ŞABAN AKDAĞ (VAHŞİ)

TAKVİMLER 1929 tarihini gösterirken, Is­par­ta’nın Bo­zan­önü köyün­de dünyaya geldi Vahşi Şaban Ağabey.

1958 se­ne­sin­de Üs­tad Bediüzzaman Haz­ret­leri­nin yakın hiz­me­tin­i gören ağa­bey­lerin neredeyse tamamı An­ka­ra’da ha­pish­ane­ye gi­rin­ce, Şa­ban Ağa­bey o sırada Is­par­ta’da bu­lunan Hz. Üs­tad’ın yanında bir müd­det hiz­met etmiştir. Daha ev­vel­den de Hüs­rev Altınbaşak Ağa­be­yin hiz­me­tin­de bu­lunu­yor­muş Şaban Ağabey.

Vah­şi Şa­ban Ağa­bey, en çok ha­tı­ra­ları­nı din­le­di­ği­miz ağa­bey­le­rin baş­la­rın­da ge­lir. Bir hi­ta­bet ve be­lâ­gat us­ta­sı olan ağa­be­yi­mi­zin ken­di­ne has nük­te­li, mi­za­hî bir üs­lûbu var­dır. Din­le­yen­le­ri gül­dü­re­rek dü­şün­dür­ür. O muhteşem üs­lû­bu­nu ya­zıy­la canlan­dır­mak elbette müm­kün ola­ma­dı.

Şaban Akdağ, şe­hir şe­hir do­la­şa­rak, aziz Üs­tad’la ya­şa­dık­la­rı­nı bin­ler­ce insa­na an­lat­tı. Said Nursi’nin bir gününü, bir günlük yaşantısının ipuçlarını verdi bizlere. Yemesini, içmesini, günlük meşguliyetini en safi, en sade bir dille Vahşi Şaban Ağabeyden dinledik biz. Onu din­le­yenlerin, Üs­tad Bediüzzaman’ı tekrar keşfettiğini ve bağ­lı­lı­klarının, hayran­lı­klarının art­tı­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum.

Hz. Üs­tad’ın kendisine “Vah­şi” lakabını niçin ve na­sıl ver­di­ği­nin hi­kâ­ye­sini de anlattı Şaban Ağabey. Tabi yine o kendisine has nükteli üslubuyla... Şaban Ağabeyin hatıratı çok önemli ve çok kıymetli… Şaban Akdağ, 12 Mayıs 2005 tarihinde yine aynı köyde ahiret âlemine irtihal eylemiştir.

Üs­tad: “Gel bu­ra­da hiz­met et”

“Hüs­rev Ağa­be­yin hiz­met­le­ri­ni gö­rü­yo­rum. Bir gün yi­ne hiz­met için Üs­tad’ın ya­nı­na gel­dim; 1958’de... Üs­tad sor­du: ‘Şa­ban se­nin işin var­dır?’ ‘Ben Hüs­rev Ağa­be­yin iş­le­ri­ni ya­pıyo­rum Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Git Hüs­rev’e söy­le, bu­ra­da kim­se kal­ma­dı, gel sen bu­ra­da hiz­met et’ de­di. ‘Olur Üs­tad’ım’ de­dim.

“Git­tim Hüs­rev Ağa­be­ye, ‘Ağa­bey! Üs­tad’ın ya­nın­da kim­se kal­ma­mış, gel sen bu­ra­da hiz­met et, di­yor Üs­tad’ de­dim. ‘Git git, kim­se kal­ma­mış’ de­di. Üs­tad’ın bir ken­di­si var, bir de şo­fö­rü Mah­mut (Ça­lış­kan) var ya­nın­da. Di­ğer bü­tün ağa­bey­ler An­ka­ra’da ha­pish­ane­de…

“Şa­ban, sen ku­lunç kır­ma­sını bi­lir mi­sin?”

“Gel­dim, şo­för­le be­ra­ber oda­sına gir­dik. ‘Şa­ban, sen ku­lunç kır­ma­sını bi­lir mi­sin?’ de­di. ‘Bi­li­rim Üs­tad’ım’ de­dim. Ben de zan­ne­di­yo­rum ki, şöy­le odun gi­bi bir şey kı­rı­la­cak. Ku­lunç ne­dir bil­mi­yo­rum! Daha as­ker­den ye­ni gel­mi­şim; ha­ni sert bir şey­se, kuv­vet­li­yim ya, kı­ra­rım de­dim... ‘Pe­ki, Şa­ban kal­sın, sen git’ de­di şo­fö­re.

“‘Kar­de­şim Şa­ban, be­nim ku­lunç­la­rım ağ­rı­yor, sen on­la­rı sık’ de­di. Ce­nab-ı Hak lü­tuf ve ih­sa­nı ile be­ni mah­cup et­me­di. Eli­mi bir so­ktum, ur­gan gi­bi eli­me ge­li­ver­di. Her­hal­de bunlar­dır ga­li­ba di­ye dü­şün­düm. ‘Bun­lar mı?’ di­ye de so­ra­mı­yo­rum. Bir ta­ra­fı sık­tım, ‘Bu ta­ra­fı da sık’ de­di, ora­yı da sık­tım, ‘Ta­mam, git!’ de­di. Er­te­si gün gel­dim, yi­ne ay­nı va­zi­fe. İki gün, üç gün... der­ken ar­tık ta­pu­su­nu al­dık, öğ­ren­dik!

“Üs­tad öy­le da­kik­ti ki…”

“Bir kuş­luk vak­ti zil çal­dı, var­dım. ‘Şa­ban, sen Sid­re’yi bi­li­yor mu­sun?’ de­di. ‘Bi­li­yo­rum Üs­tad’ım.’ ‘Ba­na su ge­ti­ri­ve­rir mi­sin ora­dan?’ ‘Ge­ti­ri­ve­ri­rim Üs­tad’ım’ de­dim. Sid­re, su­yu meş­hur bir dağ, Üs­tad’ın su­yu ora­dan ge­lir­di. Bir ta­ne ki­lo­luk ter­mo­su, bir de tes­ti­si var; aldım on­la­rı yü­rü­düm.

“Ora­sı yo­kuş ol­du­ğun­dan ter­le­dim ta­biî, de­dim:

“‘Gel­miş­ken bi­raz su içeyim, şu­ra­ya uza­na­yım bi­raz.’ Ora­ya otur­dum, iç­tim, yat­tım... Bil­mi­yo­rum ki Be­di­üz­za­man’a hiz­met na­sıl olur! Ben köy­den gel­mi­şim... Ya­vaş ya­vaş top­lan­dım, yo­la ko­yul­dum. Bir sa­at 20 da­ki­ka ol­muş. Bay­ram kar­deş bir sa­at­te ge­lir­miş.

“Dön­düm, gel­dim, bak­tım Üs­tad mer­di­ve­nin ba­şı­na di­nel­miş, bek­li­yor... Ka­pı­yı aç­tım. ‘Ner­de kal­dın ke­çe­li! Kim­le ko­nuş­tun ora­da? Ço­ban­lar­la mı ko­nuş­tun, ka­dın­lar­la mı ko­nuştun? Bay­ram bir sa­at­te gi­der ge­lir­di; bir sa­at 20 da­ki­ka­yı ge­çi­yor; an­la­şıl­dı, sen bu işi ya­pama­ya­cak­sın!’ de­di. Bak­tım dos­ya dol­muş, tam ya­nı­na var­dım, ‘Ni­ye geç kal­dın?’ de­di. ‘Üs­tad’ım, ter­le­dim, bi­raz ora­da otur­dum, on­dan geç kal­dım’ de­dim. ‘An­la­şı­lan sen bu işi yapa­ma­ya­cak­sın!’ de­di. ‘Pe­ki’ de­dim. Pek gön­lüm de yok ya; o za­man bil­mi­yo­ruz ki hik­me­ti­ni...

“Ama o za­man ‘Ab­dur­rah­man Çe­le­bi’yiz ko­yu­nun ol­ma­dı­ğı yer­de… Hiç kim­se yok, bir şo­fö­rü var (Mah­mut Ça­lış­kan). ‘Ihh!’ de­yi­ver­sen uça­cak, za­yıf bir şey. Na­sıl di­rek­si­yo­nu çe­viri­yor­du o tak­si­nin, bil­mi­yo­rum. Ali Ağa­bey­le Eze­ner var, iki­si de ih­ti­yar, biz va­rız bir tek genç, on­la­ra su ge­ti­ri­ver, di­ye­me­ye­cek.

“Üs­tad, ‘Şa­ban, be­nim su­yum bit­miş!’ de­di. ‘Dol­du­ra­yım, ge­le­yim Üs­tad’ım’ de­dim. Artık fır­ça­yı ye­dik ya, bi­raz da akıl fa­kir­li­ği var, ar­tık de­re te­pe düz gi­di­yo­ruz, vi­raj­lar düm­düz as­falt ol­du. Ney­se var­dım gel­dim, be­ni gö­rün­ce he­men sa­ate bak­tı, ‘Fe­süb­ha­nal­lah daha 10 da­ki­ka var’ de­di. Ben gi­der­ken yi­ne sa­ate bak­mış. Öy­le da­kik­ti ki, bi­ri­nin ya­nın­da eğ­le­nir­sen ze­hir bi­le ata­bi­lir, aza­mî ted­bir için­de di­yor ya. ‘Hiç eğ­len­me­dim Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Ta­amm! Şa­ban’ım­dan baş­ka­sı­na dol­durt­mam gayrı’ de­di. Adam kıt­lı­ğın­da adam ye­ri­ne geç­tik. Gün aşı­rı gi­di­yor­dum su­ya…

“Üs­tad en ağır va­zi­yet­ler­de bi­le la­ti­fe ede­bi­li­yor”

“Yi­ne bir gün su­dan gel­dim, ka­pı­yı aç­tım, ‘Fe­süb­ha­nal­lah!’ de­di. -Bu ke­li­me­yi çok kulla­nır­dı Üs­tad- ‘Fe­süb­ha­nal­lah! Ben se­ni köy­ü­ne kaç­mış­tır di­yor­dum Şa­ban’ de­di. ‘Ne­den Üs­tad’ım?’ de­dim. ‘Se­nin ha­be­rin yok!’ ‘Ben su­dan ge­li­yo­rum Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Bu edep­siz he­rif­ler ta­har­rî et­ti­ler, ki­tap­la­rı­mı­zı al­dı­lar’ de­di. ‘Eğer be­nim Şa­ban du­y­duy­sa kaç­mış­tır, dedim ben’ de­di. ‘Üs­tad’ım, ka­çar mı­yım! Kaç­mam’ de­dim. ‘Kaç­maz, kaç­maz; kah­ra­man­dır bu, kaç­maz’ de­di. Lâ­ti­fe edi­yor ta­biî. ‘Sa­na do­kun­mu­yor mu bu edep­siz he­rif­ler?’ de­di.

“Üç ta­ne po­lis bek­li­yor; bir de cip... Bi­ri ge­lip ka­pı­nın düğ­me­si­ne do­ku­nu­ver­di mi: ‘Gel ba­ka­lım ka­ra­ko­la!’ İti­raz­sız gö­tü­rü­yor­lar. Üs­tad bu­nu bil­di­ği için so­ru­yor: ‘Sa­na do­kun­mu­yor mu bu edep­siz he­rif­ler?’ De­dim: ‘Üs­tad’ım, ben, to­mo­fi­lin gi­rip çık­tı­ğı yer var ya, ora­dan gi­rip çı­kı­yo­rum.’ Üs­tad oto­mo­bi­le ‘to­mo­fil’ der­di. ‘Di­va­ne he­rif­ler, ma­sum­la­rın ca­nı­nı ya­kı­yor­lar! Gi­dip se­ni şi­kâ­yet ede­ce­ğim, en çok ba­na hiz­met eden bu, di­ye­ce­ğim’ de­di. Üs­tad lâ­ti­fe ediyor.

“Gün­de üç-beş se­fer çık­tı­ğım olu­yor­du. Bir se­fer bi­le ba­na ‘Kim­sin, ne­ci­sin?’ di­yen olma­dı. Akıl fa­kir­li­ğin­den mi ne­dir, bun­lar be­ni alıp gö­tü­re­cek­ler di­ye ak­lı­ma bi­le gel­mi­yor­du. Daha je­to­num ye­ni dü­şü­yor, val­la­hi ina­yet al­tın­day­mı­şız! Bir se­fer bi­le sor­ma­dı­lar ba­na, ha­ni ‘or­ta­da baş­ka ev ol­sa’ der­ler, o eve gi­ri­yor.

“Her iki ayak baş­par­mak­la­rı ya­nın­da­ki­ler­le bi­ti­şik­ti,
ya­pı­şık­tı”

“Ak­şam­dan son­ra de­vam­lı be­ni ça­ğı­rı­yor­du. Zü­be­yir Ağa­bey ya­pı­yor­muş be­nim yap­tıkla­rı­mı. (Zü­be­yir Ağa­bey­ler o sı­ra­da An­ka­ra Ha­pish­ane­si’nde.) Üs­tad er­ken­den kal­kar, ab­desti­ni alır, en son su­yu­nu ‘Se­nin na­si­bin’ der, atar­dı üs­tü­mü­ze... Ko­lu ağ­rı­dı mı şöy­le ko­lu­nu uza­tı­yor­du. Ma­saj anın­da bi­le de­vam­lı okur­du, hiç boş dur­maz­dı. Eğer öbür eli ağ­rır­sa şöy­le dö­nü­yor, o eli­ni om­zu­ma ko­yu­yor­du. Me­se­la di­zi ağ­rı­yor­sa di­zi­ni om­zu­ma ko­yu­yor­du, ora­yı ma­saj ya­pı­yor­dum. Üs­tad’ın her iki ayak baş­par­mak­la­rı ya­nın­da­ki­ler­le bi­ti­şik­ti, ya­pı­şık­tı.

“Üs­tad, ‘ye­di gö­rün­mek’ için yi­yor­du”

“Bir gün ‘Şa­ban, sen ye­mek yap­ma­sı­nı bi­lir mi­sin?’ de­di. Bil­mi­yo­rum, di­ye­mi­yo­rum. ‘Bi­li­rim Üs­tad’ım’ de­dim. Ben de oda­ya gi­de­ce­ğim de ora­da pi­şi­re­ce­ğim zan­ne­di­yo­rum. Meğer gö­zü­nün önün­de pi­şirt­ti­ri­yor­muş! Ney­se se­fer­ta­sı var, içi­ne bi­raz su kat­tım.

Üs­tad elin­de ki­tap oku­yor... ‘Yağ şu ka­dar ye­ter mi Üs­tad’ım?’ de­dim. Bir çay ka­şı­ğı ka­dar... ‘Ye­ter’ ma­nasın­da bak­ma­dan ba­şı­nı sal­la­dı. ‘Tuz ne ka­dar ka­ta­ca­ğız Üs­tad’ım?’ de­dim, ‘Git ke­çe­li, sen be­ni ko­nuş­tu­ru­yor­sun!’ di­ye ba­ğır­dı. Eh, bı­rak­tım git­tim.

“Şo­för Mah­mut’a (Ça­lış­kan) ‘Mah­mut, Üs­tad be­ni kov­du!’ de­dim. ‘Ne­den?’ ‘Ya­ğı şu kadar mı ka­ta­yım?’ de­dim, ka­fa­sıy­la ‘Ta­mam’ de­di. ‘Tu­zu ne ka­dar ka­ta­ca­ğım?’ de­dim, ‘Git keçe­li, sen be­ni ko­nuş­tu­ru­yor­sun!’ de­di. Ya­ni Al­lah bi­ze mer­ha­met et­sin, ya­ğı şu ka­dar kat, tu­zu şu ka­dar kat, onun için ma­lâ­ya­ni imiş ki tek ke­li­me ko­nuş­mu­yor. Al­lah bi­ze mer­ha­met et­sin! Ya oku­ya­cak, ya din­le­ye­cek, ya uyu­ya­cak. Bir şah­sın ar­ka­sın­dan önün­den ko­nuş­mak, gıy­bet et­mek, tek ke­li­me yok...

“Mah­mut: ‘Git Üs­tad’ı ko­nuş­tur­ma! Şu elin tut­tu­ğu ka­dar tuz ko­ya­cak­sın, bir ta­ne yumur­ta kı­ra­cak­sın, iki ka­şık yo­ğurt ka­ta­cak­sın, ek­me­ği doğ­ra­ya­cak­sın...’ ‘Ne ola­cak o?’ de­dim. ‘İş­te Üs­tad’ın ye­di­ği o’ de­di. Zil çal­ma­dan Üs­tad’ın ya­nı­na var­mak müm­kün de­ğil. Mah­mut, ‘Se­nin va­zi­fen var, ses­len­mez Üs­tad’ de­di. Ar­tık kü­süz, ay­nı onun de­di­ği gi­bi yap­tım, pen­cere­nin önün­de­ki tah­ta­ya koy­dum, bı­rak­tım git­tim; o za­man buz­do­la­bı yok. Beş da­ki­ka geç­meden zi­li çal­dı, git­tim. De­di: ‘Ye­me­ği koy.’ İşa­ret edi­yor, o ka­dar... Koy­dum önü­ne… Bu ye­me­ği üç öğün ye­di.

“Üç öğün­den son­ra ak­şam biz he­men ye­me­ğe otu­rur­ken zi­li çal­dı. Var­dım. O se­fer­ta­sıyla ka­pı­nın ar­ka­sı­na di­nel­miş, ‘Bu ba­na çok gel­di, si­ze te­ber­rük edi­yo­rum; fa­kat ka­bı la­zım!’ de­di. İçim­den, ‘Ka­bı­nı da mı yi­ye­ce­ğiz!’ de­dim. Al­dım gö­tür­düm. Ali Ağa­bey var­dı, de­dim, ‘Ali Ağa­bey, Üs­tad bu­nu te­ber­rük et­ti, fa­kat ka­bı la­zım­mış.’ ‘Ge­tir, ge­tir’ de­di. Bir aç­tım, ne­re­deyse pi­şir­di­ğim gi­bi du­ru­yor! Ok­ka­lı­ca üç ka­şık al­san hep­si o ka­dar iş­te... Şu ka­dar­cık şeh­ri­ye çor­ba­sı ne olur? Ya­hu ‘hıh!’ di­ye kok­la­sam gi­der! Çor­ba­sın­dan ne olur onun? (Şa­ban Ağa­bey üç par­ma­ğı­nı bir­leş­ti­re­rek, şeh­ri­ye alır gi­bi gös­te­ri­yor.)

“Ya­ni ‘ye­me­di’ de­me­sin­ler di­ye ve­ya ‘ye­di gö­rün­mek’ için, san­ki ikin­ci ha­yat ta­ba­ka­sında ya­şa­mış Üs­tad... Pi­şir­di­ği­mi ben bi­li­yo­rum; ina­nır mı­sı­nız, bir haf­ta­da ye­di­ği­ni ben bir öğün­de ye­sem doy­mam! Mü­ba­la­ğa de­ğil ha, şu ka­dar fran­ca­la alı­yor­duk ki (ya­rım el işa­re­ti) onun bü­tü­nü­nü ben bir öğün­de yi­yor­dum, o bir haf­ta de­vam edi­yor­du. Bu­na ye­me den­mez ki...

Bir gün eli­ne bir fin­can te­re­ya­ğı al­mış, ‘Fe­süb­ha­nal­lah bu se­fer ben çok obur ol­dum, bu bir haf­ta­da bi­ti­yor!’ de­di. Hal­bu­ki ben kok­la­sam bir haf­ta­da bi­ti­ri­rim onu! Ben de kar­şı­sın­da otu­ru­yo­rum… ‘Sa­na kaç haf­ta ye­ter Şa­ban?’ de­di. ‘Bil­mi­yo­rum Üs­tad’ım. Kaç haf­ta ye­ter?’ de­dim. Ba­na, ‘Be­nim vah­şim çok ça­lış­tı­ğı için çok ye­me­si la­zım; ben tem­be­lim de!’ di­yor­du.

“On iki ser­çe, 12 ta­le­be­sinin tah­li­ye­si­ni ha­ber ver­di”

“Üs­tad bir kuş­luk vak­ti ya­nı­mı­za gel­di, bi­zim ya­tak­la­rın üs­tü­ne otur­du, ‘Si­ze müj­dem var’ de­di. ‘Bu­yu­run Üs­tad’ım’ de­dik. ‘Fe­süb­ha­nal­lah bu­gün 12 ta­ne ser­çe ku­şu, pen­ce­re­min kı­yı­sı­na gel­di­ler, An­ka­ra’da­ki kar­deş­le­ri­mi­zin tah­li­ye­si­ni ha­ber ve­ri­yor­lar ba­na’ de­di. ‘İnş­aal­lah Üs­tad’ımız’ de­dik. Me­ğer ke­ra­me­ti­ni gös­te­ri­yor­muş bi­ze…

“Beş da­ki­ka mı geç­ti, üç da­ki­ka mı geç­ti, bir tel­graf, ‘Tah­li­ye ol­duk, va­rı­yo­ruz Üs­tad’ım!’ di­ye. An­ka­ra’da ha­pish­ane­de de 12 ki­şi var­dı.

“Ders­ha­ne­nin bir da­ki­ka boş kal­ma­sı
ba­na deh­şet­li elem ve­rir!”

“Yi­ne bir kuş­luk vak­ti zil çal­dı, var­dım. ‘Ben Emir­dağ’a gi­de­ce­ğim, to­mo­fi­li ha­zır­la­yın’ de­di. ‘Pe­ki Üs­tad’ım’ de­dim. Git­tim Mah­mut’a, ‘Mah­mut, to­mo­fi­li ha­zır­la; Üs­tad, Emir­dağ’a gi­de­ce­ğim, di­yor’ de­dim. Git­tik yı­ka­dık, yağ­la­dık. O za­man­lar ko­ca Is­par­ta’da üç-dört ta­ne ara­ba var. ‘Ha­zır Üs­tad’ım to­mo­fil’ de­dim. Ney­se do­nu­nu giy­dir­dim, cüb­be­sini giy­dir­dim; tak­si­ye oturt­tuk, uğur­la­dık. Biz bek­çi­yiz. Ora­da Eze­ner Ağa­bey var­dı, ‘Ağa­bey, Üs­tad kaç gün­de ge­lir?’ de­dim. De­di: ‘Bu­gün gi­der, ya­rın ora­da ka­lır, ya­rın­dan son­ra ge­lir.’ ‘Ağa­bey, ben şöy­le bir Bo­zan­önü’ne git­sem ol­maz mı?’ (Bo­zan­önü, Şa­ban Ağa­be­yin köyü) ‘Gi­din, ben bu­ra­yı ida­re ede­rim’ de­di, ama o da git­miş... Ben köy­ü­me git­tim, er­te­si gün ge­ri gel­dim. Bir bak­tım ki tak­si var dı­şa­rı­da! ‘Ey­vah! Ci­na­yet…’ Çık­tım yu­ka­rı­ya: ‘Se­lâ­mün aley­küm!’ ‘Aley­küm­se­lâm! Ne ağa­bey, has­ta mı­sın? Ka­ba­ha­ti­ni bi­li­yor mu­sun?’ de­di Mah­mut. ‘Ya­hu Mah­mut, ne za­man gel­di­niz?’ ‘Biz o gün dön­dük’ de­di. ‘O ka­ra yol­la­rı­na var­dık, Üs­tad dur, de­di ba­na, dur­dum. Ora­da na­maz kıl­dı, ev­rat oku­ma­ya baş­la­dı. Bir se­fer tek­lif et­tim, ‘Üs­tad’ım, geç ka­lı­yo­ruz.’ ‘Otur’ de­di, bi­raz son­ra ‘Öğ­len na­ma­zı­nı bu­ra­da kı­la­ca­ğız’ de­di. Öğlen na­ma­zı­na kal­dık mı za­ten gi­de­me­yiz, di­ye dü­şün­düm. O za­man yol­lar tır­tık­lı ya, 20’yle gidi­yor ya, 30’la, şim­di­ki gi­bi as­falt yok. Ney­se öğ­le na­ma­zı­nı kıl­dık, Üs­tad ‘Ge­ri dö­nü­yo­ruz’ de­di ve dön­dük’ de­di Mah­mut...

“Mah­mut, ‘Gel­dik bak­tık ka­pı ki­lit­li.’ (o haf­ri­ya­tı alın­mış yer var­dı, ora­sı ah­şap ev­di) O ev­den çık­tım, adam, ‘Sen be­nim evi­me na­sıl gi­rer­sin!’ di­ye ba­ğı­rı ba­ğı­rı­ver­di. Aç­tım ka­pı­la­rı... O ma­hal­le­nin de ço­luk ço­cu­ğu, ka­rı­sı kı­zı alış­kın; açık bir yer bul­sa­lar kır­ma­dık­la­rı yer kalmaz­dı. Tak­si­nin her ta­ra­fı­nı yı­kı­yor, ya­lı­yor­lar­dı.[1] Çocuk­lar ka­dın­lar tak­si­nin et­ra­fın­da, Üs­tad çok sı­kıl­dı’ de­di. ‘Üs­tad be­ni ko­var mı aca­ba?’, ‘Bil­mi­yo­rum gayrı’ de­di. ‘Ey­vah!’ Ney­se öğ­leden son­ra git­tim, ar­tık yü­zü­ne bi­le ba­ka­mı­yo­rum Üs­tad’ın. Ha şim­di ko­va­cak, ha bi­raz­dan ko­va­cak di­ye... Ney­se öğ­len bir şey de­me­di; ikin­di­de var­dık, ikin­di­de de bir şey de­me­di. Dedim: ‘Her­hal­de ya­rın ko­va­cak!’

“Ak­şam ol­du, zil çal­dı, ‘Mah­mut, sen git’ de­dim. ‘Ağa­bey, se­ni ça­ğı­rı­yor’ de­di. ‘Sen şimdi git öğ­ren, na­sıl ol­sa be­ni ko­va­cak Üs­tad, sen git öğ­ren’ de­dim. Ka­pı­yı açı­yor. ‘Ne o?’ de­miş. ‘Zil çal­dı Üs­tad’ım.’ ‘Git Şa­ban’ı ça­ğır’ de­miş Üs­tad. Mah­mut gel­di, ‘Se­ni ça­ğı­rı­yor Üs­tad’ dedi. Es­ki va­zi­fe­ye yi­ne baş­la­dık; fa­kat ba­zı lâ­ti­fe­ler ya­pı­yor­du, on­lar bi­raz ke­sil­di... Üç-beş gün geç­ti, tam ha­tır­la­mı­yo­rum, ders oku­yor­duk. ‘Du­run’ de­di, ‘Kar­deş­le­rim! Ben bu ders­ha­ne­yi âlem-i İs­lâm ders­ha­ne­si ka­bul et­mi­şim; bu­ra­nın bir da­ki­ka boş kal­ma­sı, ba­na deh­şet­li elem ve­rir!’ de­di. Ney­se Üs­tad git­tik­ten son­ra, ‘Ağa­bey, Üs­tad ne de­mek is­te­di?’ de­dim. ‘An­la­ma­dın mı ke­çe­li! Biz ders­ha­ne­yi boş bı­ra­kın­ca his­se­dip dön­müş, gel­miş’ de­di. ‘Kov­ma­ya­cak mı ağabey be­ni, sen ona bak!’ de­dim. ‘Ko­va­cak ol­sa şim­di­ye ka­dar ko­var­dı!’ de­di. Me­ğer­se Üs­tad, zer­re ka­dar şah­sî ku­sur­la­ra bak­mı­yor­muş; hiz­me­ti­ne ba­kı­yor­muş, biz bil­mi­yor­duk bu­nu...

“Üs­tad, in­san­la­rın şah­sî ku­sur­la­ra bak­maz­dı”

“Rah­met­li Bo­ya­cı Rüş­tü di­ye bir kar­de­şi­miz, o za­man Pa­şak­öşk’te hiz­met edi­yor­muş. Üs­tad de­ğil de ken­di­si an­la­tı­yor­du: ‘O za­man­lar ben fötr şap­ka­sı gi­yi­yor­dum, bir ta­raf­tan da Üs­tad’ın ya­nı­na va­rıp hiz­met edi­yor­dum. Bir gün fo­tö­rü, si­lin­di­ri çı­kar­dım, şap­ka giy­dim. Üs­tad da bir ta­raf­tan gel­di, ben se­ni ta­nı­ya­ma­dım, sen kim­sin, de­di ba­na. Rüş­tü’yüm, Rüştü’yüm, efen­dim, de­dim. Fe­süb­ha­nal­lah o şöy­le bir şey gi­yi­yor­du, de­miş. (Şa­ban Ağa­bey eliy­le ba­şın­da dai­re çi­ze­rek şap­ka işa­re­ti yap­tı. Ö. Öz­can) Onu çı­kar­mış da bu­nu, kö­pe­ği­ni çı­kar­mış da eni­ği­ni gi­y­miş. Fa­kat, sen ne­den si­lin­dir gi­yi­yor­sun, ne­den şap­ka gi­yi­yor­sun, di­ye tek keli­me ko­nuş­ma­mış Üs­tad...

“Ba­na ne­den Vah­şi de­di?”

“Ben Üs­tad’ın ku­lunç­la­rı­nı kı­rı­yo­rum ya, bir gün var­dım ya­nı­na, hiç işa­ret et­mi­yor, evrat oku­yor, ben de ayak­ta di­ne­li­yo­rum... Dur­du dur­du, elin­de­ki ev­ra­dı koy­du. ‘Be­nim bir Vah­şi Şa­ban’ım ola­cak, ne­re­de?’ ‘Bu­ra­da­yım Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Sen mi vah­şî, ben mi vah­şî, Şa­ban?’ de­di. ‘Ben vah­şi­yim Üs­tad’ım!’ de­dim. ‘Es­ki Said daha vah­şiy­di’ de­di. Ney­se va­zi­femi­zi ya­pıp çık­tık. ‘Ali Ağa­bey, Üs­tad ba­na vah­şî de­di; ne­den de­di aca­ba?’ de­dim. ‘Lâ­ti­fe etmiş­tir se­nin­le’ de­di. Fa­kat ilk de­fa Hüs­rev Ağa­be­yi gör­düm ya, ona ina­nı­yo­rum. Bir hiz­met ve­si­le­siy­le Hüs­rev Ağa­be­yin ya­nı­na git­tim, de­dim: ‘Ağa­bey, Üs­tad ba­na vah­şî de­di, aca­ba neden de­di?’ ‘Yok, mü­him de­ğil; vah­şî, be­de­vî di­ye Üs­tad lâ­ti­fe eder’ de­di.

Ora­da da Sav­lı bi­ri­si var­mış, git­miş Sav’a de­miş: ‘Üs­tad, Şa­ban’a Vah­şi Şa­ban de­di.’ Ar­tık ora­dan Ala­şe­hir, Ala­ca der­ken tâ Al­man­ya’ya ka­dar uzan­mış bu iş! Tâ ora­dan adam mek­tup ya­zı­yor ‘Vah­şi Şa­ban-Bo­zan­önü Köyü’ di­ye… Mek­tup gel­di, ak­ra­ba­lar­dan muh­ta­rın eli­ne geç­miş. ‘Da­yı bir mek­tup var, ama so­ya­dı de­ği­şik: Vah­şi Şa­ban ya­zı­yor!’ de­di. ‘Ge­tir, ge­tir, be­nim o’ de­dim. İş­te vah­şî de­me­si böy­le ol­du...

“Ka­bul et­ti­ği­miz he­di­ye­le­ri bi­ze ye­di­ri­yor­du, am­ma na­sıl!”

“Üs­tad aza­mî ik­ti­sat, aza­mî fe­da­kâr­lık di­yor ya, tek bir kim­se­nin tek bir min­ne­ti­ni alma­mış... Fa­kat bu­na rağ­men ben, ‘Bu­gün bir üzüm ge­ti­re­yim ba­ka­lım’ de­dim. Ufak bir se­pet üzüm ge­tir­dim bağ­dan, ka­pı­yı aç­tım, ‘Ne o?’ de­di. ‘Üzüm, Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Ba­ğı­nız­dan mı ge­ti­ri­yor­sun?’ ‘Ba­ğı­mız­dan ge­ti­ri­yo­rum Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Bir se­fe­re mah­sus, Şa­ban’dan oldu­ğu için red­de­de­mem’ de­di. Bi­zim kol­tuk­la­ra kar­puz sığ­mı­yor ar­tık; he­di­ye­mi­zi al­dı ya…

“Koy­du şöy­le, Cey­lan’ı ça­ğır­dı: ‘Kaç ki­lo ge­lir bu üzüm?’ ‘Üç ki­lo ge­lir Üs­tad’ım.’ ‘Çar­şıda kaç pa­ra?’ ‘İş­te 15-20 ku­ruş eder Üs­tad’ım’ de­di. Üs­tad tut­tu ba­na bir li­ra ver­di. De­dim: ‘Üs­tad’ım, ben sat­mak için ge­tir­me­dim.’ ‘Yok! Ke­çe­li, be­nim düs­tu­ru­mu bo­za­maz­sın!’ de­di. Kol­tuk­la­ra şim­di kâ­ğıt sığ­mı­yor­du ar­tık... Öy­le mah­cup ol­dum, o se­pe­ti ka­fa­ma vur­sa on­dan iyi­y­di. Al­dık li­ra­yı, çık­tık dı­şa­rı­ya, de­dim: ‘Cey­lan kar­deş, ben bu­ra­ya üzüm sat­ma­ya mı geldim ya­hu!’ ‘Ne ol­du kar­de­şim, böy­le pe­şin müş­te­ri­yi bul­dun, daha ne is­ti­yor­sun!’ di­ye la­ti­fe et­ti.

“Üs­tad üzüm­le­ri bi­rer bi­rer ipe diz­di­ri­yor, üzüm­ler ku­ru­yor çü­rü­yor, on­dan son­ra da ‘ders bak­la­va­sı’ di­ye bi­ze ve­ri­yor­du! Onu da gö­zü­nün önün­de ye­dir­ti­yor­du, ze­hir gi­bi de oluyor­du... Kar­puz ka­vun çü­rür, ve­rir ye­di­rir­di. Rah­met­li Ta­hi­ri Ağa­bey, Üs­tad baş­ka ye­re bak­tığı za­man koy­nu­na ko­yu­ve­ri­yor­muş... ‘Ni­ye bi­ze söy­le­me­din ağa­bey?’ de­dim. ‘Ni­ye söy­le­yeyim, her şe­yi bi­li­yor­sun da onu bi­le­me­din mi!’ de­di. Ar­tık ben de koy­nu­ma ko­yu­ve­ri­yor­dum. Hik­me­ti­ni de bil­mi­yo­ruz ha; ka­bul et­ti­ği­miz he­di­ye­le­ri böy­le ye­di­re­rek, bi­ze ders ve­ri­yor­du...

“Sen hi­le ya­pı­yor­sun”

“Rah­met­li Cey­lan Ağa­bey çok ra­hat­tı Üs­tad’a kar­şı. Ona ses­len­mez­di. Bir el­ma­sı ve­ya ku­ra­bi­ye­si var­dı Üs­tad’ın, be­yaz, on­lar sert­leş­ti­ği za­man yi­ye­mi­yor­du, ‘ders bak­la­va­sı’ ola­rak bi­ze da­ğı­tı­yor­du. Mut­la­ka kur’a at­tı­ra­rak da­ğı­tır­dı. ‘Söy­le ba­ka­lım sen bir sa­yı!’ İkin­ciye, üçün­cü­ye söy­let­ti­rir. Cey­lan söy­le­di mi mut­la­ka ken­di­ne dü­şürt­tü­rür, na­sıl he­sap edi­yor­sa en iyi­si­ni o alır­dı. Bir se­fe­rin­de yi­ne Cey­lan, ‘Ben söy­le­ye­yim Üs­tad’ım’ de­di. ‘Yok, sen hi­le edi­yor­sun Kürt!’ de­di. Cey­lan, Kür­dis­tan’da as­ker­li­ği­ni yap­mış da onun için Üs­tad ona ‘Kürt’ der­di. Neyse baş­ka kar­deş söy­le­di­ği hal­de yi­ne Cey­lan Ağa­be­ye düş­tü bi­rin­ci­lik. He­men ge­tir­di ten­ce­reyi.

Hiz­met­te min­net al­tı­na gir­me­mek

“İlk se­fer ge­lip de Üs­tad’ın ya­nı­na otur­du­ğun za­man mut­la­ka Ri­sa­le-i Nur’un okun­ması­nı ve ima­nı­nın kur­tul­ma­sı­nı tav­si­ye eder­di; en ev­vel sö­zü bu­dur. Ben ilk gel­di­ğim­de, ‘Ha­lin vak­tin na­sıl Şa­ban?’ di­ye sor­muş­tu. ‘Çift­çi­yim Üs­tad’ım’ dedim. ‘Ye­te­ri ka­dar mül­kü­nüz var­dır…’ ‘Ye­ti­yor Üs­tad’ım’ de­dim. ‘Tam el­ham­dü­lil­lah.’ Ya­ni hiz­met­te min­net al­tı­na gir­me­mek, Al­lah için yap­mak...

Ri­sa­le-i Nur’un ke­ra­me­ti

“Bir gün Hüs­rev Ağa­bey, ‘Bu­gün mec­bur Sav’a gi­de­cek­sin Şa­ban!’ de­di. ‘Olur ağa­bey” de­dim. Fa­kat ayak­la­rım­da ça­rık ha var, ha yok... ‘Sen bun­lar­la gi­de­mez­sin Şa­ban; be­nim potin­ler var, as­ker­lik­ten kal­ma, on­la­rı sa­na giy­di­re­yim, öy­le git’ de­di. ‘Olur ağa­bey’ de­dim. Potin­ler 40 nu­ma­ra, be­nim ayak­la­rım 43 nu­ma­ra. Bas­tır ba­ka­lım; bas­tır, bas­tır, bas­tır... Hüs­rev Ağa­bey, ‘Bi­raz suy­la yu­mu­şa­ta­lım’ de­di. Hiç 43 nu­ma­ra­ya 40 nu­ma­ra gi­rer mi? Za­ten ka­pıdan çı­kın­ca­ya ka­dar bit­ti ayak­la­rım! Ney­se ver­di om­zu­mu­za ki­tap­la­rı, yü­rü­dük ya­yan... ‘Yalnız çay­da ba­cak ka­dar bi­le su var­sa, geç­me Şa­ban, ge­ri gel; çün­kü çok adam ye­di o de­re!’ de­di.

“Bir de­re gör­düm, ıs­lan­ma­dım her­hal­de ben… Tam ak­lım er­mi­yor! Er­te­si gün Sav’dan dön­düm, gel­dim. ‘Na­sıl ol­du Şa­ban, o çay­dan at­la­ya­bil­din mi?’ de­di. ‘Bil­mi­yo­rum ağa­bey, su gör­me­dim’ de­dim. ‘Fe­süb­ha­nal­lah! O rah­met­te (yağ­mur) su­yu gör­me­din mi?’ de­di. O yağmur­da, o çay­da su ol­ma­ma­sı müm­kün de­ğil... Ri­sa­le-i Nur’un ke­ra­me­ti­ne bak... Ke­ra­met­ten fi­lan bir şey an­la­mı­yo­rum da, o za­man ‘hiz­met’ di­yo­ruz gi­di­yo­ruz iş­te…

“Ayak­la­rı­nın al­tı­nı öp, be­ni ta­le­be­li­ğe ka­bul et­sin”

“Al­lah rah­met et­sin, 16 cilt­lik tef­sir sa­hi­bi Kon­ya­lı Meh­med Veh­bi’ye[2] Ri­sa­le-i Nur’u gös­ter­miş­ler, ‘Se­nin tef­si­ri­ne uyu­yor mu, ba­kı­ver’ de­miş­ler. İti­raz et­miş Ri­sa­le-i Nur’a...

“Ha­cı­lar köy­ün­den ko­yun ço­ba­nı ge­li­yor Üs­tad’a, ‘Üs­tad’ım, eğer mü­sa­a­de eder­sen Yir­mi Bi­rin­ci Lem’a’yı (ih­lâs hak­kın­da) Meh­med Veh­bi’ye oku­ta­ca­ğım’ di­yor. ‘Pe­ki’ di­yor Üs­tad. Bu çe­ki­yor ça­rık­la­rı… O za­man ça­rık, Mer­ce­des! Va­rı­yor Kon­ya’ya… Ha­lı­cı Sab­ri’nin dük­ka­nı­na gi­di­yor. ‘Oo, aya­ğı ça­rık­lı, ba­şı sa­rık­lı, üs­tü aba­lı, hoş gel­din, ne bu va­zi­yet!’ di­yor Sab­ri Ağa­bey. ‘Ağa­bey, ben Meh­med Veh­bi’nin ya­nı­na gi­de­ce­ğim; bir müş­kü­lüm var, onu halle­de­ce­ğim’ di­yor. ‘Bu va­zi­yet­te ça­rık­la, sa­rık­la onun ya­nı­na gi­dil­mez.’ ‘Ben ço­ba­nım, ben gide­ce­ğim ora­ya.’

“Me­ğer Meh­med Veh­bi dük­kan­da otu­ru­yor­muş, alıp gö­tü­rü­yor ço­ba­nı evi­ne... ‘Ne­dir müş­kü­lün oğ­lum?’ di­yor. ‘Ho­cam! Bir Be­di­üz­za­man gel­di Is­par­ta’ya, ‘Üç cu­ma­ya git­me­yen ka­fir olur’ di­yor. Böy­le bir şey yok da ki­ta­bı ona okut­tur­mak için öy­le di­yor. ‘Eser­le­rin­den biri­ni oku da ba­na bir yol gös­ter’ di­yor. ‘Pe­ki’ di­yor ve Yir­mi Bi­rin­ci Lem’ayı hem oku­yor hem ağ­lı­yor, hem oku­yor hem ağ­lı­yor, ye­min edi­yor, ‘Kar­de­şim, Meh­med Veh­bi’nin im­da­dı­na Be­di­üz­za­man ye­tiş­ti. Eğer bu eser­le­rin ya­zıl­dı­ğı­nı gör­sey­dim, bü­tün eser­le­ri­mi ya­kar­dım ben!’ di­yor. ‘De­ğil eli­ni, ayak­la­rı­nın al­tı­nı öp, be­ni de ta­le­be­li­ği­ne ka­bul et­sin, se­lâm söy­le…’ di­yor.

“Dön­dük­ten son­ra Üs­tad, cüm­le ka­pı­sı­nın önü­ne çı­kı­yor, ‘Ke­çe­li! Sah­ra do­lu­su kır­mı­zı ko­yu­nu ta­sad­duk et­tin’ di­ye­rek il­ti­fat edi­yor. Ço­ban da, ‘Sa­ye­niz­de Üs­tad’ım…’ di­yor.”

“Üs­tad bay­ram­da bi­le eli­ni zor­la öp­tür­dü”

“Bir kur­ban bay­ra­mı... Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin eli­ni öp­me­ye git­tik, fa­kat ‘El öp­tür­mek, yüzü­me to­kat vur­mak gi­bi ge­li­yor!’ de­di ve eli­ni ver­me­di. Bay­ram­da bi­le öp­tür­me­di. Bi­raz son­ra Çi­lin­gir Ali gel­di, daha ka­pı­da söy­le­dik. Ba­ğı­ra­rak ‘Ben öpe­rim!’ de­di, Üs­tad da du­yu­yor.

Bağı­ra ba­ğı­ra ‘Üs­tad’ım! Eli­ni öpü­cem… Üs­tad’ım! Eli­ni öpü­cem…’ de­di. ‘Yok! Ol­maz, düs­tu­rumu bo­za­maz­sın’ de­di Üs­tad. Çi­lin­gir Ali ıs­rar et­ti. ‘Üs­tad’ım, bay­ram bu­gün, bay­ram…’ derken Üs­tad mec­bu­ren eli­ni uzat­tı. (Şa­ban Ağa­bey hem gü­lü­yor, hem de Üs­tad’ı tak­lit ede­rek an­la­tı­yor.) Biz de o sa­ye­de öp­müş ol­duk.

“Üs­tad’ımı­zın ce­na­ze­si­ne git­tim, fa­kat…”

“Ben köy­ü­me sa­lı gü­nü gel­sem ana­mın ba­ba­mın ih­ti­yaç­la­rı­nı gö­rür, Çar­şam­ba gü­nü Ispar­ta’ya dö­ner­dim. Yi­ne bir gün çar­şam­ba gü­nü dön­düm, Ta­hi­ri Ağa­bey so­ğuk ha­be­ri ver­di. ‘Ur­fa’da İpek Pa­las Ote­li’nde Üs­tad ve­fat et­miş. Şu ders­ha­ne­nin anah­ta­rı­nı al, iş­le­ri gö­rü­ver; ben Ur­fa’ya gi­di­yo­rum’ de­di. ‘Olur ağa­bey’ de­dim, anah­ta­rı al­dım. ‘İz­mir’den bir avu­kat ge­lecek, onu iyi kar­şı­la, iyi ağır­la’ de­di. ‘Olur ağa­bey’ de­dim. (Şa­ban Ağa­bey, avu­ka­tın adı­nı ha­tırla­ya­ma­dı.) Avu­ka­tı kar­şı­la­dım, ‘So­ğuk ha­ber var, Üs­tad ve­fat et­miş!’ de­dim. Avu­kat ‘Yap­ma! Müj­de mi ve­ri­yor­sun!’ di­ye ba­na kız­dı. ‘Ben Ur­fa’ya gi­di­yo­rum’ di­ye­rek mah­ke­me­ye de girme­den ay­rıl­dı.

“Ah­met Gü­müş o za­man­lar Is­par­ta İmam Ha­tip’te oku­yor­du. Fa­kir, ga­rip bir ta­le­bey­di. Ur­fa’ya oto­büs tut­muş­lar; gi­diş dö­nüş 60 li­ra ki­şi ba­şı­na... Bak­tım Ah­met Gü­müş, şo­fö­rün ar­ka­sın­da­ki kol­tuk­ta otu­ru­yor. ‘Se­nin pa­ran var mı gi­di­yor­sun!’ de­dim. Ba­na ‘Ora­ya pa­ray­la de­ğil, iman­la gi­di­lir!’ de­di. Ka­fam ka­rış­tı: ‘Be­nim ima­nım yok mu ya­hu!’ Ders­ha­ne­nin anahta­rı­nı bi­ri­ne tes­lim et­tim, ya­nı­na otur­dum. Bi­rin­den 100 li­ra borç ala­rak ‘Ben de iman­la gi­diyo­rum’ de­dim.

“Ur­fa’ya var­dık. Bi­ze ‘Cu­ma na­ma­zı­nı mü­tea­kip kı­lı­na­cak’ den­miş­­ti. Cu­ma­dan 1,5 sa­at ev­vel var­dı­ğı­mız hal­de ka­la­ba­lık yo­ktu. Me­ğer ka­rı­şık­lık çı­kar di­ye, va­li­nin em­riy­le bir gün ön­ce ak­şa­mü­ze­ri der­­gâha def­net­miş­ler Üs­tad’ı... Ak­şa­ma tek­rar Is­par­ta’ya dön­dük.”

“Ca­ni­ler na­ma­za baş­la­yın­ca…”

Şa­ban Ağa­bey, Hüs­rev Ağa­bey­den din­le­di­ği bir ha­tı­ra­yı, onun di­lin­den şöy­le an­lat­tı:

“Af­yon Mah­ke­me­sin­de be­ni 50-60 ki­şi­lik ca­ni­le­rin ko­ğu­şu­na ver­di­ler, bu­ra­da öl­dür­sünler di­ye... İçe­ri gir­dim, se­lâm ver­dim, se­lâ­mı­mı alan ol­ma­dı. Üç gün be­to­nun üze­rin­de yat­tım. Ye­mek­le­ri, ko­ğu­şun bir de­li­ği var­dı, ora­dan ve­ri­yor­lar­dı. Yok­sa dı­şa­rı çı­kar­sa­lar mut­la­ka bir ci­na­yet çı­ka­rı­yor­lar­mış. Üç gün­den son­ra, 150 yıl hü­küm ye­miş, ko­ğu­şun kra­lı gel­di, sert­çe ‘Ho­ca mı­sın sen?’ de­di. ‘Eh iş­te, na­maz kı­la­rım.’ ‘Pe­ki bir su­al sor­sam bi­lir mi­sin?’ ‘Bil­di­ğim bir şey­se söy­le­rim’ de­dim. ‘Söy­le ba­ka­lım: Ben şu ka­dar adam kes­tim, şu ka­dar adam yak­tım, şu ka­dar ır­za na­mu­sa mu­sal­lat ol­dum; ben cen­ne­te mi gi­de­ce­ğim, ce­hen­ne­me mi?’

“Ben de­dim: ‘Kar­de­şim, sen şu­ra­ya otu­rur­san ben sa­na ce­vap ve­ri­rim.’ ‘Ne­re­li­sin sen?’ ‘Ka­ra­de­niz­li­yim.’ ‘Ka­ra­de­niz’e bir dam­la su dam­la­tıl­sa ço­ğal­dı­ğı bel­li olur mu?’ ‘Ha­yır.’ ‘Pe­ki o de­niz­den bir dam­la su alın­sa ek­si­lir mi?’ ‘Yok.’ ‘Kar­de­şim! Eğer sen sıdk ve sa­da­kat ile, bir daha yap­ma­mak ni­ye­tiy­le töv­be et­sen, beş va­kit na­ma­zı­nı kıl­san, Ce­nab-ı Hakk’ın öy­le rahmet ve um­man de­niz­le­ri var ki se­nin is­temiş ol­du­ğun bir dam­la bi­le gel­mez Ona... Ce­nab-ı Hakk’ın af­fet­me­di­ği hiç­bir şey yok, Ce­nab-ı Hak’tan ümit kes­mek şirk­tir. Töv­be eder­sen, nama­zı­nı kı­lar­san cen­ne­tin or­ta­sı­na gi­der­sin...’ ‘Ha­aa, de­mek ba­na cen­net var mı ho­cam? Kalkın lan dey­us­lar! Ba­na cen­­net ol­duk­tan son­ra si­ze hay­di hay­di var­dır’ di­ye her­ke­si top­la­dı. He­men bir bat­ta­ni­ye gel­di, çe­vir­di­ler. ‘Her­kes gu­sül ab­des­ti al­sın!’ de­di. İs­ter­sen al­ma! Herkes gu­sül ab­des­ti­ni alı­yor. ‘Ho­cam, sen ho­ca­sın, biz ce­ma­atiz’ de­di.

“Ney­se öğ­le­yi kıl­dık; ikin­di­yi, ak­şa­mı, yat­sı­yı kıl­dık. ‘Kal­kın lan, şu ya­tak­la­rın hep­si­ni yı­ğın ba­ka­lım şu­ra­ya.’ ‘Ne ola­cak o ya­tak­lar?’ ‘Ho­cam, sen üç gün o be­to­nun üs­tün­de yat­tın ya, şim­di üç gün biz be­to­nun üs­tün­de ya­ta­lım da sen ya­tak­ta yat.’ İman nu­ru içe­ri gi­rin­ce nasıl in­ki­şaf edi­yor fıt­rat­lar, gör­dün mü Şa­ban? Ço­ğu da mec­bu­ren na­maz kı­lı­yor ha... Ben bunlar sı­kıl­ma­sın­lar di­ye ‘El Fa­tiha’ di­yo­rum, ev­rat­la­rı son­ra oku­yo­rum. Gel­di bir gün: ‘Ho­cam, bir şey­ler mı­rıl­da­nı­yor­sun, iyi bir şey­ler­se biz de ede­lim.’ ‘Ya­pa­bi­lir mi­si­niz?’ de­dim. ‘Ya­zı­ver şu­nu’ de­di­ler. Ar­tık oku­ma yaz­ma bil­me­yen ka­ra ca­hil­ler bi­le bir ba­ğı­rı­yor ki ‘Ya Ce­mi­lü ya Al­lah, ya Ka­rî­bü ya Al­lah!’ di­ye, ko­ğu­şu yı­kı­yor­lar… Mü­dür du­y­muş bun­la­rı, he­men gar­di­yana, ‘Gel, is­yan var ga­li­ba o ko­ğuş­ta, bak gel’ di­yor. Bak­mış­lar, ki­mi ye­le­ği­ni, ki­mi çar­şa­fı­nı ser­miş, na­maz kı­lı­yor. Mü­dür: ‘Ney­miş o?’ ‘Mü­dü­rüm, o ho­ca­nın ar­ka­sın­da na­maz kı­lı­yor­lar’ de­miş. ‘Yap­ma ya­hu, ora­yı da mı ze­hir­le­di bu adam!’ de­miş. Bak Şa­ban, ze­hi­ri gö­rü­yor musun? Bir te­ki­nin bi­le hak­kın­dan ge­le­me­yen­ler, na­ma­za baş­la­yın­ca ‘ze­hir al­mış’ olu­yor­lar.

“Mü­dür: ‘Der­hal o ho­ca­yı ora­dan alın, baş­ka ye­re ve­rin’ di­yor. Gar­di­yan gel­di, fa­kat içeri gir­me­si müm­kün de­ğil; za­ten kor­ku­yor adam... O de­lik­ten ba­ğır­dı: ‘Ho­cam, lüt­fen bu­ra­ya ge­lir mi­sin?’ ‘Ne ola­cak?’ ‘Ho­ca­yı baş­ka ko­ğu­şa ala­ca­ğız.’ ‘Hay­di ora­dan! Ha­di gir ba­ka­lım, aç ka­pı­yı, al ho­ca­yı…’ ‘Ho­cam, sen hiç kork­ma, hiç kim­se se­ni ala­maz. Bu­ra­sı hü­kû­met ye­ri; fakat ho­cam, bu ha­pis­ten kur­tu­lur­sam, ya­yan se­nin zi­ya­re­ti­ne va­ra­ca­ğım.’ ‘Yok, lü­zum yok karde­şim; sen ima­nı­nı kur­tar, ye­ter’ de­dim.

“Bir af çık­mış, bun­lar dı­şa­rı çık­mış­lar… Ya­yan Is­par­ta’ya ka­dar gel­di: ‘Ho­cam, köy­ü­me git­me­den se­nin ya­nı­na gel­dim.’ ‘Kar­de­şim, se­­nin anan ba­ban var­dır, ni­ye bu­ra­ya gel­din sen!’ ‘Ne di­yor­sun sen ho­cam, Ame­ri­ka’ya git­sen yi­ne ora­ya ge­le­cek­tim zi­ya­re­ti­ne! Ha­pish­ane­de öy­le bir sı­kın­tım var­dı ki bir bı­çak bul­say­dım kar­nı­ma sap­la­yı­ve­re­cek­tim! Bir ip bu­la­mı­yordum ki boy­num­dan asa­yım bu ha­yat­tan kur­tu­la­yım. Ne di­yor­sun ho­cam! Sen­den gör­düm her şe­yi... Ba­zen ho­ca gön­de­ri­yor­lar­dı ora­ya, so­rar­dık: ‘Ho­cam, bir so­ru sor­sam bi­lir mi­sin? ‘Söyle ba­ka­lım.’ ‘İş­te ben böy­le et­tim, şöy­le et­tim; ben cen­net­lik mi­yim, ce­hen­nem­lik mi­yim?’ ‘Senin cen­net­lik ye­rin kal­ma­­mış!’ di­yor­du. ‘Al­lah sen­den ra­zı ol­sun ho­cam!’”

“Te­lif anın­da Üs­tad’ın se­si ge­li­yor, ken­di gö­rün­mü­yor­du”

Şa­ban Ağa­bey, Şam­lı Ha­fız Tev­fik Ağa­be­yin an­lat­tı­ğı bir ha­tı­ra­yı da bi­ze nak­let­ti:

“1960’ta Üs­tad’ın ve­fa­tın­dan son­ra Bar­la’da bir mev­lit okut­tuk. Mev­lit­ten son­ra Şam­lı Tev­fik Ağa­bey, ‘Ge­lin genç­ler, si­ze Ri­sa­le-i Nur­la­rın il­ham-ı İlâ­hî ol­du­ğu­nu is­pat ede­cek, kendi ya­şa­dı­ğım ha­tı­ra­lar­dan an­la­ta­yım’ de­di. Otur­duk ve din­le­dik:

“Bir gün Üs­tad, ‘Şam­lı, ha­zır­lan, Çam Da­ğı’na gi­de­ce­ğiz’ de­di. Ben def­te­ri ka­le­mi al­dım, yo­la çık­tık, ora­ya var­dık, ‘Şam­lı, ken­di­ne de ba­na da yer ha­zır­la, öğ­len na­ma­zı­nı kı­la­ca­ğız’ dedi. Ha­zır­la­dım, öğ­len na­ma­zı­nı kıl­dık, bir­den ko­mut­va­ri, ‘Şam­lı, yaz!’ de­di ba­na ba­ğı­ra­rak... Ney­se ya­zı­yo­rum, fa­kat et­ra­fı­ma ba­kı­yo­rum, ken­di­si yok! Al­lah Al­lah ne­re­ye git­ti Üs­tad! Se­si ku­la­ğı­ma ra­hat ge­li­yor, fa­kat et­ra­fı­ma ba­kı­yo­rum, yok… ‘Ta­mam!’ de­yi­ver­di ve te­lif bit­ti. Ney­se bi­raz son­ra gö­rün­dü. ‘Ne­re­ye git­tin Üs­tad’ım, se­ni gö­re­mi­yor­dum’ di­ye sor­ma­ya ka­rar ver­dim, ken­di ken­di­me… ‘Bir şey so­ra­cak­tım ho­cam’ der de­mez, ‘Ben ne bi­li­yo­rum ba­na soru­yor­sun, ha­di ora­dan!’ di­ye bir azar­la­dı be­ni, kes­ti git­ti...

“Sa­baha ka­dar 60 sa­y­fa yaz­mı­şım, far­kın­da de­ği­lim!”

“Bar­la’ya gel­dik. ‘Şam­lı! Şun­la­rı şöy­le baş­lan­gıç yap, baş­la­rı­nı ya­zı­ver’ de­di. ‘Yok! Sı­ra­sı de­ğil, ben yo­rul­dum, ya­tı­yo­rum’ de­dim.’ ‘Ta­mam ta­mam, sen yo­rul­dun da şöy­le bir baş­lan­gıç yap; iki sa­tır yaz, öy­le yat.’ ‘Ha, öy­le olur’ de­dim. Kar­deş­ler, ina­nır mı­sı­nız, o di­vi­ti o mü­rekke­be bir se­fer mi ban­dır­dım, iki se­fer mi ban­dır­dım, hiç ak­lım er­mi­yor.

“60 sa­y­fa yaz­mı­şım sa­baha ka­dar, hiç far­kın­da de­ği­lim. Bir bak­tım ka­pı açıl­dı, tam 60 sa­y­fa­nın son sa­tı­rı­na gel­mi­şim, o bit­ti, ka­pı açıl­dı; bak­tım Üs­tad. ‘Ne o?’ de­dim, ‘Na­maz kı­laca­ğız’ de­di. ‘Ne na­ma­zı?’ ‘Sa­bah na­ma­zı.’ ‘Ya­hu daha hiç yat­ma­dım.’ ‘Ya­tar­sın sen, ya­tar­sın; na­ma­zı kı­lar, ya­tar­sın’ de­di. Üs­tad’ın böy­le ke­ra­met­le­ri­ni çok gör­düm.”

“Deh­şet­li bir yı­lan ge­li­yor ki, na­sıl ge­li­yor!”

Yi­ne Şam­lı Ha­fız Tev­fik Ağa­bey an­la­tı­yor:

“Bar­la’yı ge­çin­ce bir ağaç var, bir gün o ağa­ca git­tik. Te­lif za­ma­nı… Otur­duk ora­ya; fa­kat Üs­tad ne ko­nu­şu­yor, ne de yaz di­yor ba­na... O otu­ru­yor, ben de otu­ru­yo­rum, epey­ce otur­duk. ‘Kar­şı­dan deh­şet­li bir yı­lan! Na­sıl ge­li­yor ama... Ey­vah ho­cam, git­tik!’ de­dim. ‘Sus Ke­çe­li!’ dedi. ‘Ya­hu ho­cam git­tik!’ ‘Sus! Bü­tün mah­lû­kat emir dai­re­sin­de ha­re­ket eder. Hiç­bir mah­lûk yo­ktur ki em­rin­den dı­şa­rı çık­sın.’ ‘Ya­hu ho­cam, emir me­mir din­le­mez bu!’

“Şöy­le 10 met­re ka­dar kal­dı, he­men tut­tu sa­rı­ğı­nı önü­ne atı­ver­di. Yı­lan gel­di, sa­rı­ğa dola­nı­ver­di, al­tı­na gir­di, üs­tün­den geç­ti, et­ra­fın­da do­laş­tı. Ben kor­ku­dan Üs­tad’ın ar­ka­sı­na saklan­dım, ısı­rır­sa ev­ve­la onu ısır­sın di­ye! Son­ra yı­lan bı­rak­tı git­ti. ‘Bu ne ho­cam?’ de­dim. ‘Ben ne bi­li­yo­rum’ de­di, on­dan son­ra te­li­fe baş­la­dık.”

“Eğer Mek­ke’de ol­say­dın sa­de­ce şah­sı­nı kur­ta­ra­cak­tın”

Cey­lan Ağa­bey, Şa­ban Ağa­be­ye şu ha­tı­ra­yı an­lat­mış:

“Bir gün se­kiz-on ço­cu­ğu olan, Di­yar­ba­kır­lı bir adam, çocuk­la­rı­nı ev­len­dir­miş, bark­landır­mış, ai­le­si ölü­ve­rin­ce de, ‘Ben Mek­ke’nin et­ra­fın­da öl­mek için gi­de­ce­ğim!’ de­miş ve git­miş. İki se­ne Mek­ke’de ka­lı­yor. Bu­ra­dan gi­den bir de­lil (ha­cı reh­be­ri) ona de­miş: ‘Sen ne arı­yor­sun bu­ra­da!’ ‘Ben Bey­tul­lah’ın et­ra­fın­da öl­mek için gel­dim…’ ‘Kar­de­şim! Bu söy­le­mez beyt­tir. Ispar­ta’da söy­ler beyt var; git, in­ti­sap et, ima­nı­nı kur­tar.’ ‘Be­nim pa­ram yok ki, na­sıl gi­de­ceğim!’ ‘Ben sa­na bir kâ­ğıt ve­re­yim, hu­du­da ka­dar gi­der, ora­dan içe­ri gi­rer­sin…’

“O za­man­lar Is­par­ta’ya ikin­di­den son­ra tren ge­lir­di. İkin­di na­ma­zı­nı kıl­dık, Üs­tad, ‘Gidin, be­nim tren­den ine­cek mi­sa­fi­rim var, alın ge­lin’ de­di Zü­be­yir Ağa­bey­le iki­mi­ze... ‘Zü­be­yir Ağa­bey, ki­mi gö­tü­re­ce­ğiz Üs­tad’a mi­sa­fir ola­rak?’ de­dim. ‘Kar­de­şim, Üs­tad de­di, mut­la­ka bir mi­sa­fi­ri ge­le­cek­tir’ de­di.

“Bi­ri­miz sağ­dan, bi­ri­miz sol­dan git­tik. Es­ki­den âdet­ti, otel­ci­ler ‘Be­nim otel­de yat­sın’ diye inen­le­rin ba­vul­la­rı­nı alı­ve­rir­ler­di; müş­te­ri kap­mak için… Bir bak­tım, ‘Şu ada­mın ba­vu­lu­na sa­rı­lı­ve­re­yim’ de­dim. ‘Oğ­lum, ben otel­de yat­ma­ya­ca­ğım; bu­ra­da Be­di­üz­za­man var­mış, onun ya­nı­na gi­de­ce­ğim’ de­mez mi! ‘Hay! Zü­be­yir Ağa­bey gel, ya­ka­la­dık…’ Ada­ma sor­duk: ‘Üs­tad tren­den ine­cek di­ye se­ni ta­nı­yor mu­y­du?’ Adam da şok ge­çir­di, ‘Ha­yır’ de­di. San­ki Mek­ke’de bir te­le­viz­yon, Is­par­ta’da bir te­le­viz­yon var­dı. Ney­se al­dık ge­tir­dik.

“Üs­tad tâ cüm­le ka­pı­ya ka­dar gel­miş, bek­li­yor­du. Beş-al­tı met­re kal­dı: ‘Kar­de­şim Hasan! Söy­ler beyt, Ri­sa­le-i Nur’dur; oku, ima­nı­nı kur­tar.’ Adam otu­ru­ver­di ora­ya... Ney­se al­dık bu­nu içe­ri­ye... Üs­tad: ‘Kar­de­şim Ha­san! Eğer Mek­ke’de ol­say­dın şah­sı­nı kur­ta­ra­cak­tın. Şah­sî ke­ma­lât za­ma­nı de­ğil, iman kur­tar­ma za­ma­nı... Se­nin ak­ra­ba­la­rın, to­run­la­rın var­dır; on­la­rın iman­la­rı­nın kur­tul­ma­sı­na ve­si­le ola­cak­sın. Bu dün­ya­da en bü­yük me­se­le, iman kur­tar­mak me­se­le­si­dir. Ben bi­le şu ha­lim­le hiz­met et­mek is­ti­yo­rum.’ Ona ya­rım sa­at ka­dar ders ya­pıp bir ba­vul ki­tap ve­ri­yor ve Di­yar­ba­kır’a gön­de­ri­yor. O zat ora­ya ma­ya olu­yor.”

[1] Şaban Ağabey aynı hatıraları 1 Temmuz 2001 tarihinde Çamlık’ta anlatırken Sungur Ağabey hemen sözünü kesip şöyle bir tashihatta bulundu:

“Şaban Ağabey, Allah razı olsun, kendine has üslûbuyla anlatıyor; ama Üstad’ımız, asla ve kat’a öyle yıkama yağlamalardan hoşlanmaz, rahatsız olurdu.” Ö. Özcan

[2] “Konya âlimlerinin Risale-i Nur’u yazmakta ve takdir etmekte olduklarını ve tefsir sahibi Hoca Vehbi’nin (r.h.) Risale-i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risale-i Nur’a karşı hayran ve takdirkâr olması münasebetiyle, Hâfız Ali demiş: ‘Risale-i Nur’un bir kerametidir, öküze et ve arslana ot atmaz. Öküze ot verir, arslana et verir. O arslan Hocanın en evvel İhlâs Risaleleri eline geçmiş.’” (Kastamonu Lâhikası, 255)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...