RECEP UNAZ

1926'da Antalya'da doğdu.

"Risale-i Nuru arıyorum"

"1947-1948 senesinde Kastamonu Tosya'da jandarma askeri idim. Asker arkadaşlardan ikisi Mehdi-Deccal meselelerinden bahsederler ve ben de onları dinlerdim. O sırada kendi kendime derdim: 'Eğer benim zamanımda böyle bir Mehdî zuhur ederse, ona tâbi olur ve en ön safta kılıç çekip yürürüm.'

"1949'larda bir tarikata girmiştim, fakat orada pek aradığımı bulamadım ve ayrıldım. Üstadı daha evvel büyük bir zat olarak duymuştum. Bu zata tâbi olmak istiyordum. Fakat, 'Bu büyük zat acaba beni talebeliğe kabul eder mi?' diye tereddüt içindeydim.

"Antalya'da Yağcı İbrahim Amca diye bir zatın bu işle meşgul olduğunu duymuştum. Ona gittim ve 'Risale-i Nurla nasıl alâka peyda edebilirim?' diye sordum. O da bana, 'Gel, seni görüştüreyim' dedi. Ben her geçen gün daha da heyecanlanıyordum. Sonra anladım ki, beni görüştüreceği zat, Süleyman Kaya Ağabeymiş. Süleyman Kaya ile beni tanıştırdı. O zat da bana tesbihatı yazdırdı. Süleyman Kaya Risale-i Nuru temin edebilmem için bana Eğirdir'den bir adres verdi. O zaman postanede Eğirdirli bir arkadaş vardı. Bu işlerden haberi olduğu için, birkaç parça eser temin ettim. Tabiî, bu arada hemen polis takibi de başladı. Fakat biz, elhamdülillah korkmadan bu yolda yürüdük. Allah ebediyyen ayırmasın.

"Ben o zamanlar terziydim. Malzeme almak için İstanbul'a gidip gelirdim. Süleymaniye Kirazlı Mescid'de kalırdım. O zaman orada Fırıncı, Birinci ve Ahmed Aytimur Ağabeyler bulunurdu. Bazen de Ceylân Çalışkan olurdu. Onlarla birlikte çok sohbetlerimiz oldu.

"Onun ziyareti tamam"

"1952 yılında Üstad, Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a geldiğinde, kendisinin Akşehir Palas Otelinde kaldığını duymuştum. Ben de gidip Üstadı ziyaret etmek arzu ediyordum. Tanıdığım bazı arkadaşlar benden evvel ziyaret etmişler ve Üstada benden de bahsetmişler. Ben ziyarete giderken arkadaşlar dönüyorlardı. Yolda karşılaşmıştık. 'Biz Üstada senden bahsettik, gideceğini söyledik' dediler. Üstad, 'Onun ziyareti tamam, kendisi gitsin' demiş. Bu bana yetti ve hemen Antalya'ya döndüm. Mahkemeden sonra Üstad Isparta'ya gelmiş. Ben de Isparta'da Hüsrev Ağabeyi ziyaret etmek istedim. Hüsrev Ağabey bana, 'Sen Üstadı ziyaret ettin mi?' dedi. 'Yok' deyince beni Üstada gönderdi ve 'Antalya'da bir hizmet olup olmadığını sor' dedi. Ben sevinç içinde Üstad'ın evine gidip, kapıya çıkan kardeşimize, Üstad'ın Antalya'da bir hizmeti olup olmadığını sordum. Böylece ilk defa Üstadımızı ziyaret edip ellerini öptüm.

Üstad'ın hoparlörle ezana izni

"Daha sonraları Üstadı çok ziyaretlerim oldu. Ziyaret esnasında heyecandan çok iyi bildiğim meseleleri bir müddet cevaplandıramazdım. Üstad'la görüşürken sanki bütün dünyayı unuturdum. Bildiğim birisinin adını da sorsa yine bir müddet cevaplandıramazdım. Üstad bana Zübeyir Ağabeyin tercümanlığında çok ders verdi. Fakat ben o huzurda kendimden geçmiş bir halde bulunurdum. Bir defasında, 'Üstadım, ben müezzin olmak istiyorum' demiştim. Üstad da, 'Şimdi ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) hoparlör vasıtasıyla Arş-ı Âzama işittirilecek derecede gidiyor.' dedi. Bundan anlamıştım ki, Üstad hoparlör gibi bir icada taraftardı.

"Üstadı ziyaretlerimden birisi Perşembe günüydü. Üstad, 'Elmalı'da talebem Zeynep Hanım var, ona benden çok selâm söyle, merak etmesin, duamda dahildir.' dedi. Ayrıldım ve o gün Mustafa Ezener Ağabeyin evinde kaldım.

"Zeynep Hanımın Ağlaması neden durdu?"

"Ertesi gün Isparta Ulu Camide Cuma namazı kıldım. Üstad ön saflardaydı. Namazı kıldıktan sonra Üstad kalkıp giderken, bana, 'Sen daha gitmedin mi?' dedi. Hemen camiden çıkıp Antalya'ya geldim. Kış günü Antalya'dan Zeynep Hanıma selâm götürecek kimse yoktu. Zeynep Hanım Finike'nin bir köyünde ikamet ediyormuş. Pazar günü sanki kurşun yemiş geyik gibi kalktım. Garaja nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. 'Pazar günü Elmalı'ya sefer yok, fakat şansın var, bir minibüs hazırlanıyor' dediler. Minibüs geldi, hemen bindik ve Elmalı'ya gittim. Elmalı'da hiç kimseyi tanımıyordum. 'Ne yapacağım?' diye düşünüyordum. Orada bir adam gelerek, 'Ben seni tanıyorum' dedi. Halbuki ben o zatı tanımıyordum. Bana 'Antalya'da ben seninle görüştüm' dedi. Bir daha o zatı göremedim. Allah şahit, Hızır gibi birisiydi galiba. Zeynep Hanımı görmek istediğimi söyledim. O da, 'Burada değil, Finike'de' dedi. O zaman ben Finike'ye gitmek için üç lira verdim ve bir bilet aldım. Tam Finike'ye gitmek üzereyken o zat yine geldi. 'Zeynep Hanımların bir cenazesi varmış, belki kendileri buradadır' dedi. Ben de, 'Yakın birisi değilse gelmez' dedim. Ben yine gidecektim. Bu defa, 'Herhalde yakın birisi' dedi ve ben de gitmekten vazgeçtim. 'Aldığım bileti geri vereyim' dedim. Biletçi, 'Ya gidersin ya da biletin yanar' dedi. Çok geçmeden oradan ayrılmadan bir ses, 'Kimdi o bileti vermek isteyen?' diye bağırdı. Bileti geri aldılar.

"Zeynep Hanım Teyzenin kızı vefat etmişti. Zeynep Hanım kadınların içinde, şişmanca ve ihtiyar birisiydi. Ben yanına gidince elini öpmek istedim. Ben yaşça torunundan küçük olduğum halde, elini çarşafına sararak uzattı. Hiç durmadan ağlıyordu. Ben elini öptüm ve yanına oturdum. Kadın, 'Kâtibim, evlâdım gitti' diye devamlı ağlıyordu. Kulağına eğilerek, 'Sana ne mutlu, Üstad Bediüzzaman'dan sana selâm getirdim. "Zeynep Hanıma selâm söyle merak etmesin, duamda dahildir" diyor' dedim. Zeynep Hanım ondan sonra hiç ağlamadı. Hattâ sonra torunları bana merakla sordular. 'O esnada sen ne dedin de, ninemiz ağlamayı kesti ve hiç ağlamadı? Ninemizi hiç kimse susturamıyordu.' Akşam vakti cenazeyi getiren arabayla Antalya'ya döndüm.

"Afyon beraat haberini gazeteye verdim"

"Yine bir gün Üstad'ın ziyaretine gidecektim. Arkadaşlar, 'Üstad seni her zaman kabul ediyor, bizi de götür ve Üstadı ziyaret edelim' dediler. Ben de onları alıp, Isparta'ya ziyaret için gittik. Üstad'ın kapısına kadar vardık. Her seferinde ardına kadar açılan kapıdan gelen ağabeyler, 'Üstadımız çok hasta, hiç kimseyle görüşmüyor' dediler. Kabul edilmeyince kapıdan ayrılıp dağıldık. Yediğim bu tokatın acısıyla Mustafa Ezener Ağabeye gittim. 'Ağabey ben kovuldum, acaba hizmet var mı?' diye sordum. Ezener Ağabey zevkle güldü ve bana, 'Peki öyleyse, hani sen 'Gazeteci bir arkadaşım var' diyordun. Şu Afyon mahkemesinin beraat kararını gazetede yazdır bakalım. Bunu yapabilecek misin?' dedi. Ben de çalışacağıma söz verdim. Antalya'ya döndüm ve hemen İleri gazetesi sahibi Suphi Beyi gördüm. Bu beraat, Demokratların, hassaten Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanının devrinde olduğu için, sanki kararı o vermiş gibi, 'Adnan Menderes'e açık teşekkür!' yazarak Afyon beraat kararının İleri gazetesinde böylece çıkmasını istedim. Gazetede bu haber aynen benim verdiğim şekliyle neşredildi. Birkaç gazete nüshasını Isparta'ya gönderdim. Mustafa Ezener Ağabey bu kararı neşretmemi söylediği zaman, 'Bundan Üstad'ın haberi var mı? Üstad buna ne der?' diye sorduğumdan bana cevaben, Üstad'ın bundan çok memnun olacağını, bunun çok güzel bir Nur hizmeti olacağını söylemişti.

"Gazeteyi Üstada okudukları zaman, Üstadımız masum çocukların bayramda sevindiği gibi sevindiğini, gazeteyi eline alıp dualar ettiğini, beni tebrikler ettiğini bildirdiler. Daha sonraları Antalya İleri gazetesinde Gençlik Rehberîni de tefrika şeklinde yayınladık. Hattâ 1960'ta Lem'alar bu şekilde neşrediliyordu. Aynı gazetenin matbaasında Hutbe-i Şamiye'yi de 1957'de tab ettirdik. Üstad eserin sonuna, gazete sahibinin ismine, bana ve Ezener Ağabeyin ismine dualar yazmıştı.

"O zamanlar Üstadımız 'Hiçbir gazeteye müsaade etmiyorum, yalnız İleri matbaa ve gazetesine müsaade ediyorum' diye buyurmuştu. Hutbe-i Şamiye'nin yeni harflerle basılmasına Hüsrev Altınbaşak razı değidi. Üstad, 'Çok basılsın' kendisi ise, 'Az basılsın' diyordu.

"Ders baklavası"

"1960 yılı Ramazan'ının ilk günlerinde yine Üstadı görmek için gitmiştim. Mustafa Ezener Ağabey, 'Bugün Üstad'la ders yapacağız' dedi. İçeri girdiğimizde diğer arkadaşlar da vardı. Ben Üstadımızın yüzüne bakmadan elini öpüp oturdum. Ders esnasında Tarihçe-i Hayat takip ediliyordu. Bir kitap da bana vermişlerdi. Dersin yerini buldum, fakat takip edemedim. Zira gözlerim durmuyor, kendiliğinden yaşlar boşanıyordu. Bu halim ders bitinceye kadar devam etti. Sadece eser elimde, öylece kalmıştım. Dersten sonra Üstad ders baklavası olarak, kurabiye taksimi için Ceylân Çalışkan'a bir sayı tutturdu. Sayı sırası gelen, kurabiyeyi almıştı. Sonra Üstadımızla vedalaştık ve ayrıldım. Sonra ben o gözyaşlarımı; bu gözler Üstadımızı dünyada son kez görecekmiş ve bir daha göremeyecekmiş gibi yorumlamıştım.

"Günde 15 sayfa Risale-i Nur oku"

"Geçmiş hatıraları insan zaman zaman hatırlıyor. 1952'lerde Zübeyir Gündüzalp Ağabey bana, 'Sen eserleri okuyor musun?' diye sormuştu. O zaman ben İslâm yazısı öğreniyor ve Cevşen okuyordum. 'Her gün Cevşen okuyorum' dedim. O da bana, 'Kardeşim şimdi Cevşen değil, hiç olmazsa günde on-on beş sayfa Risale-i Nur okuyacaksın' dedi. Ben de öyle yapmaya başladım ve çok faydasını gördüm. Sanki neyi ve hangi meseleyi okumuşsam ertesi günü bana o soruluyor ve ben de cevap veriyordum. O zaman böyle hadiseler çok vaki oluyordu. Şayet Nurları okuyup da iyi bilmeseydim bana sorulan sorulara cevap veremezdim."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

***

Recep Unaz Ağabeyimiz 1926’da Antalya’da dünyaya gelmiştir. Terzilik, gömlekçilik, tavukçuluk derken… Bugün Antalya’da, zamanında yaptığı hizmetlerin feyizleri ve mânevî bereketleri içinde emekliliğini yaşamaktadır. Nur talebelerinin dua musluğudur. ‘Üstad Hazretlerini belki de 15 kere ziyaret ettim’ diyor kendisi. Bize şunu da söyledi: “Yağmur-yaş, kar-kış her zaman, her yerde hizmete hazırım.”

Recep Unaz ismi kıyamete kadar unutulmayacaktır. Çünkü O, Nur hizmetlerinin tarihî akışı içinde beklenmedik bir hadisenin yaşanmasına; Risale-i Nurların bir gazetede tefrika edilmesine ve tab edilmesine vesile olmuştur. Hem de Üstadın müsaadesiyle… üstelik bu bir ilktir. Hâdise 1956’da arkadaşı olan Suphi Türel vasıtasıyla olmuştur.

Suphi Türel, Antalya İleri Gazetesinin sahibidir ve Demokrat Partilidir. Yaptığı bir yiğitliği ve kahramanlığı ile Bediüzzaman’ın ona teveccüh etmesine sebep olmuştur. Ayrıca Avukat Gültekin Sarıgül, Suphi Bey’in kendisinden şunları naklediyor: “Ben bu Risale-i Nurları başta İhsan Sabri Çağlayangil olmak üzere, bir çok devlet erkanına gönderdim…” Suphi Bey, şimdiki Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in babasıdır. 1926 Antalya doğumludur, Liseyi ve Hukuk Fakültesini dışardan bitirmiştir.

Recep Ağabey, Suphi Bey ile alakalı hatıralarını anlatırken araya şöyle bir cümle sıkıştırdı: “Suphi Bey’in yaşantısı tam İslamî olmadığı halde; Üstad Hazretleri hizmet edenlerin hatalarını hiç deşelemezdi… O, insanların hatalarını değil, hizmetlerini gören, takdir eden bir zat-ı muhteremdi.”

Bu hatıralar çok güzel ve alınacak çok mesajlar var. En iyisi sözü Recep Unaz’a bırakalım:

RECEP UNAZ ANLATIYOR

1926 Antalya doğumluyum, atalarım Antalya’nın yerlisindendirler. Terzi dükkanım vardı Antalya’da, takım elbise terzisiydim. Daha sonra gömlekçilik yaptım. Üstadın vefatından sonra da tavukçuluk yaptım. Şimdi emekliyim.

Askerliğimi 1947-48 senesinde Kastamonu Tosya'da yaptım. Askerde bazı arkadaşlarım Mehdi-Deccal hadiselerinden bahsederler, ben de merakla onları dinlerdim. ‘Eğer böyle bir Mehdî zuhur ederse, ben ona tâbi olurum ve en ön safta da kılıç çekip yürürüm’ Derdim. Askerden dönünce 1949'da bir tarikata girdim, fakat aradığımı bulamadım ve ayrıldım.

Bediüzzaman Said Nursi ismini daha evvel büyük bir zat olarak duymuştum. Kendisine tâbi olmak istiyordum. Fakat, 'Bu büyük zat acaba beni talebeliğe kabul eder mi?' diye de tereddüt içindeydim.

Sonra, Antalya'da Yağcı İbrahim Amca diye bir zatın bu işle meşgul olduğunu duydum. Ona gittim. O da beni Süleyman Kaya Ağabey ile tanıştırdı. Süleyman Ağabey bana tesbihatı yazdırdı. Sonra Risale-i Nurları temin edebilmem için Eğridir’den bir adres verdi. O zaman postanede Eğridirli bir arkadaş vardı. Bana yardımcı oldu ve birkaç parça eser temin ettim. Tabiî, bu arada hemen polis takibi de başlamış oldu... Fakat Allah’ın izniyle biz devam ettik elhamdülillah.

Üstad hizmet maksadı ile kabül ediyordu

Ben o zamanlar terzi olduğum için malzeme almak için İstanbul'a sık gidip gelirdim. İstanbul’da, Süleymaniyedeki Kirazlı Mescid'de kalırdım. O zaman orada; Fırıncı, Birinci, Ahmed Aytimur ve bazen de Ceylân Çalışkan Ağabeyler bulunurdu.

1952’de yine İstanbul’a gitmiştim. Gençlik Rehberi Mahkemesi dolayısıyla Üstadın İstanbul’da olduğunu işittim. Akşehir Palas Otelinde kalıyormuş. Birkaç arkadaşla beraber otele gittim, içeri girdim. Yukarıdan inecek birisi var mı diye, sağıma soluma baktım… Sonra çıktım yukarıya… Üstadın yukarıdaki yanına değil de, orada herkesin oturduğu yere…. Baktım oraya bir mektup koymuşlar. “Beni ziyaret etmek isteyenler bunu okusun…” diye, Üstadın mektubunu koymuşlar oraya. Tam çıkacaktım. İki üç arkadaş geldiler; ‘Üstad saat ikide gelecek’ dediler. Peki deyip anlaştık ve saat ikide gelmek üzere kalktık. Ben ikide tekrar gittim otele. Baktım, o arkadaşlar benden önce gelmişler ve Üstadı ziyaret etmişler. Merdivenlerden iniyorlardı. Bana: “Sen yetişemedin, ama, biz Üstada Antalya’dan bir kardeşimiz gelecek…” diye söyledik. Üstad bize; ‘Ben onun ziyaretini kabül ettim.. gitsin..’ dedi” dediler. İlk ziyaret meselesi böyle olmuştu. Üstadı görememiştim. Ama, bu o zaman bana yetmişti.

1953 senesinde Isparta’da Hüsrev Ağabey, Mustafa Ezener Ağabeyler vs. vardı. Ben Hüsrev Ağabeyin ziyaretine gitmiştim. Doğrudan kapısını çaldım ve yanına girdim. Onunla konuştuktan sonra: “Sen üstadı gördün mü?” dedi. Ben de İstanbul’daki hali anlattım. Tebessüm ederek: “Git, kapıyı açana; ‘Antalya’da bir vazife var mı?’ diye sor” dedi. Ben de öyle dedim. Beni hemen kapıdan içeri aldılar. Demek ki hizmet maksadı olunca Üstad kabül ediyordu. Böylece Üstadı ilk defa ziyaret etmiş oldum.

Böyle çok defa daha gittim Üstada. Belki 13, belki de 15 kere ziyaret etmişimdir. Ben sekize kadar net saydım… Mesela: Antalya’da bir şey bir sel olsa, hemen bu vesile ile üstada gider, dua isterdim. Üstad da: “Yâ Rabbi! Antalya… Elmalı duama dahildir…” diye dualar ederdi. Ben üstadın yanına girdim mi her şeyi unuturdum, feyiz alırdım. Çok ağlardım. Antalya’dan daha evvel gidenler de olmuş Üstada. Müftü Ahmet Hamdi Okur, Hafız Mehmet Tongal ağabeylerimdi bunlar. Üstadımızın bir mektubunda onlara selam göndermesiyle 1935’te ellerinde kelepçe ile Eskişehir hapsine götürülmüşler.

Antalya’da Risale-i Nur neşriyatı başladı

Kayınpederimin arkadaşı Ömer Ağabey “Recep sen Üstadı ziyaret ediyorsun.. bir de beraber gitsek?” dedi. “Tamam” dedim. Hazırlanıp gittik. Onlar hemen kapıya dayandılar. Ben biraz geride durdum. Zile basınca kapıyı Zübeyr Ağabey açtı. “Üstadımız ziyaretçi kabül etmiyor” dedi. Onlar hemen dönüverdiler. Ben ise daha evvel sık sık ziyarete gittiğimden ona güvenerek yavaşça baktım. Zübeyr Ağabey: “Recep Efendi Kardeşim seni de kabül etmiyor” dedi. Kapıdan kovulmuştuk, ama pencereden girmek lazımdı...

Aklıma Mustafa Ezener Ağabey geldi. Rüştü Çakın ağabeyin yanındadır düşüncesiyle oraya gittim. Düşündüğüm gibi oradaymış. Ona “Üstad beni kovdu, ne hizmet var” dedim. Bana dedi ki: “Hani sen Antalya’da gazeteci bir arkadaşım var diyordun ya. Sen ona git, Afyon Mahkemesinin beraat kararını gazeteden neşrettir…” dedi. “Tamam” deyip hemen geldim Antalya’ya.

Antalya İleri Gazetesinin sahibi Suphi Türel arkadaşımdı. Ona yazıyı hazırlayıp verdim. O da kabül etti.

“Adnan Menderese açık teşekkür. Afyon Mahkemesinin beraat kararı vermesinde…” diye başlayan bir yazı hazırladım. Sanki beraat kararını Menderes vermiş gibi… Sonuna da; “Antalya Risale-i Nur talebeleri namına Recep Unaz” şeklinde yazdırdım. Haber gazetede aynen çıktı. Suphi Bey, beş-altı gazete de bana gönderdi. Gazeteleri Süleyman’a verdim, doğru Ispartaya gönderdim. -Süleyman, benim yanımda, dükkanda daimi bulunan bir arkadaşımdır. Zamanında Mekke’ye gitti. Orada bir lokanta açtı, fevkalede bir insandır. Bir kere de yayan olarak gitmişti Ispartaya-

Ezener ağabey sonradan bana dedi ki: “Zil çaldı ,baktım Süleyman’ı gazetelerle görünce hemen içeri alıp yer gösterdim. Gazetedeki tebriği ve beraat kararını Üstada okumak için içeri girdim ve okudum. Ama nasıl sevindi üstad… hem nasıl sevindi.. tıpkı masum küçük çocuklar gibi sevindi. Bir ara ayağa kalktı, parmağını şöyle havaya kaldırdı: ‘Maşallah.. barekallah.. Risale-i Nurların neşrini hiçbir yere müsaade etmiyorum. Antalya’nın neşrine müsaade ediyorum’ dedi.”

İşte ilk neşriyat Antalya’da bu şekilde olmuştu elhamdülillah. Önce Gençlik Rehberi, sonra Lem’alar tefrika edildi Antalya İleri Gazetesinde. Hutbe-i Şâmiye ve Gençlik Rehberi ise 1957’de matbaada kitap olarak tab edildi. Mahalli bir gazetedeki neşriyat bile o günkü şartlar içinde üstadı çok memnun ediyordu. Çünkü gazeteler nurlardan dolayı hapis cezasından bahsediyor, tahliye ve beraat haberlerini vermiyorlardı.

O zaman neşrolunan eserler: Hutbe-i Şâmiye ve Gençlik Rehberi idi. Bu ikisi basıldı orada. Aslında daha yapılacaktı. Fakat matbaa düzgün değildi. Basılan eserlerde çok noksanlar yapıldı. Ne kadar uğraşsak hakkından gelinecek gibi değildi. Onun için sonradan vazgeçtik.

Üstad şu elimdeki Hutbe-i Şâmiye kitabının sonuna kendi el yazısıyla şu duayı yazmıştı: “Bismillahirrahmanirrahim. Allahümme Yâ Erhamürrahimin. İsm-i Âzamın hürmetine… bu Hutbe-i Şâmiye’yi altı bin nüsha bastıran; Tevfik ve Suphi ve Recep ve Mustafa’dan ahsen-i kabül ile kabül eyle. Ve onları ve mübarek yardımcılarını Cennet-ül Firdevs’te mes’ud eyle. Ve hizmet-i Kur’aniyede ve imâniyede dâima muvaffak eyle. Âmin… âmin.. âmin.. Said Nursi.”

Ben de sizin hepinizi yardımcılar olarak kabül ediyorum. Burada Üstadımızın isimlerini yazdığı şahıslar şunlardır: Tevfik (Türel): Suphi Türel’in babasıdır. Gazetede ekseri beraber olurlardı. Suphi (Türel): İleri Gazetesini çıkaran, şimdiki Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in babasıdır. Mustafa (Ezener): Isparta’da kitapçı dükkanı olan, şehre gelenlerin ilk uğradığı ağabeylerden birisidir. Recep (Unaz)

Suphi Türel’in bir hâtırası

Antalya İleri Gazetesinin sahibi Suphi Türel Bey ile şöyle tanışmıştık: O, kendi ifadesiyle; Nurcuların başı diye beni araştırıyor. Maksadı da beni Demokrat Partiye celp etmek… Tabi onun yanına; bürokratlar, partililer, savcılar falan gelirdi… Ben kendisine rica ettim; “Ben ilk mektep mezunuyum.. beni böyle toplantılara çağırma... Yakında askerden gelecek avukat bir arkadaşım var –Av. Gültekin o zaman askerdeydi- O gelince ben sizi tanıştırırım” dedim. Bu vesile ile tanışmış olduk biz.

İleri Gazetesindeki neşriyattan sonra Üstad Suphi Beyi tebrik için yanına davet ediyor. O sıralarda da Antalya’da Tophane denilen yerde bir heykel meselesi çıkmıştı… Suphi Bey, İleri Gazetesinde devamlı bunun reklamını ve kampanyasını yapıyordu.. Bugün şu kadar para toplandı… diye her gün yazıyordu. Hem Suphi Bey, İslami bir kimlikle de yaşayamıyordu… Tabi Üstad bunlara muttali oluyor... Bir taraftan da İleri Gazetesinde Lem’alar tefrika ediliyordu. Gerisini Suphi Bey bana Şöyle anlatmıştı:

“Sene 1957 veya 58. Üstad beni yanına davet etti. Ben de gittim. Bana: ‘Seni talebeliğe kabül ettim’ dedi. Sonra bazı ihtarlarda bulundu. Bir ara: ‘Sen hem Risale-i Nurları tefrika ediyorsun, hem de bu işlere giriyorsun’ diye şöyle elini kaldırıverdi. Ben hemen önündeydim. Bu yumuşak, zayıf ellerden bir şey olmaz diye boynumu şöyle önüne uzatıverdim. Üstad elini kaldırdı; bir tane bu taraftan, bir tane de diğer taraftan iki şamar vurdu ki; Allah seni inandırsın Recep Efendi gözlerimden ateş çıktı adeta… sanki yıldızlar çıktı gözlerimden…” demişti. Suphi bunu anlattıkça ben hüngür hüngür ağlardım. Her zaman da anlatmasını isterdim. Üstadın dayağını yemeği ben de isterdim doğrusu. Demek ki kovulmakta da bir hikmet varmış. Bu neşriyata vesile oldu. Hatta Suphi, Üstadın dayağını yemeseydi bu kadar sağlam kalamazdı.

Suphi Beyin İleri Gazetesinde çıkan, Üstadımızla alakalı bir haber, Risale-i Nur’un içine, Emirdağ Lâhikasına girmiştir. Şöyle ki:

“[İleri Gazetesi'nin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınmıştır:]

Üstad Bediüzzaman'ın uğurlu elleriyle yeni bir câmiin temeli atıldı.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî "3. Eğitim Tümeni" câmiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz bildiriyor.)

Isparta'nın geçen yıllarda teşekkül etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câmiin temeli, tertib edilen muazzam bir merasimle atılmış ve bu törene Isparta'da bulunan Risale-i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de davet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve dualarda bulunmuşlardır.” (Emirdağ Lâhikası II - 214)

Üstada turfanda domates gönderdim

O zamanlarda şimdiki gibi büyük seralar yoktu ama, fide dikilen kayındırmalarda turfanda domatesler yetiştirilirdi. Şöyle küçük bir sepet domates gördüm… Antalya’nın turfandası. Hemen Üstad aklıma geldi. Pazarlık ettim aldım. O zaman kaç para verdim bilmiyorum. “Süleyman vazife var” dedim. “Ne var?” dedi. “Bu domatesleri ben yemeyeceğim ki Üstada götüreceksin” dedim. Gidiş ve geliş parasını verdim. Süleyman varıyor Ispartaya zile basıyor.

Gerisini Ceylan bana aynen şöyle anlatmıştı: “Zil çalınca hemen kalktım, indim aşağıya. Bir baktım Süleyman’ın elinde bir sepet var. Zaten düşünüyordum. Acaba çorbamı yapsam… yoksa şunu mu… yapsam diye düşünüyordum. İşte tam o sırada zil çaldı. Domatesleri gördüm, hemen içeri aldım. Üstad ne yiyecek ki bir domatesin yarısını ya yer.. ya yemez.. Hemen hazırladım. Üstad dedi ki; ‘ne var keçeli?’ ‘Üstadım domates var…’ ‘getir yiyelim’ dedi.” Ceylan böyle anlatmıştı bana.

Şunu da izah edeyim size. Bu keçeli lafı şöyle oluyor: Hüsrev ağabey Üstadla bir yerde iken rahatsızlık vermeyeyim diye ayakkabılarının, terliğinin altına keçe çakmış. Keçeli lafı da oradan kalmış.

Üstadın kalması için Antalya’da ev tuttum

“Antalya’ya yeni yol yapılsa da Üstadı Antalya’ya davet etsek” diye düşünürdüm. Onun için Kışla Mahallesinde bir ev tuttum ben. Orayı hazırlattım. Badanasını yaptık… -Eğer o ev hala ayakta ise onu görmek, bir fotoğrafını almak, benim için bir ömür olur doğrusu- Küçücük iki katlı bir ev… Gittim Üstada: “Üstadım ben Antalya’da bir ev tuttum. Seni Antalya’ya davet ediyorum” dedim. “Üstad; “maşallah!” dedi beni okşadı.. “Misafirliğini kabül ediyorum. Beni Antalya’ya gelmiş kabül et. Çünkü; Benim burada 20 bin talebem var. Onlarla daimi meşgul olmam lazım.” Dedi ve gelemedi üstad.

Üstad Hazretleri gelemedi ama, Risale-i Nurun kahraman bir talebesini Antalya’da misafir etmiştik:

1960 İhtilalinden sonra daha temkinli ve tedbirli davranılıyordu. Allah rahmet etsin Bayram da (Bayram Yüksel Ağabey) bir müddet bir kardeşimizin çiftliğindeki evinde kalıyor. Sonra Bayram Antalya’ya bize geldi, durumu anlattı. Ben de “istediğin kadar kalabilirsin” dedim. 20 gün kadar bir misafirlik yaptı bizde.

Bir de Ahmet Feyzi Kul Ağabey Antalya’da vefatı var: Antalya’ya gelmiş ve beni evde bulamayınca Gültekin’in (Av. Gültekin Sarıgül) babasına misafir olmuş. O gece rahatsızlanmış ve alem-i bekaya irtihal etmiş. Hastaneye kaldırılıp morga konulmuş. Daha sonra benim haberim oldu, morga gittim. En azından burada görelim dedim. Baktım ki gözleri açık bir şekilde bana bakıyordu. O bakışından sanki bana, “Geldim seni bulamadım, görüşemedik, beni, unutma” diyor gibi gelmişti. Allah rahmet etsin. Amin.

İnayetlerle dolu bir seyahat

Bir gün yine ziyaret ettim. Ayrılacağım vakit: “Elmalı’da benim bir talebem var. Hacı Zeynep Hanım. Selam söyle, merak etmesin duama dahildir” dedi. Üstadın odasından çıkınca Mustafa Ezener ağabey, “Üstad ne dedi?” dedi. Ben de “Hacı Zeynep hanıma selam gönderdi” dedim. O ise, “birisiyle gönderiverirsin” dedi. Ben ise ”Üstadım emretti, kendim götüreceğim” dedim. Ama beni sevdiğinden dolayı biraz daha kalmam için ısrar etti. “Bak yarın Cuma. Üstad yarın çarşıda namaz kılacak, biz de arkasında namaz kılarız” deyince hoşuma gitti ve o gece kaldık. Ertesi gün camiye gittik. Namazda selam verdikten sonra Mustafa ağabey ”Üstad geliyor” dedi. Üstad hizamıza kadar geldi durdu.” Sen daha gitmedin mi?” dedi bana. Çıktık dışarı. Ezener ağabey: “Tamam! Sana bir şey söyletmiyorum artık. Buradan seni uğurlayalım” dedi.

Antalya’ya döndüm. Elmalı’ya o gün gidememiştim. Ertesi gün cumartesi,müşterilerin gömleklerini teslim edeyim, para alayım işçilerin paralarını vereyim derken yine gidemedim. Kaldık Pazar gününe. Gittim garaja bir minibüs var... ama yapma bir minibüs... “Ben Elmalıya gideceğim” dedim. “Çabuk ol bu Elmalıya gidiyor” dediler. “Ama ben aileme söyleyeceğim” dedim. “Hadi git gel” dediler. “Benim biletimi ver, yerimi ayırın” dedim. “Tamam senin yerin hazır” dendi. Adam sanki beni emniyetçi gibi görüyordu. Bilet vermedi para da almadı. Neyse eve gittim geldim. Hakikaten minibüs beklemişti, biletimi aldım. Kış günüydü… hiç adres de yoktu elimde. “Tevekkeltü alallah, sora sora Bağdat bulunur” dedim.

Elmalı’ya geldik. Minibüsten ineceğim, karşıda ince zayıf uzun boylu bir adam… yaklaştı: “Recep Efendi, ben seni Antalya’dan tanıyorum” dedi. Benim ruhumu rahat ettirecek şekilde söylüyordu. Ben ise onu tanımıyordum. Dedim, “Ben Zeynep hanımı göreceğim…” minibüse girdim oturdum. “Ama onlar Finike’dedirler, cenazeleri varmış” dedi. Ben Finike’ye bir bilet aldım. O zat şöyle bir kolaçan edip yine geldi yanıma. Hemen, “Zeynep Hanımın kızı vefat etmiş, belki buradadırlar” dedi. Kızı öldüyse buradadır deyip bileti satana, ”Ben gitmeyeceğim” dedim. Fakat bileti geri almadı. Ben: “Evvelallah Üstadım beni zarara sokmaz” diye düşündüm. Tam giderken arkadan bağırdılar; “kimdi biletini vermek isteyen?” diye. Neyse bileti iade ettik. O zat kimdi bilmiyorum. Hızır mıydı yoksa Üstadın şahs-ı manevisi miydi bilmiyorum... Neyse gittik eve. Bir kadın çıktı geldi. “Ne istiyorsun?” dedi.”Hiçbir şey istemiyorum, sadece hacı Zeynep hanımı göreceğim” deyince içeri gidip tekrar geldi ve beni içeri aldı.

Zeynep Hanım ihtiyar şişmanca bir kadındı. Kadınların arasında oturmuş, durmadan “kâtibim gitti!” diye ağlıyordu. Meğer vefat eden kızı, mektuplarını yazar okurmuş.. Elini öpmek istedim. Çarşafa sararak verdi elini. Sonra kulağına: “Ağlama! Sana ne mutlu, Üstad Bediüzzaman'dan sana selâm getirdim. 'Zeynep Hanıma selâm söyle, merak etmesin, duamda dahildir' diyor.” dedim. Anlaşıldı ki üstadım beni taziye için göndermişti. O anda taziye için ne söylenilmesi gerekiyorsa söyledim. O da, ”Ağlamam “dedi. Elini öpüp ayrılmak isterken bileğimden tuttu illa bir şey vermek istedi. Hizmeti karşılıklı yapmayız desem de “Beni memnun etmek istiyorsan kabul edeceksin” deyip cebime bir şey koydu. Ayrıldım. Vakit akşam ile yatsı arası. Acaba vasıta var mıdır diye düşünerek garaja geldim. Sanki beni bekliyormuş gibi orada duran bir taksi buldum. Antalya’ya gideceğini öğrenince hemen bindim. Rahatça Antalya’ya geliverdim.

Üstadımızın himmetine şahidim

Üstadımızın himmeti ile alakalı birkaç hatıra anlatayım size: Babam, anama bağışlamış evi. Benim, baba bir, ana ayrı bir kız kardeşim var. Oysa anam hiç demedi bize.. Eniştemin hissesini alıvermiş onlara. Bana ikide bir; “ben onların hissesini verdim” derdi.

Ne olursa olsun ben, ‘üstada sorayım bunu’ derdim. Yine bir gün Üstada gittim. Üstad dersini bitirdi ayağa kalktık. Şöyle yüzüme baktı, zâhiren hiç bir sebeb yokken: “Babanın adı ne senin?” dedi bana. “Ali” üstadım” dedim. Hemen aklıma geldi. “Üstadım size bir şey sorabilir miyim?” dedim. “İstediğini sorarsın” dedi. “Böyle.. böyle.. anneme bağışlamış babam…” dedim. “Kime isterse bağışlar” dedi. Burada Üstad babamın adını sormakla, benim unuttuğum şeyi bana hatırlatmış oldu. Zira ben Üstadın yanına girince her şeyi unuturdum. Bunu onun için anlattım size.

Yine soğuk bir günde, yine kendime has bir vazifeyle Isparta’ya, üstadı ziyarete gitmiştim. Zübeyr ağabeyle yukarı çıkıyorduk. Bir de baktık ki üstad merdivenlerden bize doğru geliyor. Vaziyetimi anlattım… yavaşça “üşüdüm” dedim. Bu dediğimi Zübeyr ağabey dahi duymadı. Üstad “gel” dedi. Odaya girdik. Baktım ki ne halı var ne soba. Sadece pencereden gelen nurani güneş vardı. Güneşin geldiği yere arkamı verdirdi. Diz çöktüm oturdum. 1-2 dakika ancak oturdum. “Kalk” dedi ve beni uğurladı. Şu bir gerçek ki; üstadın yanına, vefatına kadar hep pantolon ve gömlekle gitmiştim. O pencereden aldığım sıcaklık hep devam etti. Hatta Bayram (Yüksel) bir gün, “Sen hep sarı gömlekle geliyorsun” yani başka gömleğin yok mu demek istemişti.

Bir gün de kayın validem Üstad Hazretlerine ziyaret etmek istediğini söyledi. Ben de Üstada bir mektup yazdım. Mektubun en altına da; “en küçük taleben” diye yazdım, gönderdim. 7-8 kadın gitmişlerdi. Üstadım onları aşağıda karşıladığında; “Lütfiye hanginiz?” deyince, kayınvalidem kendisi olduğunu söylüyor ve mektubu veriyor… ve çok heyecanlanıyor sevincinden ağlamaya başlıyor. Bu olaydan epey sonra yine ziyaretine gitmiştim. Karyolasında oturup bana ders verirken Ceylan içeri girdi. Üstad bana doğru dönüp Ceylan’ı göstererek, “Bu benim Ceylan’ım” dedi. Ben de bakınca benden küçük olduğunu bildim. Üstad, mektubun sonuna yazdığım o ifadeyi hatırlatırcasına, “senden daha küçük bir talebem var” demek istemişti.

Millet mahkemeden falan korkmuyordu

Bir keresinde Suphi Bey’i Mahkemeye verdiler. Şahid diye de beni kullandılar. Halbuki mesul olan bendim. Kitabı veren bendim çünkü. Suphi’ye kitabı veren bendim. İnadına beni mahkemeye aldılar. Demek ki öyle lazımmış hizmette.

Bazı hararetli kardeşler ziyarete geliyorlar... Hemen soramıyorlar, ama, bazıları yaklaşıp kulağıma yavaşça: “Abi ne kadar içerde yattın?” diyorlar. Ben, “hiç!” diyordum. Bu sefer kafasını tekrar eğiyorlar. İlla ki tam halis olmak için, hapse girmek lazım diye düşünenler vardır ya…

O zamanlarda millet mahkemeden falan korkmuyordu. Hatta Ezener ağabey anlatmıştı bana. Denizli Mahkemesinden, beraat sonrası halk dışarıda kalabalık bir şekilde iki yana diziliyor. Üstadı bekliyorlar. Savcı çıkmış dışarıya.. Bir de bakıyor ki kalabalık müthiş. Birine bir tekme vuruyor. O tekme vurulan, Ezener ağabeye anlatmış: “Valla o anda sıkıverecektim boynunu. Cenab-ı Hak sabır veriyor insana…” diyor. Üstad bir elini böyle, diğer elini de böyle uzatıp öptürürken bu gürültü olmuş arkada. Üstad dönüvermiş arkasına: “Bu adamlar, işte bunun için bekliyorlar. İşte elimi öpüp kalkıp gidecekler. Ne var ki bunda?..” diye hiddetlenmiş.

Hoparlörler ile ezan

Benden müezzin olmamı istediler, çok da ısrar ettiler. Ben de bu teklifi vazife addederek üstada sorayım diye gittim. Buyurdular ki: “Hoparlörle şimdi arş-ı azama işittirecek derecede yüksek sesle ezan-ı Muhammediye okunuyor.” Dedi. “Müezzin ol, ya da olma” diye bir şey söylemedi. Burada hoparlörler ile ezan okumanın fetvası vardı galiba… Kaderde, müezzin olup iki sene vazife yapmam varmış.

Benim müezzin olmamı isteyen müftü ağabeyimiz Ahmet Hamdi Okurdu. Antalya’nın ilklerinden… Bu zat Üstadımızın bir selamıyla Eskişehir hapsine gidiyor. Gece rüyasında, gökyüzünde, “Said” yazdığını görüyor. Ve bunu haykırarak hapisteki diğer mahpuslara ilan ediyor. Tabi ben bunları o zatın vefatından sonra öğrendim. Her ne kadar hapiste böyle davransa da; Onu tanıdığım süre zarfında bu halini bizden çok saklamıştı. Vefatından sonra arkadaşı olan kayınpederim bana bu olanları anlatmıştı.

Müftü Efendi ahir zamanında felç olmuştu. Ziyaretine gittiğimde bana; “İyi olacağım, kürsüde vaaz vereceğim… sen de minarede ezan okuyacaksın” demişti. Bir ara Elmalı’dan dönüşümüzde, öğle ezanı vakti Paşa camii’nde kalabalık vardı. O sırada müezzin beni görünce arkadaşın diyerek musallayı gösterdi. Baktım, kıymetli Hamdi Okur ağabeyim. Bana dediği, “sen minarede, ben kürsüde…” lafını hatırladım. Hemen minareye çıkarak öğle ezanını okudum. Demek o zat bunu, hiss-i kablel vuku olarak daha evvelden hissetmiş. O, kürsüde yani musalla da lisan-ı haliyle vaaz veriyor. Biz ise minarede…

Yanından ayrılmak istemezdim

Üstad Hazretlerini belki 13, belki de 15 kere ziyaret etmişimdir. Ben sekize kadar net saydım… Son ziyaretim Ramazan ayında idi. Tarihçe-i Hayat okunuyordu. Ben kendimi tutamıyordum… başladım hüngür hüngür ağlamaya… mütemadiyen ağlıyordum... Meğer bu son görüşüm imiş Üstadı. Belki de ondan dolayı çok ağlamıştım. Bu son ziyaretimde sadece şunu hatırlıyorum: Meyve taksimatı için sayı tutulacaktı, Üstad Ceylan’a, “sen sayı söyleme” dedi. Malum O hep kendine düşürüyordu…

Üstadın yanında ne hissediyordunuz?

Hani güzel bir havada,ılık bir denizde, şöyle güzelce kol ataraktan, ayak vuraraktan içinden çıkasınız gelmez ya… Üstadın yanında da böyle ruhuma bir şeyler gelirdi benim. Üstadımızın sözleri tam anlaşılmasa da Zübeyir ağabey mütemadiyen bana anlatırdı. Ben illa feyiz için giderdim. Hapse atsalar da, idam etseler de… o feyizler için her şeye değerdi. Hiçbir tehdit kulağıma girmezdi. Yanından ayrılmak istemezdim.

Benim hayatım çileli geçti. Risale-i Nur’dan yedi sadık ağabeyim vardı. Bazen bizim evde ders yapıp çıktığımızda bana: ”Bak Recep efendi, biz gelirken bir şey yoktu şimdi bulutlar rahmetle karşılamışlar” deyip, yerin ıslaklığını gösterirlerdi. Bana kuvve-i maneviye olan bu ağabeylerin vefatlarından sonra kimsesiz kalmıştım. Bu ruh ve düşünceyle üstadıma ziyarete gittiğimde bana dönüp: “Arkadaşlarına selam söyle” dedi. Ben de mahzun halde “üstadım arkadaşım yok” deyince; “maşallah, maşallah, maşallah… her biriniz bir belde de bir kutup gibisiniz” diye iltifatta bulundu. Ben bunu üstadımın ağzından çıktığı için söyledim. Haddini bilenlerdenim. Çünkü ilkokulu zorla bitirenlerdenim. Dikkat edin, ifadenizin başında “Bendeniz acizane..” deseniz bile nefis oradan da kendine hisse alır.

Bir vazife için yine bir gün üstadın yanına gitmiştim. Ders bitip kalktığımda ortada hiç bir şey yokken Üstad bana dönerek: “Bana 10 sene hizmet etmiş gibi kabul ediyorum” demişti. Bunu böyle söylemesini, o kimsesiz kalıp ta, bunaldığım için demiş olabilir diyorum. Hem burada bir sevap varsa şirket-i maneviye içinde olduğumuzdan hepimizindir. Üstad “Ben sizin karşınıza ene ile çıkmadım” diyor. Üstadımız okumamızı, ama gazete gibi okumamamızı buyurduğunu hepimiz biliyoruz. Ezener ağabey şöyle bir hatıra anlatmıştı. Bir gün hocalar Üstadı ziyarete gelmişler. Sohbet sırasında hocanın biri: “Çok güzel yazmışsın ama bir şey anlamıyoruz” demiş. Üstadımız da onlara: “Oku, oku, oku, bir kâğıt bulsan da oku” buyurmuş.

Size bir mesaj vereyim: Sakın benden bir şey beklemeyin… Dua ederim… ama Allah kabül eder.. etmez.. o başka... Yok, abidir falan diye bir şey beklemeyin.. Hatta ben daha iyi hizmet edenlerin elini öperim. Ben hepinize dua ediyorum. Bilhassa hizmet edenlere dua ediyorum. Onlara Risale-i Nurun verdiği aşk ve şevki tavsiye ediyorum. Eğer benim duamın makbul bir hali varsa Allah’tan bunu isterim. Şöyle deyin: “Yâ Rabbi! Recep abi bize ne dua ettiyse kabül et” diyebilirsiniz. Benim duamla sizin duanız ittifak ederek, inşallah bir yerlere varacaktır…

Üstad bana aynen şöyle söylemişti: “Sen benim vekilim ol. Antalya’daki kardeşlere selamımı söyle” dedi. “Üstadımızın selamı var.”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII)

Yükleniyor...