­ane­ye sevk ede­rek pen­ce­re­den bi­zi sey­ret­ti."

“Ha­pis­ten Çı­kın­ca Ba­vu­lu­mu Alıp Ote­le Zor Gi­de­bil­dim”

“Af­yon Ha­pish­ane­si, es­ki Os­man­lı zin­dan­la­rın­dan... Bir ko­ğuş­ta 80-90 ki­şi ba­lık is­ti­fi ka­lı­yor. On beş gün lâ­ğım­la­rın için­de kal­dık. Ge­ce gün­düz fa­re­ler­le be­ra­ber­dik. Bir-iki de­fa Üs­tad’ın tes­ti­si­ni dol­dur­dum. O ka­dar za­yıf­la­mı­şım ki ha­pis­ten çı­kın­ca ba­vu­lu­mu alıp ote­le zor gi­de­bil­dim! Bir gün sav­cı ça­ğır­dı, ‘Siz ta­le­be­siniz, bu Kürt’tür; dev­let ku­ra­cak, si­zi ma­şa ola­rak kul­la­nı­yor!’ de­di. Bun­la­rı Üs­tad’a an­lat­tım, Üs­tad da gül­dü geç­ti..."

“Ora­da 47 gün kal­dık­tan son­ra ya­pı­lan mu­ha­ke­me­de be­ra­at et­tik. Sav­cı, mu­ha­ke­me neti­ce­sin­de bi­zi oda­sına ça­ğı­ra­rak, ‘Siz ta­le­be­siniz, böy­le si­ya­set­le iş­ti­gal et­me­yin, ken­di va­zi­feni­ze de­vam edin; bu zat si­zi pi­yon ola­rak kul­lan­mak is­ti­yor!’ de­di. Biz de ‘Bi­zi 163. mad­dey­le di­ni si­ya­se­te alet et­mek­le it­ti­ham edi­yor­su­nuz. Bu zat bir ese­rin­de, eû­zu­bil­lâ­hi­mi­neş­şey­ta­ni ves­si­yâ­se­ti, di­yor.’ de­dik, onu sus­tur­duk. Bu tev­kif me­se­le­si im­ti­han za­ma­nı­na rast gel­di­ği için bir se­ne kay­bı­mı­za se­bep ol­du."

“İs­tan­bul’da bu­lun­du­ğu­muz za­man Ba­ye­zid Ca­mii av­lu­sun­da bu­lu­nan Sa­haf­lar Çar­şısı’nda Mu­zaf­fer Ozak is­min­de bir zat, be­nim Üs­tad’la alâ­ka­mı bil­di­ği için Üs­tad’ın es­ki eser­leri­ni ba­na sa­tar­dı. ‘Le­ma­at, Ha­ki­kat Çe­kir­dek­le­ri, Sü­nû­hat, Mu­hâ­ke­mat’ bun­lar­dan­dır. Le­ma­at ri­sa­le­si­ni Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne gön­der­di­ğim za­man Üs­tad çok mem­nun ola­rak Sözler’in zey­lin­de onu da neş­ret­miş­ler­di. Hat­ta ‘Se­ni 40 se­ne hiz­met et­miş bir ta­le­be ola­rak ka­bul edi­yo­rum.’ de­miş­ler­di.”

“Sabri Halıcı ve Yeşil Salih’in Münakaşası”

“Nur’un ha­ki­kî şa­kirt­le­ri­ne Nur kâ­fi­dir. On­lar da ka­na­at et­me­li, baş­ka şe­ref­le­re ve­ya mad­dî, mâ­ne­vî men­fa­at­le­re gö­zü­nü dik­me­sin."

"Hem mü­na­ka­şa, mü­na­zaa ve me­sail-i di­ni­ye­de da­mar­la­ra do­ku­na­cak ta­raf­gi­ra­ne mü­ba­he­se et­me­mek lâ­zım­dır ki, Nur aley­hin­de ga­raz­kâr­lar çık­ma­sın. Hat­tâ, bir hiss-i kab­lel­vu­ku ile Mus­ta­fa Oruç kar­de­şi­mi­zin Ri­sa­le-i Nur’un mes­leği­ne mu­ha­lif ola­rak bi­ri­siy­le mü­ba­he­se­si, ay­nı za­man­da, bel­ki ay­nı da­ki­ka­da ona ga­yet hid­det ve şid­det­le bir gü­cen­mek kal­bi­me gel­di. Hat­tâ o Nur’dan ka­zan­dı­ğı çok ehem­mi­yet­li ma­kamın­dan at­mak ar­zu­su ol­du, kal­ben mü­te­es­sir ol­dum. Bu be­nim için bir Ab­dur­rah­man idi, neden böy­le şid­det­li hid­det et­tim?"

"Son­ra bu bay­ram­da ya­nı­ma gel­di, Ce­nab-ı Hak­ka şü­kür ki, çok ehem­mi­yet­li bir ders din­le­di ve o bü­yük ha­ta­sı­nı da an­la­dı ve be­nim bu­ra­da hid­de­ti­min ay­nı da­ki­ka­da ha­tâ­sı­nı iti­raf et­ti. İnş­aal­lah o ke­fa­ret ol­du, tam te­miz ola­rak kur­tul­du.” (Emirdağ Lâ­hi­ka­sı-I, 209. Mektup, s. 273)

“Bu mek­tup­ta ge­çen ha­di­se na­sıl ol­du? Üs­tad’ımı­zın si­ze hid­de­tiy­le ver­mek is­te­di­ği mesaj ney­di? Üs­tad ‘his­si­kab­lel­vu­ku ile...’ di­yor. Bu hu­sus­ta bil­di­ği­niz ne­dir?”

“Ben İs­tan­bul’da ta­le­bey­ken Kon­ya­lı Sab­ri Ha­lı­cı ge­le­rek Sa­lih Ye­şil’le gö­rüş­mek is­te­diği­ni söy­le­di. Her iki­si­nin de Er­zu­rum­lu ol­du­ğu­nu öğ­ren­dim. Be­ra­ber­ce Fa­tih’te­ki evi­ne zi­yare­te git­tik. Bi­zi mi­sa­fir oda­sın­da ka­bul bu­yur­du­lar. Bu ara­da hiz­met­çi­si kah­ve ik­ram et­ti. Hiz­met­çi bi­raz açık sa­çık ol­du­ğu için Sab­ri Ha­lı­cı te­set­tü­rü ha­tır­la­tan bir ko­nuş­ma yap­tı. Salih Bey de ‘Hiz­met­çi, ca­ri­ye hük­mün­de­dir, te­set­tü­re lü­zum yoktur.’ de­di. Son­ra iş Hz. Mu­a­vi­ye, Veh­ha­bi­lik gi­bi me­se­le­le­re de in­ti­kal edin­ce mü­na­ka­şa baş­la­dı. Bu mü­na­ka­şa­yı ay­nı an­da Üs­tad his­se­di­yor ve o mek­tu­bu ya­yın­lı­yor. Üs­tad’ımız mü­na­ka­şa­yı sev­mez­di. Üs­tad toka­dı bi­ze ata­rak, üçün­cü şa­hıs­la­ra esas­lı ders ve­ri­yor­du. (bk. Sab­ri Ha­lı­cı)"

“Üs­tad’ın al­tın­cı his­si­nin çok in­ki­şaf et­ti­ğin­den, hat­ta gün­lük ha­di­se­le­rin ge­ce rü­ya­sında gös­te­ril­di­ğin­den ba­hseder­di. Bu ‘his­si­kab­lel­vu­ku’ da böy­le ol­sa ge­rek­tir... Üs­tad ‘te­sa­düf’ di­ye bir şey ka­bul et­mez­di. Her şey­den bir ma­na çı­ka­rır­dı. ‘Te­sa­düf yok, te­va­fuk var­dır.’ derler­di.”

“Üs­tad, Çok Dik­kat­li Ol­ma­mı­zı Söy­ler­di”

“Üs­tad’la kaç ke­re gö­rüş­tü­nüz? Ne­ler ko­nuş­tu­nuz ve­ya ken­di­sin­den ne­ler gör­dü­nüz?”

“Üs­tad’la ne ka­dar gö­rüş­tü­ğü­mün sa­yı­sı­nı ben de ha­tır­la­mı­yo­rum! Üs­tad, Genç­lik Rehbe­ri Mah­ke­me­si mü­na­se­be­tiy­le İs­tan­bul’da Ak­şe­hir Pa­las Ote­li’nde ka­lır­ken, bi­zi mü­tead­dit de­fa­lar ‘Ara­nı­za ajan­lar ka­rış­mak ih­ti­ma­li var, çok dik­kat­li ol­ma­lı­sı­nız!’ di­ye­rek ikaz eder­di. Hat­ta bu­nu it­ham eder de­re­ce­sin­de tek­rar eder­ler­di. Son­ra­dan hak­lı ol­du­ğu­nu an­la­dık."

“Üs­tad’ın göz­le­ri ma­vi ye­şi­lim­si idi. Yü­zü­ne ba­kı­lın­ca ra­hat­sız olur kı­zar­dı. O za­man ben bak­tım, göz­le­ri ma­vi-ye­şil idi."

“Çu­kur­bos­tan­lı’da hay­va­nat bah­çe­sin­de ta­vus kuş­la­rı­nı sey­re­der­di, yem pa­ra­sı ve­rir­di. Ta­vus­la­ra çok dik­kat­le ba­kar­dı.”

Şem­set­tin Ye­şil Me­se­le­si

“Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim!"

"Mes­mu­a­tı­ma na­za­ran, Şem­si ve isim­le­ri­ni söy­le­me­yi mü­nasip bul­ma­dı­ğı­mız mü­el­lif­ler, Zül­fi­kâr’dan ve sair Ri­sa­le-i Nur’dan ba­zı kı­sım­la­rı ken­di nam­ları­na neş­ret­me­le­ri­ne ra­zı­yım ve he­lal edi­yo­rum ve mem­nun olu­rum. On­lar da Nur şa­kirt­le­ridir, bu su­ret­te Nur­la­rı neş­re­der­ler.” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 197. Mektup, s. 258)

“Üs­tad’ımı­zın bu mek­tu­buy­la il­gi­li bil­gi ve­rir mi­si­niz?”

“O za­man­la­rın meş­hur İs­tan­bul vaiz­le­rin­den, De­niz­li hap­sin­de de ya­tan Şem­set­tin Ye­şil var­dı. Üs­tad ba­na Şem­set­tin Ye­şil’e ve­re­yim di­ye bir Mu­ci­zat-ı Ah­me­di­ye Ri­sa­le­si gön­der­miş. Ben de git­tim, ver­dim. Ba­na, ‘Mek­tup­laş­ma­ya lü­zum yok, De­niz­li’de za­rar gör­dük!’ de­di. Fakat son­ra Ab­dur­rah­man Zap­su’yla ih­ti­lâ­fa düş­tü, bu­nun to­ka­dı­nı ye­di. Şem­set­tin Ye­şil, Mu­ci­zat-ı Ah­me­di­ye’yi de­ğiş­ti­re­rek ken­di­ne mal et­me­ye baş­lı­yor. Üs­tad’a şi­kâ­yet gi­di­yor. Üs­tad da ‘Ri­sa­le-i Nur, Kur’an’ın ma­lı­dır. Kur’an, Arş-ı Âzam’a bağ­lı­dır. Ri­sa­le-i Nur mî­ri ma­lı­dır, her­ke­sin ma­lı­dır.’ di­yor ve ses çı­kar­mı­yor.”

“Üs­tad, Ba­şı­na Ge­len­ler­den Şi­kâyet Et­mez­di”

“Si­zin ge­le­cek ne­sil­le­re, Üs­tad’ımız ve Ri­sa­le-i Nur­lar­la alâ­ka­lı ver­mek is­te­di­ği­niz mesaj­lar ne­ler­dir?”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri ha­ya­tın­da hep Mı­sır’da­ki Ca­mi-i Ez­her gi­bi, Van’da bir Med­re­se­tü’z-Zeh­ra üni­ver­si­te­si­ni ku­ra­bil­mek için ça­lış­mış­lar­dı. Hat­ta bu yüz­den, üni­ver­si­te ta­le­be­le­ri­ne ve öğ­ret­men­le­re çok ehem­mi­yet ve­rir­ler­di."

“Ken­di­si, ‘Ben ka­de­rin mah­kû­mu­yum!’ di­ye­rek ba­şı­na ge­len­ler­den şi­kâ­yet et­mez­ler­di. Ter­cü­me-i ha­ya­tı bun­la­ra şa­hit­tir. Ken­di­si gi­bi fe­daî ser­den­geç­ti­le­ri çok se­ver­ler­di."

“Üs­tad, bu as­rın ve mil­le­tin dâ­hi bir İs­lâm mü­te­fek­ki­ri ve İs­lâm’ın da­va ve­ki­li ve avu­katı­dır.”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...