SAİD ÖZDEMİR

ÜS­TAD’IMIZ BEDİÜZZAMAN Hazretleri ta­ra­fın­dan “Ri­sa­le-i Nur Na­şi­ri” ola­rak va­zi­fe­len­di­ri­len M. Said Öz­de­mir Ağa­bey, ri­sa­le­ler­de ge­çen adıy­la “Til­lo­lu Said,” 1930 Siirt-Til­lo do­ğum­lu­dur. 1938’den iti­ba­ren An­ka­ra’da ya­şa­yan Said Ağa­bey, Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğın­da “An­ka­ra Ge­zi­ci Vaiz­li­ği” ve muhte­lif va­zi­fe­ler yap­mış, emek­li ol­muş­tur. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni ilk de­fa 1953’de Is­par­ta’da, şim­di mü­ze olan ev­de zi­ya­ret edi­yor. 1956’da Atıf Ural, Mus­ta­fa Türk­me­noğ­lu, Meh­met Emin Bi­rinci gi­bi ağa­bey­ler­le be­ra­ber, Üs­tad’ın em­riy­le Söz­ler’in ye­ni harfler­le tab’ını ya­pı­yor. Daha sonra da Üs­tad’ımı­zın ver­di­ği sa­lâ­hi­yet­le tab işi­ne de­vam edi­yor. Bu hususta, Bediüzzaman’ın parmak izini taşıyan noterden tastikli bir belge var elinde. Üs­tad’la de­fa­lar­ca gö­rü­şen Said Ağa­be­ye, Üs­tad’ımız he­men her se­fe­rin­de neş­ri­ya­tın ehem­mi­ye­ti­ni tel­kin edi­yor. Said Öz­de­mir Ağa­bey, tam dokuz kere med­re­se-i Yu­su­fi­ye­de ya­tıyor, 25 kere de hakkında dava açılıyor. Said ağa­be­y, “Ri­sa­le-i Nur Na­şi­ri” ola­rak, İh­lâs Nur Neş­ri­yat ve ay­nı ad­lı inter­net si­te­si ile bü­tün dün­ya­ya çeşitli dillerde neş­ri­ya­ta de­vam et­mek­te­dir.

1969 se­ne­sin­den iti­ba­ren An­ka­ra’da bir­çok de­fa der­si­ni ve soh­be­ti­ni din­le­di­ği­miz Said Ağa­be­yi çok de­fa evin­de zi­ya­ret et­tik ve el’an ziyaretlerimiz devam ediyor. Bi­zi bir ba­ba şef­ka­tiy­le ku­cak­la­ya­rak kar­şı­lı­yor ve sa­bır­la su­al­le­ri­mi­ze ce­vaplar ve­ri­yor­.

“Ka­bir, âlem-i ahi­re­te açıl­mış bir ka­pı­dır…”

2000 yı­lın­da tekrar zi­ya­re­ti­ne git­ti­ği­miz Said Ağa­be­y, ilk zi­ya­ret­le­ri­mi­zin üze­rin­den yıl­lar geç­tiği için biz­le­ri unut­muş­tu. 1973 se­ne­sin­de, ken­di­si­nin de alâ­ka­lı ol­du­ğu ba­şı­mız­dan geçen bir ha­di­se­yi ha­tır­lat­tım. Şöyle:

O za­man­lar 1 Ma­yıs “Ba­har Bay­ra­mı” di­ye ta­til­di. Biz de An­ka­ra’da ta­le­be­yiz. Üç ay sonra okulumuzdan mezun olup öğretmen olcağız. 1 Ma­yıs Salı günü, haf­ta so­nu ta­ti­li ile birleştirilince ta­til sü­re­si dört gü­ne çık­mış­tı. Said Ağa­be­yi­mi­zin de Chev­ro­let mar­ka bir pi­ka­bı var­dı. Ken­di­sin­den, İz­mir’de­ki kar­deş­le­ri zi­ya­ret et­mek is­te­di­ğimi­zi söy­le­ye­rek pi­ka­bı is­te­dik. Ara­ba­yı Ulus’ta­ki İh­lâs Ki­ta­be­vi’nin önün­de şo­för­lü­ğü­mü­zü ya­pacak “Ma­laz­girt­li Bur­han” kar­deş­le be­ra­ber Said Ağa­bey­den tes­lim al­dık. Ara­ba­da tam 11 ki­şi­yiz; ço­ğu da üç ay son­ra öğ­ret­men ola­cak.

İz­mir yo­lun­da­yız. Ge­ce, Uşak ders­ha­ne­sin­de­ki der­se iş­ti­rak et­tik ve ora­da sa­bah­la­dık. Der­ste Mesn­evî-i Nu­ri­ye’den oku­nan mev­zu, san­ki biraz sonra ba­şı­mı­za ge­le­cek ha­di­se­ye, hu­su­san bir kar­de­şi­mi­ze işa­ret edi­yor­du.

Sa­bah na­ma­zın­dan son­ra he­men yo­la çık­tık. Ses­li ola­rak tes­bi­hat ya­pı­lır­ken bir­den araba­mız tak­la at­ma­ya baş­la­dı. Uşak-İz­mir ara­sın­da­ki o meş­hur kes­kin vi­raj­lar­dan bi­ri­nin al­tında­ki uçu­ru­ma düş­müş­tük. Ço­ğu­muz­da cid­dî bir ya­ra­lan­ma yo­ktu, fa­kat çok ih­lâs­lı bir kar­deşi­miz, An­tep­li Mus­ta­fa Do­ğan’ın omu­ri­lik so­ğa­nı ke­sil­miş­ti, ha­re­ket ede­mi­yor­du. He­men yo­la çı­kıp bir oto­bü­sü dur­du­ra­rak bin­dik. Her­kes ke­li­me-i şe­ha­det ge­ti­ri­yor­du. Ka­za­nın deh­şe­ti bir an­da üze­ri­mi­ze çök­müş­tü.

Biz­le­ri çe­şit­li has­ta­ha­ne­le­re da­ğıt­tı­lar. Antepli Mus­ta­fa Doğan’ı ise durumu ağır ol­du­ğun­dan Ege Üni­ver­si­te­si Has­ta­ha­ne­si’ne ya­tır­mış­lar. Sağ yanağımda, ke­mik gö­rü­ne­cek ka­dar de­rin bir ke­sik var­dı. Sa­lih­li Dev­let Has­ta­ha­ne­si’nde do­ktor, o şartlarda can­lı can­lı yarayı kapatıp dik­ti. Er­te­si gün ta­bur­cu olup İz­mir’e var­dığı­mız­da, “vâ ese­fa” az ev­vel Mus­ta­fa Doğan’ın şe­hit ol­du­ğu­nu söy­le­di­ler. Ken­di­si­ni göz­yaş­la­rıy­la ancak morgda gö­re­bil­dik. Mus­ta­fa üç ay son­ra öğ­ret­men ola­rak me­zun ola­cak­tı. Al­lah rah­met et­sin ve şe­fa­ati­ne nail ey­le­sin!

Uşak ders­ha­ne­sin­de, bir gün son­ra ve­fat ede­cek olan rah­met­li Mus­ta­fa’nın ve he­pi­mi­zin din­le­di­ği en son ders:

“İ’lem Ey­yü­hel-Aziz! Ka­bir, âlem-i ahi­re­te açıl­mış bir ka­pı­dır. Ar­ka ci­he­ti rah­met­tir, ön ci­he­ti ise azap­tır. Bü­tün dost ve sev­gi­li­ler o ka­pı­nın ar­ka ci­he­tin­de du­ru­yor­lar. Se­nin de on­lara il­ti­hak za­ma­nın gel­me­di mi? Ve on­la­ra gi­dip on­la­rı zi­ya­ret et­me­ye iş­ti­ya­kın yok mu­dur? Evet, va­kit yak­laş­tı. Dün­ya ka­zu­ra­tın­dan te­miz­len­mek üze­re bir gu­sül la­zım­dır. Yok­sa on­lar is­tik­zar­la ik­rah ede­cek­ler­dir. Eğer İmam-ı Rab­ba­nî Ah­med-i Fa­ru­kî bu­gün Hin­dis­tan’da hayat­ta­dır di­ye zi­ya­re­ti­ne bir da­vet vu­ku bul­sa, bü­tün zah­met­le­re ve teh­li­ke­le­re kat­la­na­rak zi­yare­ti­ne gi­de­ce­ğim.

Bi­nae­na­leyh İn­cil’de ‘Ah­met,’ Tev­rat’ta ‘Ahyed,’ Kur’an’da ‘Mu­ham­med’ ismiy­le mü­sem­ma, iki ci­ha­nın gü­ne­şi, kab­rin ar­ka ta­ra­fın­da mil­yon­lar­ca Fa­ru­kî Ah­met­ler­le mu­hat ola­rak sa­kin­dir. On­la­rın zi­ya­ret­le­ri­ne git­mek için ni­ye ace­le et­mi­yo­ruz? Ge­ri kal­mak ha­ta­dır.” (Mesn­evî-i Nu­ri­ye, 129)

“Bir ye­re gi­der­ken hiz­me­ti ni­yet edin”

İz­mir ce­ma­ati aya­ğa kalk­mış­tı. Baş­ta Fet­hul­lah Gü­len Ho­cae­fen­di ol­mak üze­re her­kes ko­şuş­tur­du. İş­te o sı­ra­da An­ka­ra’dan Said Öz­de­mir Ağa­bey gel­di. Ara­ba­sı çok ha­sar­lan­mış ol­du­ğu hal­de, sor­ma­dı bi­le... Biz­le­ri te­sel­li et­ti ve hiç­bir za­man unut­ma­dı­ğım bir tav­siye­de bulundu:

“Her­han­gi bir ye­re gi­der­ken, dün­ya işi için bi­le ol­sa mu­hak­kak hiz­me­ti ni­yet edi­niz, hiz­met­le alâ­ka­lı bir iş ya­pı­nız. Tâ ki ba­şı­nı­za ge­len her ha­di­se hiz­met he­sa­bı­na geç­sin…”

Bir de bir ve­si­ley­le Üs­tad’dan nak­let­ti­ği şu ha­tı­ra­yı unu­ta­ma­dım:

Üs­tad Said Ağa­be­ye di­yor ki:

“Kar­de­şim! Ar­tık siz hiz­me­ti dü­şün­me­yin, Ri­sa­le-i Nur ken­di­si te­ves­sü eder. Siz ara­nızda­ki uhuv­ve­ti, te­sa­nü­dü, mu­hab­be­ti mu­ha­fa­za edin. Ce­nab-ı Hak en mu­ha­li­fe bi­le bu hiz­me­ti yap­tı­ra­bi­lir…”

Mus­ta­fa Doğan’ın ce­na­ze­si bir tak­si tu­tu­la­rak mem­le­ke­ti An­tep’e gö­tü­rül­dü. Ya­ra­lı­yız di­ye bizi bı­rak­ma­dı­lar. İşte bu hazin ha­di­se­yi 27 se­ne son­ra, 2000’de ken­di evin­de Said Ağa­be­ye hu­lâ­sa­ten hatır­lat­tım.

Yü­züm­de­ki ya­ra izi­ni in­ce­le­di, “O za­man çok üzül­müş­tük, Mus­ta­fa’ya, Al­lah rah­met et­sin!” di­ye­rek du­y­gu­lan­dı. Ara­ba­yı son­ra­dan ta­mir et­ti­rip sat­tı­ğı­nı söy­le­di...

Üs­tad’ımı­zın ka­yıt­lı se­si

Said Özdemir Ağa­be­yde Üs­tad’ımı­zın ka­yıt­lı se­si ol­du­ğu­nu bi­li­yor­duk. Sağ ol­sun, evinde biz­le­re din­let­ti... Ön­ce Hüsnü Bay­ram Ağa­be­yin okuduğu Yir­mi İkin­ci Söz’ün, Bi­rin­ci Bür­ha­nı­’nı dinledik. Son­ra ye­di da­ki­ka sü­ren, Aziz Üs­tadımız Bediüzzaman’ın ta­le­be­le­riy­le olan ko­nuş­ma­ları­nı din­ledik. Bu ses kaydı, 1958 senesinde Sun­gur Ağa­bey ta­ra­fın­dan giz­li­ce yorganın altına teyp konularak yapılmış. Konuşmalardan, Üs­tad’ımı­zın Et­ra­fın­da Bay­ram, Zü­be­yir, Ta­hi­ri, Hüsnü, Sun­gur Ağa­bey­lerin ol­du­ğu an­la­şı­lı­yor. Hepsinin de sesi net olarak belli. Hz. Üstad, şef­kat ka­nat­la­rı al­tı­na al­dığı sevgili ta­le­be­le­ri­nin hep­siy­le ke­lâm­da bu­lu­nuyor. Üs­tad’ımı­zın se­si çok şef­kat­li, talebelerinin hepsiyle alâ­ka­la­nı­yor, her şe­yi ta­kip edi­yor Üs­tad’ımız...

Ha­tır­la­dı­ğım ses­ler: Zü­be­yir Ağa­bey, Ra­ma­zan do­la­yı­sıy­la A. Na­zif Çe­le­bi ve di­ğer ta­lebe­le­rin­den ge­len teb­rik­le­ri oku­yor Üs­tad’a... Üs­tad, “Ga­ze­te­ler­de bi­zim­le alâ­ka­lı ha­ber var mı?” di­yor. Zü­be­yir Ağa­bey, “Yok Üs­tad’ım” di­yor. “Bay­ram, ni­ye geç kal­dın?” di­ye so­ru­yor Üs­tad’ımız. Ta­hi­ri Ağa­bey, “Bi­zim da­mat gel­miş Üs­tad’ım.” Üs­tad da, “Git git, gö­rüş” di­yor. “Gö­rüş­tün mü?” Ta­hi­ri Ağa­bey, “Yok Üs­tad’ım, git­miş” di­yor. Bay­ram Ağa­bey bir­kaç ke­re, “Be­nim hak­kım bir ta­ne Üs­tad’ım”, “Be­nim hak­kım bir ta­ne Üs­tad’ım” di­yor. Bazı yerlerde Hz. Üstad’ın konuşmasını anlayamıyoruz.

“Bu ses ku­tu­sun­dan her ders­ha­ne­ye bi­rer ta­ne alın­sın”

Said Öz­de­mir Ağa­bey, ken­di­si­nin Üs­tad’ın se­si­ni kay­det­me te­şeb­bü­sü­nü ve Sun­gur Ağa­be­yin giz­li­ce Üs­tad’ın se­si­ni kay­det­me­si­ni şöy­le an­la­ttı:

“Bir gün Grun­dig mar­ka ma­ka­ra­lı bir teyp ala­rak Üs­tad’a gö­tür­düm. Daha ev­vel ağabey­ler­den ders kay­det­miş­tim. Üs­tad’ımı­zın önü­ne koy­dum, tey­bi aç­tım. Üs­tad ilk de­fa teyp gö­rü­yor­du. Bak­tı ki teyp, ri­sa­le oku­yor, Üs­tad ya­rım sa­at eli­ni ya­na­ğı­na ko­ya­rak din­le­di. Sonra, ‘Ma­şa­al­lah! Kar­de­şim, bu ses ku­tu­sun­dan bi­rer ta­ne her ders­ha­ne­ye alın­sın.’ de­di.

“Be­nim ni­ye­tim, Üs­tad’ın se­si­ni al­mak­tı. Üs­tad’dan izin is­te­dim, ‘Üs­tad’ım, si­zin se­si­nizi ala­lım, soh­bet ede­lim; bir ha­tı­ra olur’ de­dim. ‘Yok, caiz de­ğil’ de­di. Bir­kaç ke­re ıs­rar et­tim, izin ver­me­di. Son­ra Cey­lan Ağa­bey, ‘Ben alı­rım’ de­di. Tey­bi bir uzat­ma kab­lo­suy­la ce­re­yan ala­rak Üs­tad’ın ar­ka­sı­na giz­li­ce koy­du... Üs­tad biz­le­re doğ­ru dö­nük, tey­bi gör­me­si müm­kün de­ğil. Cey­lan Ağa­bey fi­şi tak­tı; fa­kat Üs­tad da bir­den sus­ma­ya baş­la­dı, hiç ko­nuş­mu­yor. Bekle­dik bek­le­dik, ko­nuş­ma­dı; san­ki ar­ka­sı­nı gö­rü­yor­du… Evet, ke­ra­met­le fark et­ti­ğin­den hiç ko­nuş­mu­yor­du. Ne za­man Cey­lan Ağa­bey fi­şi çek­ti, Üs­tad da he­men ko­nuş­ma­ya baş­la­dı.

“Ba­zı hik­met­le­re bi­naen Üs­tad’ımı­zın se­si çok az ola­rak alı­na­bil­miş. Son­ra­dan Sun­gur Ağa­bey, yor­ga­nın al­tı­na kü­çük bir teyp ko­yu­yor. Ye­di da­ki­ka­lık bir şey var, ama ba­zı yer­le­ri az an­la­şıl­mı­yor. İş­te bir tek o ha­tı­ra kal­dı...”

“Üs­tad dört şe­yi sak­la­dı: Eli­ni, yü­zü­nü, se­si­ni, kab­ri­ni…”

Said Ağa­bey an­lat­ma­ya de­vam edi­yor: “Ben bu­ra­da şu der­si çı­kar­dım. Üs­tad’ımız dört şe­yi sak­la­mış: Eli­ni, yü­zü­nü, se­si­ni, kab­ri­ni… Tâ ki in­san­lar şah­sı­na de­ğil, Ri­sa­le-i Nur’a tevec­cüh et­sin­ler.

“Eli­ni öp­tür­mez­di. Ben ba­zen zor­la öper­dim, ‘Kar­de­şim! Bu et ve ke­mik… Şim­di ba­na to­kat at­mış gi­bi ol­dun’ der­di, eli­me vu­rur­du.

“Yü­zü­ne bak­tır­maz­dı. Yü­zü­ne mu­hab­bet­le bak­tı­ğı­mız­da, ‘Kar­de­şim! Gö­zü­nü in­dir, yüzü­me bak­ma, ba­na na­zar de­ği­yor, isa­bet-i ayn olu­yor’ der­di.

“Se­si son za­man­la­rın­da kı­sıl­dı. Öy­le ki Zü­be­yir Ağa­bey onun du­dak kı­pır­dat­ma­sın­dan Üstad’ın me­ra­mı­nı an­lı­yor ve bi­ze an­la­tı­yor­du. Eğer şim­di ses­le­ri ol­say­dı, ri­sa­le oku­maz, se­si­ni din­le­ye­lim di­ye top­la­nır­dık. Üs­tad’ımı­zın din­le­di­ği­niz se­si­ni İh­lâs Nur Neş­ri­yat’ın ha­zır­la­dı­ğı ‘Be­di­üz­za­man CD’si­ne koy­sam, Üs­tad mü­sa­a­de eder mi, aca­ba di­ye dü­şün­düm. İs­ti­ha­re­ye yatıl­dı, fa­kat Üs­tad yi­ne izin ver­me­di. Onun için bu se­si ya­yıl­ma­sın di­ye hiç kim­se­ye ver­mi­yorum. Bi­ri­si, din­le­tir­ken ben­den ha­ber­siz giz­li­ce teyp­le ka­yıt yap­mış, son­ra­dan du­yun­ca ca­nım sı­kıl­dı. Son­ra du­y­dum ki to­ka­dı­nı ye­miş, el­le­ri tut­maz ol­muş... CD’de sa­de­ce Üs­tad’ımı­zın ‘Ma­şa­al­lah’ se­si var.”

Said Ağa­be­ye Üs­tad’ımı­zın gün­lük ko­nuş­ma­la­rı ile Ri­sa­le-i Nur­lar­da­ki ifa­de far­kı­nı sor­dum, bi­ze; “Ri­sa­le-i Nur­lar­da­ki be­la­ga­tin çok baş­ka ol­du­ğu­nu, çün­kü ri­sa­le­le­rin il­ham-ı İlâ­hî ol­du­ğu­nu” söy­le­di.

“Ka­der-i İlâ­hî onun me­za­rı­nı kay­bet­ti­ri­yor”

“Üs­tad, kab­ri­ni de sak­la­dı. Kab­ri Ur­fa’da iken her ge­len bir avuç top­rak alıp gi­di­yor­du. Hal­bu­ki Üs­tad, ‘Ri­sa­le­le­ri oku­mak on ke­re be­nim­le gö­rüş­mek­ten daha is­ti­fa­de­li­dir’ di­yor­du. Bir mek­tup gel­di bi­ze, ‘Ce­nab-ı Hak­tan ni­ya­zım odur ki, be­nim kab­ri­mi bir­kaç ta­le­bem­den baş­ka­sı­na bil­dir­me­sin..’ di­ye… O mek­tup­ta bir su­al var­dı: ‘Üs­tad’ım! Kab­ri zi­ya­re­te ge­len­ler Fa­tiha okur, ha­yır ka­za­nır; aca­ba siz ne hik­me­te bi­naen kab­ri­ni­zi zi­ya­ret et­me­yi men edi­yorsu­nuz?’ ‘Ri­sa­le-i Nur’da­ki aza­mî ih­lâ­sı kır­ma­mak için ve o ih­lâ­sın sır­rıy­la, kab­ri­mi bil­dir­meme­yi va­si­yet edi­yo­rum. Hem şark­ta, hem garp­ta, hem kim olur­sa ol­sun oku­duk­la­rı Fa­tiha’lar o ruha gi­der. Said Nur­sî.’

“İş­te ba­zı avam, ‘Ya­rab­bi! Şu mü­ba­rek ku­lu­nun yü­zü su­yu hür­me­ti­ne…’ di­ye­ce­ği­ne, o ya­tan­dan has­ta­sı­na şi­fa, iş­le­ri­ne ko­lay­lık is­ti­yor. Biz o za­man dü­şün­dük ki: Üs­tad ve­fat et­tiğin­de onun mü­ba­rek ce­na­ze­si­ni giz­li­ce gö­tü­rüp de­fin mi ede­cek­tik? Ama Ce­nab-ı Hak du­a­sı­nı ka­bul et­ti ki Ur­fa’da­ki kab­ri bi­le o gün­kü ih­ti­lâl hü­kû­me­ti­ne kor­ku ver­di. Kab­ri­ni kay­be­de­lim, di­ye ka­rar ver­di­ler. Üs­tad’ın kü­çük kar­de­şi Ab­dül­me­cit rah­met­li ha­yat­tay­dı. Kon­ya’da emek­li mu­al­lim­di. Onu uçak­la Kon­ya’dan alı­yor­lar, zor­la bir di­lek­çe im­za et­ti­ri­yor­lar, ‘Ağa­be­yi­min kab­ri bu­ra­da ra­hat­sız edi­li­yor, kab­ri bu­ra­dan kal­dı­rıl­sın’ di­ye...

“Ba­na biz­zat ken­di­si de an­lat­mış­tı. ‘Ur­fa et­ra­fı­nı tank­lar­la çe­vir­di­ler, as­ker­le­ri ge­tir­diler, bal­yoz­lar­la mer­mer olan me­za­rı kır­dı­lar. Ka­bir ba­şın­da gü­zel bir mer­mer var­dı. Üs­tün­de de Üs­tad’ımı­zın, ‘Fâ­ni­yim, fâ­ni ola­nı is­temem. / Âci­zim, âciz ola­nı is­temem. / Ru­hu­mu Rahman’a tes­lim ey­le­dim, gayr is­temem. / İs­te­rim, fa­kat bir yâr-ı ba­ki is­te­rim. / Zer­re­yim, fa­kat bir şems-i ser­med is­te­rim. / Hiç en­der hi­çim, fa­kat bu mev­cu­da­tı umu­men is­te­rim’ di­ye es­ki ya­zıy­la söz­le­ri var­dı. Bun­la­rın hep­si­ni kı­rı­yor­lar. Ab­dül­me­cit Ağa­bey de­miş­ti: ‘Mü­ba­rek üs­tadın ce­se­di pı­rıl pı­rıl­dı, 111 gün geç­ti­ği hal­de hiç çü­rü­me ol­ma­mış… Bi­zi uça­ğa bin­dir­di­ler gece­le­yin uç­tuk. Bir uçak mey­da­nı­na in­dik. As­ke­rî cem­se­ler gel­di, bir hay­li git­tik. Bir me­zar­lı­ğa gel­dik, as­ker­ler kaz­dı, san­du­ka­yı def­net­ti­ler; ay­nı yol­la ge­ce­le­yin be­ni ge­ri ge­tir­di­ler.’

“Hem ge­ce, hem ka­ran­lık, hem de Ab­dül­me­cit Ağa­bey ih­ti­yar ol­du­ğun­dan ne­ler ol­du bil­mi­yo­ruz… Fa­kat ka­der-i İlâ­hî kay­bet­tir­mi­yor… O mem­le­ket­te­ki kar­deş­ler bir me­zar ka­zar­ken Üs­tad’ın san­du­ka­sı­na rast­lı­yor­lar. He­men bir kı­sım ağa­bey­le­re ha­ber ve­ri­yor­lar. Bi­zim de habe­ri­miz ol­du. Ora­dan kal­dı­rıp esas ken­di­si­nin ar­zu et­ti­ği ye­re gö­tü­rüp def­net­ti­ler, şim­di orada…

“Üs­tad me­za­rı­nın yı­kı­la­ca­ğı­nı bil­dir­miş­ti”

“Üs­tad tam 40 se­ne ev­vel kab­ri­nin yı­kı­la­ca­ğı­nı ha­ber ver­miş­ti. Biz bu ‘Ed­dai’ şi­i­ri­ni Üs­tad ha­yat­ta iken 1955’ler­de ye­ni harfler­le neş­ret­miş­tik.

ED­DAİ

Yı­kıl­mış bir me­za­rım ki, yı­ğıl­mış­tır için­de,

Said’den yet­miş do­kuz em­vat bâ-âsâm âlâ­ma.

Sek­se­nin­ci ol­muş­tur me­za­ra bir me­zar taş,

Be­ra­ber ağ­lı­yor hüs­ran-ı İs­lâ­ma.

Me­zar ta­şım­la pür-em­vat enîn­dar o me­za­rım­la

Re­vâ­nım saha-i uk­bâ-yı fer­dâ­ma.

Ya­kî­nim var ki, is­tik­bal se­mâ­vâ­tı, ze­min-i As­ya

Bâ­hem olur tes­lim yed-i bey­zâ-yı İs­lâ­ma.

Zi­ra ye­min-i yümn-ü iman­dır,

Ve­rir emn ü eman ile enâ­ma.

“Üs­tad ‘Yı­kıl­mış bir me­za­rım ki, yı­ğıl­mış­tır için­de’ der­ken me­za­rı­nın yı­kı­la­ca­ğı­na açıkça işa­ret edi­yor­muş. Biz ‘Me­zar yı­kı­lır mı? Her­hal­de bu­ra­da bir me­caz, bir işa­ret, bir re­miz, bir hik­met var!’ di­ye dü­şü­nür­dük. Fa­kat ha­ki­ka­ten me­za­rı bal­yoz­la kı­rı­lıp yı­kıl­dı...

“Ve­fa­tı da tam 1379... ‘Said’den yet­miş do­kuz em­vat bâ-âsam âlâ­ma.’ Bu­ra­da 79’la, ve­fat ta­ri­hi­ni tam ola­rak söy­lü­yor. 1379, mi­lâ­dî ola­rak 1960 ya­par!

“1380’de ih­ti­lâl ol­du, onu da ‘Sek­se­nin­ci ol­muş­tur, me­za­ra bir me­zar taş. Be­ra­ber ağ­lıyor hüs­ran-ı İs­lâm’a.’ 1380’de olan 27 Ma­yıs ih­ti­lâ­li­ni ‘Hüs­ran-ı İs­lâm’ ola­rak gös­te­ri­yor.

“Fa­kat Üs­tad so­nun­da gü­zel müj­de­ler ve­ri­yor bi­ze. ‘Ya­kî­nim var ki, is­tik­bal se­mâ­vâ­tı, ze­min-i As­ya. Bâ­hem olur tes­lim yed-i bey­za-yı İs­lâm’a.’ Ya­ni ge­rek is­tik­bal se­ma­va­tı Av­ru­pa ve ge­rek As­ya, İs­lâm’ın ha­ki­kat­le­ri­ne tes­lim ola­cak­lar. İnş­aal­lah bu müj­de­ler de çı­ka­cak.

“‘Zi­ra ye­min-i yümn-i iman­dır. Ve­rir emn-ü eman ile enâ­ma...’ Zi­ra ima­nın be­re­ke­ti insan­lı­ğa emn ve em­ni­yet, sulh, hu­zur ve sa­a­det ge­ti­re­cek­tir. İnş­aal­lah o müj­de­le­ri de gö­re­ceğiz. Asr-ı Sa­a­det’e ya­kın bir asır gö­re­ce­ğiz. Yal­nız şu şart­la ki: Be­şer ha­ta­sıy­la Kur’an’a sa­rılma­yıp Kur’an’ı bı­ra­kır, vak­tin­den ev­vel bir kı­ya­met kop­maz­sa...”

“Üs­tad’ım, rad­yo­dan Ri­sa­le-i Nur oku­ya­ca­ğım”

Said Öz­de­mir Ağa­be­ye rad­yo­dan oku­du­ğu der­si sor­duk.

“1957 se­ne­sin­de Be­rat Kan­di­li’ydi. Ha­cı Bay­ram Ca­mii’nde ‘On Ye­din­ci Mek­tup” ile Tarih­çe-i Ha­yat’tan ‘Ey âlem-i İs­lâm uyan! Kur’an’a sa­rıl…’ mev­zu­la­rı­nı oku­dum. Nak­len ya­yın ya­pıl­dı. Rad­yo, 10 da­ki­ka za­man ver­di­ği hal­de ben 20-25 da­ki­ka ka­dar oku­dum.

“Ön­ce­den Üs­tad’a tel­graf­la ‘Üs­tad’ım, rad­yo­dan Ri­sa­le-i Nur oku­ya­ca­ğım’ di­ye ha­ber ver­miş­tim. Üs­tad’ımız Is­par­ta’day­dı. Ara­ba­ya in­miş, rad­yo­yu aça­rak din­le­miş.

Çok mem­nun ol­muş ve ‘Said be­ra­at et­ti’ di­ye­rek il­ti­fat­ta bu­lun­muş. Er­te­si gü­nü Ulus ga­ze­te­si ‘Dün ge­ce Nur­cu­lar ci­hat ilân et­ti­ler’ di­ye bü­yük bir manş­et at­mış. Sa­dun Tan­ju di­ye bi­ri­si ha­ka­ret etmiş. Mah­ke­me­ye ver­dik. O da bi­zi mah­ke­me­ye ver­di.”

“Üs­tad mek­tup­la­rı tash­ih eder­di”

Said Ağa­bey­le An­ka­ra-De­me­tev­ler’de­ki evin­de be­ra­ber­ken, bir kar­de­şi­mi­ze Ta­rih­çe-i Ha­yat’tan “An­ka­ra Nur ta­le­be­le­ri­nin bir mek­tu­bu”nu okut­tu. Der­sten son­ra he­men sor­dum:

“Üs­tad’ımız bu­na ben­zer mek­tup­la­rı ay­nen neş­re­der miy­di, yok­sa tash­ih et­tik­ten son­ra mı neş­re­der­di?” Ce­va­ben:

“Üs­tad Haz­ret­le­ri böy­le mek­tup­la­rı, tash­ih et­tik­ten son­ra neş­re­der­di. Hem şah­sıy­la alâka­lı yer­le­ri çı­ka­rır, hem de mes­lek ve meş­re­bi­mi­ze gö­re tash­ih eder­di.”

“Üs­tad is­ra­fı sev­mez­di, fa­kat...”

Said Ağa­bey Yir­mi Dör­dün­cü Mek­tup’tan “Ey ka­na­at­siz, hırs­lı ve ik­ti­sat­sız, is­raf­lı ve hak­sız şek­va­lı ga­fil in­san! Kat’iyen bil ki: Ka­na­at, ti­ca­ret­li bir şük­ran­dır; hırs, ha­sa­ret­li bir küf­ran­dır. Ve ik­ti­sat, ni­me­te gü­zel ve men­fa­at­li bir ih­ti­ram­dır. İs­raf ise, ni­me­te çir­kin ve zarar­lı bir is­tih­faf­tır...” kıs­mı­nı okur­ken şu ha­tı­ra­yı an­lat­tı:

“Bir gün Üs­tad’a var­dı­ğım­da, ‘Kar­de­şim! Bu­gün bin li­ra ta­yı­nat da­ğıt­tım, hiç gö­züm­de yok.

Fa­kat bir gün Zü­be­yir’i fı­rı­na ek­mek al­ma­ya gön­der­dim, 2,5 ku­ruş üs­tü­nü al­ma­dan gelmiş, bu­nu hiç unu­ta­mı­yo­rum!’

Üs­tad Haz­ret­le­ri, Ri­sa­le-i Nur­la­rın on­da bir hak­kı­nı va­kıf­la­ra ta­yı­nat ola­rak da­ğı­tır­dı.

“Ken­di ese­ri­mi ken­di pa­ram­la al­mam la­zım”

“Ri­sa­le­ler 600 bin nüsha el ya­zı­sı ve tek­sir ile ço­ğal­tıl­mış­tı. Biz 1953’te Üs­tad Haz­ret­leri­ne mü­lâ­ki ol­du­ğu­muz­da, ‘Kar­de­şim! Ar­tık biz ye­tiş­ti­re­mi­yo­ruz. Bun­dan son­ra ar­tık bu ri­sale­ler mat­baa li­sa­nıy­la ba­sı­la­cak ve bü­tün Tür­ki­ye’ye, bü­tün dün­ya­ya ya­yı­la­cak’ de­di. Ken­di­si bi­rik­tir­miş 1200 li­ra -kim bi­lir bu za­ma­nın pa­ra­sıy­la kaç pa­ra eder- bel­ki pa­ra­sı­nın yüz­de 95’ini, yüz­de 98’ini ver­di ve ‘Bu­nu gö­tü­rün, mat­ba­a­lar­da kâ­ğıt alıp bas­tı­rın’ de­di. Bü­yük Sözler’i dak­ti­lo yap­mış­lar. Bu­nu An­ka­ra’ya gö­tür­düm, di­ğer kar­deş­ler­le bir­lik­te bir­kaç yer­den de bi­raz borç al­dık ve bas­tır­dık.

“Söz­ler’i bas­tı­rıp Üs­tad’a gö­tür­dü­ğüm za­man o ka­dar se­vin­di ki, san­ki dün­ya­yı ba­ğış­lamı­şız gi­bi bi­ze kal­ktı, sa­rıl­dı, ki­ta­bı bağ­rı­na bas­tı. Oda­da böy­le dö­nü­yor... ‘Kar­de­şim! Ben şim­di ahi­re­te git­sem gö­züm ar­ka­da kalmaz; çün­kü şim­di­ki nes­lin oku­ya­ca­ğı an­la­ya­ca­ğı bir lisan­la el­le­ri­ne bu Kur’an ha­ki­kat­le­ri geç­ti. El­ham­dü­lil­lah ben va­zi­fe­mi yap­tım!’ de­di.

“Üs­tad he­men ke­se­yi çı­kart­tı, ‘Pa­ra­sız al­mak is­temi­yo­rum’ de­di. ‘Üs­tad’ım, bu ken­di ese­ri­niz, ay­nı za­man­da da bu işin için­de pa­ra­nız var; pa­ra mı ve­re­cek­si­niz?’ de­yin­ce ‘Evet kar­de­şim, bu işin ih­lâs­la ol­ma­sı için ben ken­di ese­ri­mi ken­di pa­ram­la al­mam la­zım.’[1] O zaman Söz­ler’in fi­ya­tı 25 li­ray­dı. 25 li­ra ver­di ve bir Söz­ler al­dı.

“Dü­şü­nün, bir mü­el­lif, ese­ri ken­di­si ya­zar, pa­ra­sıy­la bas­tı­rır, son­ra pa­ra­sı­nı ve­re­rek o ese­ri sa­tın alır… İh­lâ­sın de­re­ce­si! Ta­biî bu bir ör­nek ol­du. O gün bu­gün biz bu eser­le­ri mat­baalar­da ba­sa­rız, çe­şit­li yer­le­re gön­de­ri­riz; biz de di­ğer kar­deş­le­ri­miz de ma­aş al­ma­yız. Bi­ze dedi ki: ‘Bun­la­rı her­ke­se ver­me­yin, her 25 li­ra ve­re­ne ver­me­yin, 25 ki­şi­ye okut­tu­ra­ca­ğım di­yenle­re ve­rin; çün­kü bu­nun esas fi­ya­tı, okut­tur­mak­tır.’

“Ve son­ra­dan Mek­tu­bat, Lem’alar, İşa­ra­tü’l-İ’caz, Ta­rih­çe-i Ha­yat’ı... ver­di. Bu şe­kil­de neş­ri­ya­tı biz­zat ta­kip edi­yor­du, bir for­ma çık­tı­ğı za­man ken­di­si­ne bir kur­yey­le ya Emir­dağ’a, ya Is­par­ta’ya gön­de­ri­yor­duk. Me­se­la Zü­be­yir Ağa­be­ye ve­ri­yor, ken­di­si de es­ki ya­zı­lı nüsh­ayı alı­yor, ‘Oku ba­ka­lım’ di­yor.

Bu şe­kil­de tet­kik ve tash­ih edi­li­yor, eğer bir yan­lış­lık var­sa geri gön­deri­li­yor, biz de bas­kı­yı dü­zel­ti­yor­duk. Bü­tün eser­ler biz­zat ken­di tashiha­tın­dan geç­tik­ten son­ra ba­sıl­mış­tır. O za­man­dan be­ri hiç­bir ke­li­me­si de­ğiş­me­miş­tir.

“Ya­nın­da­ki ağa­bey­ler an­la­tır­dı. ‘Ya Rab­bi, ba­na bir ömür daha ver, Mek­tu­bat’ı da gö­reyim…’ Mek­tu­bat ba­sı­lın­ca, Lem’alar için dua eder­miş. İş­te bu şe­kil­de Üs­tad bü­tün eser­le­rin bas­kı­sı ik­mâl edi­lin­ce, ma­lum Ur­fa’da 23 Mart 1960’ta dâr-ı be­ka­ya git­ti­ler.

De­niz­li hap­sin­de ya­pı­lan ze­hir­li iğne

“De­niz­li ha­pish­ane ida­re­si­ne bir emir ge­li­yor, ‘Be­di­üz­za­man’ı yok edin!’ di­ye... Dü­şü­nüyor ha­pish­ane ida­re­ci­le­ri, ‘Aşı ya­pı­la­cak’ di­ye bir şa­yia çı­kar­tı­yor­lar ve Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin iğn­esi­ne yüz­de 100 ze­hir dol­du­ru­yor­lar. Üs­tad’ın kal­bi­nin hi­za­sın­da şı­rın­ga­yı ya­pı­yor­lar. Sıktık­ça ze­hi­rin bir kıs­mı ge­ri ta­şı­yor, ama bir kıs­mı da içe­ri gi­ri­yor. Ora­da bu ha­ri­ka hal­den dola­yı, iğn­eyi ya­pan ‘Biz ha­ta ya­pı­yo­ruz!’ de­yin­ce Üs­tad, ‘Bi­li­yo­rum ev­lâ­dım, be­ni öl­dür­me­ye çalı­şı­yor­lar; fa­kat Al­lah’ın öl­dür­me­di­ği­ni kim­se öl­dü­re­mez’ di­yor.

“Fa­kat içe­ri gi­ren o az ze­hir­le bi­le Üs­tad ko­ma­ya gi­ri­yor, ora­da­ki 40-50 ta­le­be­si bü­yük bir üzün­tü içe­ri­sin­de ‘Üs­tad ve­fat edi­yor!’ der­ken ‘Ha­fız Ali’ ta­le­be­si bir ke­na­ra çe­ki­li­yor ağ­laya ağ­la­ya, ‘Ya Rab­bi! Eğer o öle­cek­se onun ye­ri­ne ben öle­yim. Ya Rab­bi! Eğer onu ala­cak­san onun ye­ri­ne be­ni al’ di­ye dua edi­yor. De­mek ha­li­sa­ne dua edi­yor ki Ce­nab-ı Hak du­a­sı­nı kabul edi­yor. Bi­raz son­ra has­ta­la­nı­yor, has­ta­ha­ne­ye kal­dı­rı­yor­lar ve ken­di­si ora­da şe­hit olu­yor.

“Ze­hir de­ri al­tın­da siyah le­ke­ler ha­lin­de kal­mış, ya­ra ve irin ol­muş, iki se­ne o ya­ra kapan­ma­mış. Üs­tad Haz­ret­le­ri şi­fa bu­lup kal­kı­yor. Mey­ve Ri­sa­le­si’nde bu ha­di­se şöy­le izah edil­mek­te­dir:

“‘Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim! Ben mer­hum Ha­fız Ali’yi unu­ta­mı­yo­rum. Onun acı­sı be­ni çok sar­sı­yor! Es­ki za­man­lar­da ba­zen böy­le fe­da­kâr zat­lar, ken­di dos­tu ye­ri­ne ölü­yor­lar­dı. Zan­ne­de­rim o mer­hum be­nim ye­rim­de git­ti…

“‘Ri­sa­le-i Nur’un bir şe­hit kah­ra­ma­nı olan mer­hum Ha­fız Ali, ha­pis­te Mey­ve Ri­sa­le­si’ni ke­mal-i aşk­la ya­zar­ken ve okur­ken ve­fat edip ka­bir­de me­lâ­i­ke-i su­a­le mah­ke­me­de­ki gi­bi Mey­ve ha­ki­kat­le­riy­le ce­vap ver­di­ği mi­sil­lü, ben de ve Ri­sa­le-i Nur şa­kirt­le­ri de, o su­al­le­re karşı Ri­sa­le-i Nur’un par­lak ve kuv­vet­li hüc­cet­le­riy­le is­tik­bal­de ha­ki­ka­ten ve şim­di ma­nen ce­vap ve­rip on­la­rı tas­di­ke ve tah­si­ne ve teb­ri­ke sevk ede­cek­ler inş­aal­lah.’

İs­ti­ka­met şe­hi­di Bin­ba­şı Asım Bey

“Bur­dur­lu, bin­ba­şı­lık­tan emek­li Asım Bey var. Üs­tad Haz­ret­le­ri oku­ma­sı için ona bir­kaç ta­ne ri­sa­le ver­miş. O za­man ev­ler­de ara­ma­lar ya­pı­lı­yor, Asım Bey’in evin­de de eser­ler bu­lunun­ca sav­cı­lık der­hal sor­gu hâ­kim­li­ği ta­ki­ba­ta baş­lı­yor. Sor­gu hâ­kim­li­ği ku­ru­lu­yor, Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri de ge­ti­ri­li­yor...

“Hâ­kim di­yor ki: ‘Bu eser­le­ri sa­na kim ver­di?’ Eğer ‘Be­di­üz­za­man ver­di’ de­se 163. Madde’nin ikin­ci fık­ra­sın­dan do­la­yı, pro­pa­gan­da yap­tı­ğı için Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri­ne en azından iki se­ne ve­ya bir se­ne ce­za ve­re­cek­ler... Ken­di is­ti­fa­de­sin­den do­la­yı Asım Bey, Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri­nin hap­se gir­me­si­ne ru­hu kat’iyen kal­dır­mı­yor. Ya­lan da söy­le­ye­miyor; ha­yat­ta ya­lan söy­le­me­miş bir in­san.. O an­da ‘Ya Rab­bi, şu an­da be­nim ca­nı­mı al’ di­yor. De­mek ki o ka­dar ih­lâs­lı söy­le­miş ki hâ­ki­min önün­de ‘Lâ ilâ­he il­lâl­lah’ di­yor, ru­hu­nu tes­lim edi­yor. 18 Ma­yıs 1935 ta­rih­li Tan ga­ze­te­si ‘Bir Nur­cu, ifa­de ve­rir­ken hâ­kim önün­de öl­dü!’ di­ye ya­zı­yor...

“Bu za­ta Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­ri daha ev­vel­den mek­tup ya­zı­yor. ‘Kar­de­şim! Si­zin gi­bi ha­lis, sa­dık, fe­da­kâr ta­le­be­le­rim ol­duk­tan son­ra ar­tık ben ebe­dî ha­ya­ta gi­de­bi­li­rim.’ Asım Bey ce­va­ben yaz­dı­ğı mek­tup­ta, ‘Üs­tad’ım! Be­nim Al­lah’tan ni­ya­zım odur ki, ben siz­den ev­vel kabre gi­de­yim. Ar­kam­dan gön­der­di­ği­niz ma­ne­vî he­di­ye­ler­le kab­rim­de mes­rur ola­yım. Ahi­ret kapı­sı­na gel­di­ği­niz za­man ilk ön­ce si­zi ben kar­şı­la­ya­yım...’ İş­te bu mek­tu­ba Be­di­üz­za­man Hazret­le­ri el ya­zı­sıy­la bir ha­şi­ye ya­pı­yor. ‘Bu, şehadet fer­ma­nı­dır’ di­yor.”

Ta­rih­çe-i Ha­yat’ta Bin­ba­şı Asım Bey’in şehadeti izah edil­mek­te­dir:

“Bin­ba­şı mer­hum Asım Bey, is­tic­vap edil­di. Eğer doğ­ru de­se, Üs­tad’ına za­rar ge­lir ve eğer ya­lan de­se, 40 se­ne­lik na­mus­kâ­ra­ne ve müs­ta­ki­ma­ne as­ker­li­ği­nin hay­si­ye­ti­ne çok ağır ge­lir di­ye dü­şü­nüp, ‘Ya Rab, ca­nı­mı al!’ di­ye­rek 10 da­ki­ka­da tes­lim-i ruh ey­le­di. İs­ti­ka­met şehi­di ol­du ve dün­ya­da hiç­bir ka­nu­nun ha­ta di­ye­me­ye­ce­ği bir mu­a­ve­net-i hay­ri­ye­ye ve bir tasdi­ke ha­ta te­veh­hüm eden­le­rin çir­kin ha­ta­la­rı­na kur­ban ol­du. Evet, Ri­sa­le-i Nur’dan tam ders alan, bir su içer gi­bi, ko­lay­ca ter­his tez­ke­re­si te­lâk­ki et­ti­ği ecel şer­be­ti­ni içer. Eğer ben­den son­ra dün­ya­da ka­lan kar­deş­le­ri­min te­el­lüm­le­ri­ni dü­şün­me­sey­dim, ben de âli­ce­nap kar­de­şim Asım Bey gi­bi ‘Yâ Rab! Ca­nı­mı da al’ di­ye­cek­tim.”

“Bu da­va için ba­kın ne can­lar ve­ril­miş... Bu ki­tap­lar şim­di ko­lay­ca eli­mi­ze ge­çi­yor, ama bu­nun kıy­me­ti­ni bil­mek la­zım. Bin­ler­ce gen­cin ima­nı­nın kur­tul­ma­sı­na ve­si­le olu­yor. An­kara’da bi­zim bir ta­ne ders­ha­ne­miz var­dı. Bir yer­de ders ol­du­ğu za­man 150-200 üni­ver­si­te­li geli­yor. Her tür­lü gay­ri­meş­ru­lu­ğu bı­ra­kıp der­hal na­ma­za baş­lı­yor­lar. Kur­tu­lan in­san, di­ğer insan­la­rın da kur­tul­ma­sı için hiz­me­te baş­lı­yor.

“Bir di­ğer şe­hit de Ha­san Fey­zi…”

“Mu­al­lim Ha­san Fey­zi, ‘Da­hi nez­rim bu ki ca­nım sa­na kur­ban ola­cak’ di­ye şi­ir­ler ya­zıyor. Üs­tad Haz­ret­le­ri ölüm­cül has­ta olun­ca bu zat da dua edi­yor, ‘Ya Rab­bi! Onun ye­ri­ne be­ni al; tâ o daha ya­şa­sın, hiz­met et­sin… Daha hiz­met ta­mam­lan­ma­mış­tır. Daha bin­ler­ce genç ıslah ol­sun’ di­ye ken­di ru­hu­nu fe­da edi­yor. Üs­tad Haz­ret­le­ri di­yor: ‘Be­nim be­de­li­me git­ti.’ Böyle ha­di­se­ler ya­şan­mış, bun­la­rı ben bi­rer mi­sal ola­rak arz et­tim.

“Kar­de­şim! Hiz­me­ti dü­şün­me­yin. Si­zin dü­şü­ne­ce­ği­niz…”

“An­ka­ra’da neş­ri­yat de­vam eder­ken sor­mak is­te­di­ği­miz şey­ler olu­yor­du. Biz An­ka­ra’da, ‘Şu­nu so­ra­ca­ğız, bu­nu so­ra­ca­ğız…’ di­ye ha­zır­lık ya­pı­yor, gi­dip ken­di­si­ne so­ru­yor­duk. Emin olun, git­ti­ğim­de ben hiç sor­ma­dan Üs­tad Haz­ret­le­ri, bi­zim sor­mak is­te­di­ği­miz şey­le­rin ce­vapla­rı­nı ve­ri­yor­du.

“Üs­tad’a her git­ti­ğim­de dai­ma içim­den ge­çi­rir­dim, ‘Keş­ke di­ğer ağa­bey­ler gi­bi dai­ma ya­nın­da bu­lun­sam, hiz­me­ti­ni gör­sem, soh­be­tin­de bu­lun­sam…’ di­ye. Her se­fe­rin­de de be­nim bu ni­ye­ti­mi bi­li­yor­du. ‘Kar­de­şim, An­ka­ra’da eser­ler ba­sı­lı­yor, ora­da hiz­met var; bi­le­ti­ni al­sınlar, he­men git’ der­di. Fa­kat bu zi­ya­re­tim­de, ‘Kar­de­şim, bu ge­ce mi­sa­fi­rim­sin, bu ge­ce be­nim ye­me­ği­mi yi­ye­cek, be­nim ya­ta­ğım­da ya­ta­cak­sın’ de­di. Der­sten son­ra ağa­bey­le­rin oda­sına çekil­dik. Bak­tım ki Üs­tad yal­nız ye­mek yi­yor, me­ne­men gi­bi bir ka­rı­şım; yu­mur­ta, yo­ğurt, pirinç... Ya­rı­sı­nı ye­miş, ka­la­nı­nı ba­na ver­di. De­di: ‘Kar­de­şim, bu­nu yi­ye­cek­sin; yal­nız ka­bı­nı ye­me, ka­bı ba­na la­zım!’ ‘Pe­ki Üs­tad’ım, ka­bı­nı ye­mem!’ de­dim.

“Üs­tad ba­zen lâ­ti­fe ya­par­dı. Bu, Âl-i Beyt’in bir has­sa­sı imiş... Hz. Pey­gam­ber ile Hz. Ali hur­ma yi­yor­lar. Pey­gam­ber (a.s.m.), o gör­mü­yor­muş gi­bi çe­kir­dek­le­ri Hz. Ali’nin önü­ne atıyor­muş lâ­ti­fe ol­sun di­ye. Son­ra bak­mış­lar Hz. Ali’nin önün­de çok çe­kir­dek var, ‘Ya Ali,’ demiş, ‘ne ka­dar çok ye­miş­sin!’ Hz. Ali du­rur mu! ‘Ya Re­su­lal­lah, çe­kir­de­ğiy­le yu­ta­na ne bu­y­rulur?’ de­miş. Üs­tad da ‘Ka­bı­nı ye­me, ka­bı ba­na la­zım!’ di­ye lâ­ti­fe ya­pı­yor­du...

“Bi­raz son­ra bak­tık Üs­tad ken­di eliy­le yor­ga­nı­nı ge­tir­di. Bun­da­ki hik­me­ti son­ra­dan anla­dım. Son­ra­ki se­ne­ler­de ha­pish­ane­ler­de bi­ze su­i­kast­ler ya­pıl­dı. San­ki o yor­gan, ha­pish­aneler­de bi­ze kal­kan ol­muş­tu. Me­se­la An­ka­ra Ulu­can­lar Ce­za­e­vi’nde ran­za­da ya­tı­yo­ruz; alt­ta beş-al­tı ki­şi, üst­te beş-al­tı ki­şi. Ben üst­te ya­tı­yo­rum. Ya­nım­da ci­na­yet­ten bi­ri­si var. Ya­tak­lar yan ya­na...

“Sa­bah­le­yin kal­ktım, ‘Şim­di eli­me düş­tün mü!’ de­di. ‘Ne ol­muş?’ de­dim. ‘Sen em­ni­yet­te ba­na iş­ken­ce et­ti­ren, öl­dü­re­siye döv­dü­ren mü­dür de­ğil mi­sin?’ de­di. ‘Yok ca­nım, sen yan­lışsın; ben Ri­sa­le-i Nur’u bas­tır­mak­tan do­la­yı gel­dim’ de­dim. ‘Yok! Sen o mü­dür­sün. Be­ni öy­le bir döv­dür­dün ki be­ni öl­dü­re­cek­ler­di…’ de­di. Bir-iki sa­at ko­nuş­tum; tev­kif mü­zek­ke­re­si­ni, kitap­la­rı gös­ter­dim, ‘Sen ya­nı­lı­yor­sun!’ de­dim. Son­ra adam ka­ni ol­du ve de­di: ‘Se­ni Al­lah ko­rudu. Ben bı­ça­ğı ha­zır­la­mış­tım, sen ya­tıp uyu­yun­ca se­ni öl­dü­re­cek­tim.’ Ta­biî bü­tün Üs­tad’ın du­a­sı... Hat­ta ben git­tik­ten son­ra Sun­gur Ağa­bey, ‘Üs­tad el­le­ri­ni kal­dı­rıp sa­na çok dua et­ti’ de­di.

“Sa­bah­le­yin kal­ktı­ğı­mız­da, ‘Kar­de­şim! Men­de­res bi­zi an­la­ya­ma­dı, bi­zim ona him­me­timi­zi du­a­mı­zı bi­le­me­di. Ben ya­kın­da gi­de­ce­ğim, on­lar da böy­le ter­syüz ola­cak­lar!’ Eli­ni öptüm, ay­rı­la­ca­ğım, bak­tım Üs­tad sı­kın­tı­lı, üzün­tü­lü, tâ so­fa­ya ka­dar gel­di. Hal­bu­ki daha ev­vel gel­mez­di. Tek­rar sa­rıl­dı; de­mek, bu son gö­rüş­me­miz­miş…

“De­di: ‘Kar­de­şim! Sa­na son na­si­ha­tim: Hiz­me­ti dü­şün­me­yin; Ce­nab-ı Hak, en mu­ha­lifle­re bu hiz­me­ti yap­tı­ra­cak. Si­zin dü­şü­ne­ce­ği­niz, uhuv­vet, mu­hab­bet, it­ti­hat, te­sa­nüt­tür.’ Ben aşa­ğı in­dim bak­tım, Üs­tad üst kat­ta el­le­riy­le ba­na ben kay­bo­lun­ca­ya ka­dar se­lâm ve­ri­yor­du.

“Son­ra hap­se gir­dim Sik­ke-i Tas­dik-i Gay­bî’den do­la­yı… Üs­tad, Emir­dağ’dan Is­par­ta’ya, ora­dan Ur­fa’ya git­ti ve Ur­fa’da dâr-ı be­ka­ya ir­ti­hal et­ti. Son gö­rü­şü­müz böy­le ol­du.

“Ri­sa­le-i Nur­lar okul­lar­da oku­tul­say­dı anar­şi ol­maz­dı”

“Üs­tad, Men­de­res’te İs­lâ­mî bir hü­vi­yet gör­müş­tü. 1950’de De­mo­krat­lar ik­ti­dar olun­ca Üs­tad is­te­di ki bu ha­ki­kat­ler Di­ya­net ve­ya Maa­rif eliy­le neş­ro­lun­sun; tâ ki bu genç­lik, iman ve İs­lâm ha­ki­kat­le­ri­ne aşi­na ol­sun, iman­lı ah­lâk­lı bi­rer fert ola­rak ye­tiş­sin­ler. Bu­nun için Mende­res’e çok ha­ber­ler gön­der­di. ‘İs­lâm Kah­ra­ma­nı Ad­nan Men­de­res’ di­ye hi­tap edi­yor­du ona, dua edi­yor­du. Hat­ta du­a­sın­dan bir ta­ne­si­ne ben şa­hit ol­dum:

“17 Şu­bat 1959 ta­ri­hin­de İz­mir’de mah­ke­me­miz var­dı, dö­nüş­te Is­par­ta’da Üs­tad’ı zi­yaret et­tik. Ge­ce ya­rı­sı Üs­tad’ın ya­nın­da­yız. Üs­tad ders ya­pı­yor­du. Bi­ze, ‘Kar­de­şim! Aca­yip… Ben bu ge­ce Men­de­res’e dua et­tim’ de­di. Üs­tad ke­ra­met gös­te­ri­yor­du. Me­ğer­se o sa­at­te Mende­res’in uça­ğı Lond­ra’da düş­müş, par­ça­lan­mış... 24 ki­şi­ler­miş; mil­let­ve­kil­le­ri, ba­kan­lar varmış. 14’ü ölü­yor, 10’u sağ kur­tu­lu­yor. De­mek Ce­nab-ı Hak, Üs­tad’ın du­a­sı­nı ka­bul edi­yor... Er­te­si gün bü­tün ga­ze­te­ler, ‘Men­de­res’in uçak ka­za­sı ge­çir­di­ği­ni, 14 ki­şi­nin öl­dü­ğü­nü, Mende­res’in sağ kal­dı­ğı­nı…’ ya­zı­yor­du. Üs­tad, İs­lâ­mî bir ic­ra­at yap­sın di­ye dua edi­yor­du, yok­sa par­ti­siy­le hiç­bir alâ­ka­sı yo­ktu.

“Üs­tad, Men­de­res’i ikaz eder, ba­şı­na ge­le­cek­le­ri açık­ça söy­ler­di. Bir mek­tup ya­za­rak, ‘Ba­şı­nı­za ge­le­cek bü­yük bir mu­si­bet gö­rü­yo­rum! Bu­nun sa­da­ka­sı iki­dir: 1. Ri­sa­le-i Nur­la­rı neş­ret, mek­tep­ler­de okut. 2. Aya­sof­ya’yı ca­mi yap.’ Biz bu mek­tu­bu ço­ğalt­tık ve bü­tün me­busla­ra, dev­let ida­re­ci­le­ri­ne gön­der­dik. Me­bus Dr. Tah­sin To­la’yı gön­der­di. Tah­sin To­la, Üs­tad’ın is­te­ği­ni Men­de­res’e söy­lü­yor. Men­de­res, ‘Di­ya­net’e söy­le, yap­sın­lar’ di­yor. Hal­bu­ki ken­di­si tele­fon et­se baş­ka olur­du... Ney­se Tah­sin Bey gel­di, ben de ora­day­dım, Ey­üp Sab­ri Ha­yır­lı­oğ­lu reis­ti, ona ‘Men­de­res’in se­lâ­mı var, bu eser­le­ri neş­re­de­cek­si­niz’ de­di. Reis çok çe­ki­ni­yor­du, ‘Bu­nu ben bir Ce­lal Ba­yar’a so­ra­yım’ de­di. Hal­bu­ki Ba­yar mu­ha­lif­ti za­ten, ona da so­ra­mı­yor. O za­man Di­ya­net’e ba­kan, Men­de­res’in müs­te­şa­rı Ah­met Sa­lih Ko­rur’a so­ru­yor. O da kı­zı­yor, ‘Onun is­mi­nin ol­ma­sı, bu eser­le­rin ba­sıl­ma­ma­sı için bir se­bep de­ğil mi?’ di­yor ve red­de­di­yor.

“Emin olun, eğer bu eser­ler mek­tep­ler­de oku­tul­say­dı mem­le­ket­te anar­şi ol­maz­dı. Üs­tad Haz­ret­le­ri üzül­dü ta­biî… An­ka­ra’ya gel­di, An­ka­ra’da üç gün kal­dı. Bir­çok mil­let­ve­ki­li ge­li­yor ve mem­le­ke­tin, âlem-i İs­lâm’ın du­ru­mu hak­kın­da su­al­ler so­ru­yor­lar­dı. Üs­tad Haz­ret­le­ri on­lara çok gü­zel ce­vap­lar ve­ri­yor­du. Hiç si­ya­set­le alâ­ka­dar de­ğil­di; fa­kat her­han­gi bir ba­his açıldı­ğı za­man en bü­yük bir dip­lo­mat gi­bi, mem­le­ke­tin kur­tu­lu­şu­nu; Av­ru­pa’nın Ame­ri­ka’nın, Rus­ya’nın du­rum­la­rı­nı yağ­dan kıl çe­ker gi­bi or­ta­ya ko­yar ve çı­kış yol­la­rı­nı gös­te­rir­di. Hü­kû­met ona giz­li bir mü­şa­vir ola­rak bak­say­dı, bu­gün Tür­ki­ye’nin du­ru­mu baş­ka olur­du. An­ka­ra’da üç gün kal­dı.

“Men­de­res, Üs­tad’ın de­dik­le­ri­ni yap­say­dı…”

“Son­ra­ki ge­li­şin­de Bah­çe­li­ev­ler’de bir ev­de üç-dört gün kal­dı. İs­tan­bul’a git­ti. Fa­kat o za­man bü­tün ga­ze­te­ler Üs­tad’a ki­lit­len­di, bü­tün ga­ze­te­ler Üs­tad’dan bah­set­me­ye baş­la­dı. Tür­ki­ye’de bir Nur ha­va­sı es­me­ye baş­la­dı. Mu­ha­le­fet li­de­ri İn­önü bu­na çok kız­dı ve be­ya­nat ver­me­ye baş­la­dı. ‘Men­de­res, Said Nur­sî’yi se­çim pro­pa­gan­da­sı için kul­la­nı­yor’ di­ye... Men­deres kork­tu ve emir çı­kart­tı, ‘Said Nur­sî bir daha An­ka­ra’ya gel­me­sin’ di­ye. Bu ka­rar sa­de­ce Em­ni­yet’e git­miş, Üs­tad’a teb­liğ edil­me­miş...

“Üs­tad Haz­ret­le­ri bir gün Emir­dağ’dan çık­mış, An­ka­ra’ya ge­li­yor... Bu­nu Em­ni­yet haber al­mış. Bi­zim de ha­be­ri­miz yok… Ulus’ta bir ders­ha­ne­miz var­dı, sa­bah na­ma­zın­dan son­ra yat­mış­tık. Bir­den po­lis­ler bi­zim ders­ha­ne­yi bas­tı­lar, bi­zi uyan­dır­dı­lar, de­di­ler: ‘Kal­kın gi­yinin, si­zi gö­tü­re­ce­ğiz!’ ‘Ne var?’ de­di­ği­miz­de söy­le­me­di­ler. Bi­zi 10-15 ki­şi Bi­rin­ci Şu­be’de bir oda­ya koy­du­lar. Daha ev­vel gü­ya ter­ti­bat al­mış olu­yor­lar. Vel­hâ­sıl Üs­tad ge­li­yor. O za­man­ki Em­ni­yet Mü­dü­rü Ni­ya­zi Bi­ci­oğ­lu is­min­de bir zat idi. O, ara­ba­sı­nı ters çe­vir­ti­yor Göl­ba­şı’nda ve ‘An­ka­ra’ya gir­me­ye­cek­si­niz!’ di­yor. Üs­tad Haz­ret­le­ri di­yor ki: ‘Be­nim gı­ya­bî tev­ki­fim yok, ha­pis de­ği­lim, si­zin ka­nun­la­rı­nı­za gö­re her ta­ra­fı ge­ze­bi­li­rim. Ben si­zi din­le­mi­yo­rum, hü­kû­me­ti­ni­zi de din­le­mi­yo­rum!’ de­yin­ce, ‘Efen­dim, ku­su­ra bak­ma­yın, biz emir ku­lu­yuz!’ diyor­lar.

“‘İs­ter­sem An­ka­ra’ya gi­re­rim… Be­nim çok fe­da­kâr ta­le­be­le­rim var, fa­kat 30 se­ne­dir asa­yi­şi boz­ma­dım. Ma­sum ve maz­lum­la­rın za­rar gör­me­me­si ve asa­yi­şi mu­ha­fa­za için ge­ri dönü­yo­rum. Fa­kat si­zin için iyi ol­ma­ya­cak!’ de­yip ay­rı­lı­yor. Po­lis­ler de Po­lat­lı’ya ka­dar ta­kip edi­yor­lar.

“Er­te­si gü­nü bi­zi ser­best bı­rak­tı­lar. He­men bir oto­büs­le Emir­dağ’a Üs­tad’ı zi­ya­re­te gittim. Üs­tad kar­şı­la­dı, ‘Kar­de­şim! Men­de­res bi­zi an­la­ya­ma­dı, bi­zim ona him­me­ti­mi­zi du­a­mı­zı bi­le­me­di. Ben ya­kın­da gi­de­ce­ğim, on­lar da böy­le ter­syüz ola­cak­lar. Kar­de­şim! Men­de­res gözüm­de el­mas­tan cam par­ça­sı­na in­di; ben ya­kın­da gi­de­ce­ğim, fa­kat on­lar da böy­le ola­cak­lar!’ de­di. Üs­tad kol­la­rı­nı bir­bi­ri üs­tü­ne yu­var­la­ta­rak alt üst ola­cak­lar işa­re­ti ya­pı­yor­du. Bu ha­di­se Üs­tad’ımı­zın ve­fa­tın­dan üç ay ka­dar ön­ce ol­muş­tu. Ha­ki­ka­ten ve­fat­la­rın­dan iki ay son­ra da ih­ti­lâl ol­du, böy­le alt üst ol­du­lar. Üs­tad, baş­la­rı­na ge­le­cek mu­si­be­ti söy­le­miş­ti. Val­la­hi Mende­res, Üs­tad’ın de­dik­le­ri­ni yap­say­dı, ba­şı­na ge­len o ha­di­se­ler ol­maz­dı.

An­ka­ra’da ya­pı­lan zu­lüm

“Üs­tad Haz­ret­le­ri, em­ni­yet ve asa­yi­şi bo­zu­cu hiç­bir ha­di­se­de bu­lun­ma­mış­tır. Ken­di­si çok va­kar­lı ol­du­ğun­dan en ufak sö­ze ta­ham­mül et­mez­di. Ama bir bek­çi­nin, bir mü­ba­şi­rin haka­ret­le­ri­ne ta­ham­mül edip sab­re­di­yor­du. Et­ra­fı­na, ‘Bi­zim ve­si­le­miz­le bu mem­le­ket­te bir hadi­se ola­maz. Çün­kü em­ni­yet ve asa­yiş bo­zu­lur­sa ma­sum ve maz­lum­lar da za­rar gö­rür. Kur’an tu­tan bir el, hiç­bir ma­su­mun za­ra­rı­na se­bep ola­maz’ di­ye bi­ze dai­ma söy­ler­di.

“Hat­ta An­ka­ra’ya iki de­fa gel­di. Bi­rin­ci­de Bey­rut Pa­las’ta mi­sa­fir et­tik, üç gün kal­dı. Dışa­rı­da jan­dar­ma­lar, po­lis­ler, em­ni­yet ko­ri­do­ru­nun içi­ne al­dı­lar. Üs­tad Haz­ret­le­ri şöy­le de­di: ‘Kar­de­şim! Ne se­bep­le bu ter­ti­bi alı­yor­lar? San­ki biz bir ha­di­se mi ya­paca­ğız? Be­nim si­ze vasi­ye­tim, be­ni bu­ra­da par­ça par­ça et­se­ler, yi­ne em­ni­yet ve asa­yi­şe do­ku­na­maz­sı­nız. Çün­kü umum za­rar gö­rür, ma­sum ve maz­lum­lar da za­rar gö­rür… Biz hiç­bir ma­su­mun za­rar gör­mesi­ne ha­yat­ta se­bep ola­ma­yız.’

Üs­tad’ın ya­yın­lan­ma­mış bir çu­val mek­tu­bu ve ara­ba­sı

“Zü­be­yir Ağa­bey bir gün, Üs­tad’ın tak­si­siy­le be­ra­ber tor­ba­lar ha­lin­de Üs­tad’a ait, basıl­ma­mış mek­tup­la­rı ba­na ge­tir­di. De­di: ‘Kar­de­şim, bun­lar sen­de ka­la­cak!’ Üs­tad Haz­ret­le­ri her­hal­de ona öy­le tem­bih et­miş­ti. ‘Yal­nız tak­si için 10 bin li­ra ta­yı­nat ve­rin, tak­si bu­ra­da kalsın.’ Biz 10 bin li­ra ta­yı­na­ta ver­dik. Otuz se­ne Üs­tad’ın tak­si­si ri­sa­le ta­şı­dı el­ham­dü­lil­lah. Bazen Em­ni­yet bi­zi ta­kip edi­yor­du; fa­kat o ka­dar kuv­vet­li ara­bay­dı ki biz he­men ka­çı­yor­duk, bizi bu­la­mı­yor­lar­dı.

“Hat­ta bir ara tak­si plâ­ka­lıy­dı; 70 bin li­ra­ya plâ­ka­sı­nı sat­tık, o pa­ray­la beş bin adet Büyük Söz­ler bas­tık. O za­man sa­tar­ken ha­tı­rı­mı­za gel­me­miş­ti, plâ­ka­sı için İs­tan­bul’a git­tik, hur­da bir ara­ba ala­rak plâ­ka­sı­nı ve mo­tor nu­ma­ra­sı­nı ona ak­ta­ra­rak yi­ne tra­fi­ğe çı­ka­bil­dik. Son­ra da kar­deş­ler bi­zim ha­be­ri­miz yok­ken onu Is­par­ta’ya gö­tür­dü­ler. Ar­tık ora­da zi­ya­ret edi­li­yor.

“Zü­be­yir Ağa­be­yin ge­tir­di­ği tor­ba­la­rı bir­kaç ay son­ra baş­la­dık aç­ma­ya. Daha ev­vel hapis­ler, ta­kip­ler, tev­kif­ler ol­du­ğun­dan on­la­ra bak­ma­ya za­man ol­ma­mış­tı. Hak­kı­mız­da 25 mah­ke­me ol­du, se­kiz-on ke­re hap­se gir­dik. Şim­di o tor­ba­lar­da bü­tün Tür­ki­ye’den ağa­bey­lerden ge­len mek­tup­lar, âlem-i İs­lâm’dan ge­len mek­tup­lar çık­tı. Çok ga­rip mek­tup­lar gör­dük ora­da! On­la­rı inş­aal­lah bir lâ­hi­ka ola­rak neş­re­de­ce­ğiz.”

“Üs­tad’ımı­zın beş ta­ne te­va­fuk­lu ki­ta­bı var­dır”

“Bi­li­yor­su­nuz, beş ta­ne te­va­fuk­lu ki­tap var.

“Bi­rin­ci­si: Mu’ci­zat-ı Ah­me­di­ye Ri­sa­le­si. 300 mu­ci­ze bu­lu­nan 150 sa­y­fa­lık bir ri­sa­le. Se­kiz müs­ten­sih ayrı ayrı yaz­mış­lar. Bir de bak­mış­lar ki hep­sin­de Pey­gam­ber’in (a.s.m.) isimle­ri alt al­ta, üst üs­te, yan ya­na gel­miş. Bu ki­ta­bı ta­bet­tik.

“İkin­ci ki­tap: Mu­ci­zat-ı Kur’ani­ye. ‘Kur’an’ ke­li­me­le­ri hep ay­nı te­va­fuk­lu. Bu ki­tap da eli­miz­de, inş­aal­lah ya­kın­da ta­be­de­ce­ğiz.

“Üçün­cü te­va­vuk­lu ki­tap: Yir­mi Do­ku­zun­cu Söz, 40-50 sa­y­fa­lık... Bir ba­kı­yor­lar ki bütün sa­tır baş­la­rı­na ‘Elif’ler gel­miş... Ba­kı­yor­su­nuz bu­ra­da 16 elif, bu­ra­da da 16 elif, ama hiç­bir sı­kış­tır­ma zor­la­ma yok. Normal ya­zıl­mış git­miş... Beş yüz bir elif var. ‘Said Nur­sî’nin de eb­ced de­ğe­ri 501.

“Dör­dün­cü­sü: İşa­ra­tü’l-İ’caz. Bu ri­sa­le harp­te at üs­tün­de kur­şun­lar ya­ğar­ken yaz­dı­rı­lıyor. Üs­tad Haz­ret­le­ri ba­na İşa­ra­tü’l-İ’caz’ı ver­di, ‘Bu­nu ba­sa­cak­sı­nız, ama as­lî şek­liy­le; sa­tır han­gi harfle baş­la­mış­sa öy­le, han­gi harfle bi­ti­yor­sa ay­nı ol­sun’ de­di. El­ham­dü­lil­lah bir diz­gi tut­tur­duk, Üs­tad’ın de­di­ği gi­bi di­zil­di, ba­sıl­dı... Bu­ra­da beş ta­ne ‘he,’ ora­da da beş ta­ne ‘he’ var. Bu­ra­da 10 elif, ora­da da 10 elif... Üs­tad, Ru­mu­zat-ı Se­ma­ni­ye’de kıs­men bun­la­rın hikmet­le­ri­ni be­yan edi­yor.

“Be­şin­ci Ri­sa­le: Âye­tü’l-Küb­ra Ri­sa­le­si’nin İs­tan­bul’da ba­sı­lan ilk nüsh­ası­dır. On­da da te­va­fuk­lar var. He­nüz eli­me geç­me­di, geç­ti­ğin­de ta­be­de­ce­ğiz.

“Pe­ki te­va­fuk ne­dir? Te­va­fuk, hiz­me­tin mak­bu­li­ye­ti­ne işa­ret eden ha­ri­ku­lâ­de bir alâmet­tir. Üs­tad’ımız bu­nu şu tem­sil­le an­la­tı­yor:

“‘Me­se­la be­nim avu­cum­da no­hut, leb­le­bi, üzüm, buğ­day gi­bi mad­de­ler bu­lun­sa, ben onla­rı ye­re at­sam, üzüm üzü­me, leb­le­bi leb­le­bi­ye kar­şı sı­ra­lan­sa hiç şüp­he ka­lır mı ki, elim­den çık­tık­tan son­ra gay­bî bir el mü­da­ha­le edip sı­ra­la­ma­sın? İş­te hu­ru­fat ve ke­li­mat o mad­de­lerdir, ağ­zı­mız o avuç­tur.’ (Bar­la Lâ­hi­ka­sı, 315)

Ri­sa­le-i Nur­la­rın ilk de­fa rad­yo­da rek­lâ­mı

“An­ka­ra’da ri­sa­le­le­ri ba­sı­yo­ruz. İs­ti­yo­ruz ki her ta­raf duy­sun... O za­man­lar te­le­viz­yon yok, bir tek An­ka­ra Rad­yo­su var. De­dik: ‘Aca­ba An­ka­ra Rad­yo­sun­da Ri­sa­le-i Nur­la­rın rek­lâmı­nı yap­tı­ra­bi­lir mi­yiz?’ Bir ilân yaz­dık, Sıh­hıye’de­ki rad­yo ida­re­si­ne ver­dik. Adam da muhte­va­sı­na bak­ma­dan ke­li­me­le­ri say­dı, ‘Bu­ra­da 30 ke­li­me var, ke­li­me­si 10 li­ra­dır. Bir gün­lü­ğü 300, iki gün­lü­ğü 600, üç gün­lü­ğü 900 li­ra ya­par’ de­di. O za­man pa­ra kıy­met­li! Bir kar­deş 900 li­ra ver­di. ‘Ne za­man ya­yın­lan­sın?’ de­di. De­dik: ‘Her­kes evi­ne gel­di­ğin­de ça­yı­nı kah­ve­si­ni içer­ken…’ Son­ra her ta­ra­fa ha­ber ver­dik, ‘Ri­sa­le-i Nur­lar bü­tün dün­ya­ya ilân edi­le­cek!’ di­ye...

“Ha­ki­ka­ten o da­ki­ka gel­di­ğin­de An­ka­ra Rad­yo­su spi­ke­ri, ‘Ri­sa­le-i Nur, Ri­sa­le-i Nur... Mü­el­li­fi, bü­yük İs­lâm mü­te­fek­ki­ri Be­di­üz­za­man Said Nur­sî. Söz­ler, Mek­tu­bat, Lem’alar, Şualar, Asâ-yı Mû­sâ çık­mış­tır. İs­teme ad­re­si: P.K. 434. Ri­sa­le-i Nur, Ri­sa­le-i Nur… Mü­el­li­fi, büyük İs­lâm mü­te­fek­ki­ri Be­di­üz­za­man Said Nur­sî.’ Kar­deş­ler­le bay­ram yap­tık, bü­tün dün­ya Risa­le-i Nur­la­rı du­y­du…

“Er­te­si gü­nü yi­ne ay­nı sa­at­te bü­tün kar­deş­ler­le ku­lak­lar rad­yo­da, bek­li­yo­ruz. Bak­tık ki yok! Üçün­cü gün yi­ne yok... Koş­tuk ida­re­ye: ‘Pa­ra ver­dik; ni­ye bi­zim ilân okun­mu­yor?’ derken adam, ‘Kar­de­şim, siz bi­zi kan­dır­mış­sı­nız! Rei­si­cum­hur Ce­lal Ba­yar biz­zat te­le­fon aç­tı; bize öy­le ha­ka­ret­ler et­ti, öy­le azar­la­dı ki...’ ‘Kar­de­şim, biz pa­ra ver­dik!’ de­dik­çe, ‘Kar­de­şim, para­nı al git…’ de­di. Ney­se bu bi­le bi­ze yet­miş­ti... Bun­dan son­ra mah­ke­me­ler­de hâ­kim­le­re ‘Hâkim bey, bu ki­tap­la­rı dev­let rad­yo­su bi­le ilân et­ti’ di­yor, hâ­kim de rad­yo­ya so­run­ca ‘Evet’ ceva­bı ge­li­yor, ‘Öy­ley­se be­ra­at!’ di­yor­du.

“Erzincanlı Re­fet (Ka­vuk­çu) kar­deş bir ara renk­li yağ­lı­bo­ya lev­ha­lar yap­tı. ‘İman in­sa­nı in­san eder, bel­ki in­sa­nı sul­tan eder. Ha­ki­kî ima­nı el­de eden adam, kâi­na­ta mey­dan oku­ya­bi­lir. Sul­tan-ı Kâi­nat bir­dir...’ Bun­la­rı biz 40 oto­bü­se pa­ra­sıy­la as­tık. Bir haf­ta gez­di, far­kı­na var­ma­dı­lar. Son­ra far­kı­na va­rın­ca ge­nel mü­dür be­ni ça­ğır­dı: ‘Ya­hu ne bi­çim rek­lâm bu! Bun­lar ya­sak...’ O bir haf­ta da bi­ze yet­miş­ti. Bir ke­re­sin­de de An­ka­ra ga­rı­na as­tık, on­lar­da re­sim­ler de var­dı. Ora­sı çok yük­sek­ti. Kar­deş­le­re iş­çi el­bi­se­si giy­dir­dik. Her­kes zan­ne­di­yor ki bun­lar iş­çi­ler!

“Mah­ke­me­de 100-150 ço­cu­ğa ders na­sip ol­du”

“Bir se­ne İh­lâs Nur Tak­vi­mi’ne Ri­sa­le-i Nur­lar­dan ve­ci­ze­ler ala­rak bas­tık. Me­ğer­se savcı­lık, bu ve­ci­ze­le­ri suç ad­det­miş. Bi­zi mah­ke­me­ye ver­di; hem de ağır ce­za­ya... Mah­ke­me gü­nü gel­di; bi­zi ça­ğır­dı­lar, git­tik. Ben tam hâ­ki­min kar­şı­sın­da ifa­de ve­re­ce­ğim. Bir de bak­tım, arka­da bir gü­rül­tü… Pa­tır, pa­tır, pa­tır… İlk mek­tep çocuk­la­rı… 100-150 ki­şi var. Mah­ke­me salo­nu­nu dol­dur­du­lar. Me­ğer­se öğ­ret­men­le­ri on­la­ra ba­zı şey­le­ri gös­ter­mek için gez­di­rir­miş. ‘Bir de mah­ke­me­ye gö­tü­re­yim, mah­ke­me­yi de gö­rün’ de­miş. Tam da bi­ze te­sa­düf et­miş... Çocuklar otur­du­lar. Hâ­kim de şa­şır­dı, ‘Bun­lar ne­re­den gel­di!’ di­ye… De­di ki: ‘Çocuk­lar, bu­ra­sı sine­ma sa­lo­nu de­ğil bak, dik­kat­le din­le­yin.’

“Son­ra o ve­ci­ze­le­ri bi­rer bi­rer oku­ma­ya baş­la­dı. ‘Sul­tan-ı Kâi­nat bir­dir. Her şe­yin anahta­rı Onun ya­nın­da, her şe­yin diz­gi­ni Onun elin­de­dir. Onu bul­san her mat­lû­bu­nu bul­dun, had­siz min­net­ler­den kor­ku­lar­dan kur­tul­dun.’

“‘Bu­nu ne­re­den al­dın?’ de­di. ‘Efen­dim, Mek­tu­bat’tan al­dım. Mek­tu­bat’ın da be­ra­at kara­rı var; al­tı ta­ne be­ra­at ka­ra­rı var, is­ter­se­niz bir nüsh­ası­nı si­ze ve­re­yim…’ O ve­ci­ze­le­ri bi­rer bi­rer oku­du, ba­na be­ra­at­le­ri tek tek sor­du. Son­ra sav­cı­ya sor­du: ‘Ne di­yor­sun?’ Sav­cı da, ‘Efen­dim, bu ve­ci­ze­le­ri al­dığı ki­tap­la­rın be­ra­at ka­rar­la­rı­nı gös­ter­di­ği­ne gö­re ya­pacak bir şey kal­ma­dı, be­ra­ati­ni is­ti­yo­rum’ de­di. İki ta­ra­fın­da­ki hâ­kim­le­re de sor­du, on­lar da baş­la­rı­nı salla­dı­lar. ‘Said Efen­di! Se­nin hak­kın­da­ki ka­rar be­ra­at­tir’ de­di. Be­ra­at de­yin­ce çocuk­lar­dan bir al­kış kop­tu ki... On­lar için de bir ders ya­pıl­mış ol­du...

“Oda­ma bü­yük bir yı­lan at­mış­lar­dı”

“Ri­sa­le-i Nur hiz­met­le­rin­den uzak­laş­tır­mak için bi­zi İzmir-Çeş­me’ye müf­tü ya­pa­rak sür­dü­ler. Ama Çeş­me, se­fa­hat ye­ri, ca­mi­le­re kim­se gel­mi­yor. Kay­ma­kam, be­le­di­ye rei­si daha be­ni tanı­mı­yor. On­la­ra de­dim: ‘Ca­mi­le­re kim­se gel­mi­yor; be­le­di­ye ho­par­lö­rü­nü ve­rin, ora­dan va­az ede­lim.’ El­ham­dü­lil­lah ora­da her­ke­sin du­ya­ca­ğı şe­kil­de Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­muş ol­duk. Amma 10-15 gün son­ra bi­zim dos­ya­mız ge­lin­ce an­la­mış­lar ki, kay­ma­kam ‘Ta­mam’ de­di.

“An­ka­ra’da İh­lâs ga­ze­te­si çı­ka­rı­yorduk, Ce­mal Gür­sel ka­pat­tır­dı. İz­mir’de Uhuv­vet’i çıkart­tık, onu da ka­pat­tı­lar. Zül­fi­kâr’ı çı­kart­tık. O za­man Ago­ra’da bir med­re­se tut­tuk. Kay­maka­ma emir ver­miş­ler ki ar­ka­sın­dan kur­şun atı­la­cak adam di­ye... Hat­ta o za­man oda­ma bü­yük bir yı­lan at­mış­lar. Al­lah’tan ya­ka­la­dık, ba­şı­nı ez­dik at­tık... ‘De­di­ler bu yı­lan bi­zim bu­ra­lar­da ol­maz, dı­şa­rı­dan at­mış­lar, ay­nı gün de do­kto­ra izin ver­miş­ler.’

“Ah­met Fey­zi Ağa­bey, ga­ze­te­de (Faruk) Gü­ven­türk Pa­şa’ya ce­vap ve­ri­yor­du. ‘Sen Türk’ün pa­şa­sı de­ğil, ma­lum zih­ni­ye­tin ma­şa­sı­sın!’ di­ye... Pa­şa ta­biî bi­ze çok kız­mış ki be­ni gön­der­mi­yor... Em­ni­ye­te, ka­ra­kol­la­ra ha­ber ve­ri­yor, bı­rak­tır­mı­yor­du. Ben Se­fe­ri­hi­sar’a gel­dim, bir yük kamyo­nuy­la An­ka­ra’ya gel­dim. An­ka­ra’ya ha­ber gel­di­ğin­den bi­zi içe­ri al­dı­lar.”

[1] “Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabul etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o parayla kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale-i Nur’un ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye alet edilmesin.” (Emirdağ Lâhikası, 273)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

"Dedem Üstadı çok severdi"

"Dedem Tillo'da M. Siyye Camiinde imamdı. Üstad'dan sitayişle bahsederdi. Üstada derin bir muhabbet ve itimadı vardı.

"Ankara'ya 1938'de geldim. 8 yaşında idim. Türkçe bilmiyordum. Ana dilim Arapça. Hususî olarak Türkçeyi 7-8 ay kadar çalışarak öğrendim. 1. ve 2. sınıfları verdim ve 3. sınıftan başladım okumaya. İlk, orta ve lise bittikten sonra İTÜ Makina Bölümünde 2 yıl okudum. Bir rahatsızlıktan dolayı tekrar Ankara'ya döndüm. Pedere de artık okumayacağımı söylemiştim.

"İş arıyordum. Dini konularda kendimi yetiştirmeye çalışıyordum. Sonunda Diyanette bir iş buldum. 1950' de A. Hamdi Akseki bizzat beni imtihan etti. Akseki'nin sorduğu suallerden birisine verdiğim cevap hoşuna gitmişti ve beni memur olarak işe aldı. Suali şu idi: 'Kur'ân-ı Kerim radyodan kahvehanelerden okunuyor. Bu günah olmaz mı?' Ben de dedim: 'Kelâm-ı İlâhî kahvede okunursa belki oradakilerin ıslâhına vesile olur. Orada okunması Kur'ân'a bir nakise olmaz."

"Üstada muhabbetim vardı"

"O arada Abdullah Yeğin ve Mustafa Sungur'la görüşüyorduk. Bana küçük eserlerden verdiler. Bunlar Telvihat-ı Tis'a ve Gençlik Rehberi v.s.

"Üstada muhabbetim vardı. Bir ara Hicaz'a gitmeye niyetlendim. Kitaplarımı sattım. O sırada Diyanette İskender Göçer diye biriyle tanıştık. Bu zatla aramız çok iyiydi. Hârika şeyler gördüğünü anlatıyor, bütün peygamberlerin hayatlarını gözlerinin önüne getirildiğini, hangi peygamber nerede, nasıl mücadele ettiğini kendisine gösterildiğini söylüyordu. Kendisine sürekli mânevî telkinat yapıldığından bahsediyordu. Âl-i Beyt kendisiyle meşgul oluyormuş. Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kendisine harp talimi yaptırıyorlarmış. Hz. Âişe ve Hz. Fâtıma da kendisine cübbe ve takke takıyorlamış ve ileride mehdi olacağını, Mekke'den çıkıp bütün dünyayı ıslah edeceğinin söylüyorlarmış.

"Bu arada ben de gençlik sâikasıylı âdeta ona intisap ettim. Aramızdaki münasebet şeyh mürit gibi idi. 'Mehdiyi bulduk' diye ona çok yakın alaka peyda ediyordum.

"Seni bana Allah yolladı"

"Bir ara Konya'ya gideceğini, bir ay kadar orada kalacağını, bazı işlerinin olduğunu söyledi. Birlikte gittik. O anlatıyor, ben dinliyordum. Her zaman Hz. Peygamber'le görüştüğünü anlatıyordu. Bir taraftan da içimde şüphe vardı. 'Acaba' diyordum, 'doğru yolda mıyım?' Bunu bilse bilse Bediüzzaman Said Nursî bilir diye Üstada gitmek için İskender Beyi de ikna ettim. Peder de önceden tembihlemişti, 'Gideceğiniz zaman bana da haber verin' diye.

"Üçümüz yola çıktık, Isparta'ya Konya yoluyla gittik. Yatsıdan sonra Isparta'ya varıp Üstad'ın evini aradık ve bulduk. Ben, 'Geceleyin otelde kalıp sabah gidelim' dediysem de, peder 'Hemen gidelim' dedi. Fitnat Hanımın sahibi bulunduğu Üstad'ın evine gittiğimizde, İskender Bey, 'Ben mehdiyim, peygamberlerin selâmı var, görüşmek istiyorum' dedi.

"Kapıya çıkan Sungur Ağabey ise, Üstad'ın istirahatte olduğunu, bu saatte rahatsız edemeyeceklerini söyledi ise de dinlettiremedi. O gitti, Bayram Ağabey geldi. İskender Bey aynı şeyleri ona söyledi. O da Üstadı bu saatte rahatsız edemeyeceğini söyleyerek yarın gelmemizi istedi.

"Bunun üzerine İskender Bey kızdı, 'Nasıl olur, ben buraya kadar gelirim de görüştürmezsiniz, içeri almazsınız, bir daha da gelmem' dedi.

"Otele gittik. Sabaha doğru bir rüya gördüm. Rüyamda Üstad'ın huzurundayım. Üstad, İskender'in başına eliyle bir çarpı işareti yaptı. Sabah namazından sonra Üstad, Ceylan Ağabeyi bize yollamış. Nerede olduğumuzu onlara söylemiştik. Ceylan Ağabey, 'Üstadım acele sizi istiyor. Yalnız üç kişi değil, iki kişi geleceksiniz' dedi. İskender Bey, 'Ben zaten gelmiyorum' dedi. Biz iki kişi gittik. Üstad bizi kucakladı. Ve

'Yetmiş senedir oradan (Tillo'dan) bir yardımcı vermesi için Allah'a dua ediyordum ve bir yardımcı bekliyordum. Allah sizi bana yolladı' dedi. Ve 'Sizi Arabistan v.s. yerler namına da kabul ettim' dedi.

"Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye'dir"

"Ben ise Hicaz'a gitmek istediğimi söyleyince 'Niye?' diye sordu. 'Efendim memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de' dedim.

"Kardeşim, ben orada olsam buraya gelirdim. Alem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit bu kapıyı Âlem-i İslâm üzerine açar. Kat'iyen buradan gitmek için izin yok.' dedi.

"Daha sonra, 'Atıfı (Ural) tanıyor musun?' dedi. 'Yok' deyince, 'Onunla tanış ve hemen hizmete başla' dedi. 'Peki' dedim.

"Mecmuatü'l-Ahzâb'ı da beraberimde getirmiştim. 'Bu ne?' dedi. 'Biliyorsun ben hediye kabul etmem.' Ben de, içinde Mecmuatü'l-Ahzab olduğunu, 'içindeki Celcelutiye'de Süryanice isimler bulunduğunu, bunları kendisinden ders almak için kitabı getirdiğimi söyledim. Üstad, 'Sonra onları yaparsın' dedi.

"Dışarı çıkarken peder, Üstada İskender Beyden bahsetti. Üstad da onun için 'Meczup biri' dedi. Ondan sonra ben de o zattan koptum. Bu ziyaret benim için mecaziden hakikiye geçiş oldu. Sonra kızıma rüyasında, 'Baban Mehdinin elinden tuttu' demişler.

"Gözlerim arkada kalmaz"

"Ankara'ya döndükten sonra Atıf kardeşle tanıştık (1952). Yeni yazıyla Onuncu Söz'ün teksirini yapıyordu. Sonradan Isparta'ya gittiğimizde, Üstad Büyük Sözler'i matbaada basmamız için verdi. Sözler daktilo edilmiş dosyalar halindeydi. 'Maya (sermaye) yaparsınız' diye 600 lira verdi.

"İlk defa Sözler'i Ankara'da Ayyıldız Matbaasında bastırdık. Daha sonra Doğuş Matbaasına geçtik. Matbaa ile öyle haşir neşir olduk ki, orada yatıp kalkıyorduk.

"Kitap, formalar halinde Üstada gidiyordu. Üstad tashih ettikten sonra biz basıyorduk. Tashih şu şekilde yapılırdı: Kardeşlerden biri yeni yazı ile yazılmış kitabı okuyor, Üstad da takip ediyor, yanlış varsa düzelttiriyordu.

"Formalar için Üstad çok seviniyordu. Kim getirirse getirsin, derhal içeri alıyordu. Sözler'i ciltletip Üstada götürdük. Üstad da bir annenin çocuğuna kavuşma sevinci vardı. 'Ben vazifemi yaptım, gözlerim arkada kalmaz' diyor, gözleri yaşarırcasına seviniyordu. Fiyatını sorup kendi eseri olan bu kitaba çıkarıp 25 lira verdi. Ve 'Her 25 lirayı verene bu kitabı vermeyin, 25 kişiye okutacağım diyene verin' dedi.

"Üstad'la birçok defa görüştük. Görüşmelerimizde hep neşriyatın ehemmiyetini ve nasıl yapılması lâzım geldiğini anlatıyordu.

"Bir defasında Mektubat'ı basıyorduk. 'Mu'cizat-ı Ahmediye'yi ayrı basalım' dedim. Üstad ise, 'Bu diğeriyle bir kuvvet teşkil eder, ayrı basmayın' dedi. 'Rumuzat-ı Semaniye'de Vahhabiler hakkındaki kısmı da basmamamızı söylemişti. Biz de basmamıştık.

"Sonra Lem'alar, İşâratü'l-İ'caz ve Tarihçe-i Hayat'ı basmamız için verdi. Tarihçe-i Hayat'ın basılmasından dolayı bizi mahkemeye verdiler. En son, Üstad'ın, 'Said meşveretle neşredebilir' dediği Sikke-i Tasdik-i Gaybi'yi bastık. O zaman Üstad Ankara'ya geldi. Beyrut Palas'ta kaldı. Orada Sikke-i Tasdik-i Gaybî için 'Bunun hasların haslarına verin' buyurdu. Yani herkese vermememizi söylüyordu. Sikke-i Tasdik-i Gaybînin basılması üzerine bizi içeri aldılar, 33 gün içeride kaldık.

"Kardeşim yatağımda yat"

"En son Üstadı ziyaretim Sikke-i Tasdik-i Gaybî üzerine oldu. O ziyarette Üstad, 'Kardeşim, bugün benim yatağımda yatıp, benim yemeğimi yiyeceksin' dedi.

"Ders yaptık. Akşama yakın biz diğer odalara ayrıldık. Kendisine getirilen yemeğin yarısını kendisi yiyip diğer yarısını da bana yolladı ve 'Kabı bana lâzım' diye nükte yaptı. Sonra Üstad kendi yorganını getirdi ve ben o yorganla yattım. Ayrılırken, Üstad balkona çıkıp beni uğurladı.

"Sonra Ankara'ya gittim, bir müddet sonra bizi hapse attılar. Üçüncü gün olmuştu ki, Üstad'ın Urfa'da vefatını duyduk. Hapiste olduğumuz için cenazeye gidemedik.

"Üstad'la geçen bir yolculuğumuz"

"Üstad hayatta iken İzmir'de bir mahkememiz vardı. Atıf kardeşle birlikte gittik. Dönüşte Isparta'ya uğradık. Ramazan'dı. Gece yarısına doğru Üstad talebeleriyle ders yapıyordu. Biz de iştirak ettik. Dersten sonra meyve, o yoksa para dağıtmak Üstad'ın âdetiydi. Meyveleri kurayla dağıtırdı. O gün kurayla üzüm dağıttı. Üzüm kurumuştu. Çünkü, tefekkür için asmışlardı.

"Bana dedi: 'Yarın yalnız seninle Ankara'ya gideceğim.' Biraz sonra tekrar aynı şeyi söyledi. Sabah, 'Arabayı hazırlayın' dedi ve 'Zübeyir bana lazım' diyerek Zübeyir'i de aldı. Üstad, Atıf, Zübeyir ve Hüsnü (şoförlük yaptı). Isparta'dan Konya'ya gittik. Emniyet haber almış, halk da bunu duymuş ve toplanmıştı. Bana 'Sen konuşacaksın' dedi. Daha sonra konuşmadan bir kardeşin evine gittik.

"Üstad, yolda 31 Mart hadisesini anlattı. 'Beni, pencerenin önüne getirmişlerdi. 18 kişinin asıldığı görünüyordu. 'Seni de asarız gibisinden' beni buraya getirmişlerdi. Allah'ın izniyle yaptığım müdafaadan sonra berat verdiler. O anda mahkeme reisi Hurşit Paşa hiddetlendi, ayağa kalktı ve 'Sen de mürteci imişsin' dedi. Ben, 'Paşa, paşa! Gözlerini muvahhidinin kalemlerinin uçlarıyla patlatırım.' dedim.' Daha sonra Üstad 'On bir buçuk cinayeti ' ifade etmiş.

"Aynı hatırayı Sadık Başgöz de bana anlatmıştı. Sadık Beyin babası müftü idi. Üstad'la o zaman Erzincan'a gitmişler. Müftülük kütüphanesinden hangi kitabı çıkardıysa, Üstad'ın kitabı ezbere okuduğunu görmüş. Sonra Şerhü'l-Mevakıf'ı çıkarmış. Üstad, 'Ona da bir zaman nazar etmiştim' demiş ve başlamış ezbere okumaya.

Mart hapsinde Üstada eziyet yapmaya geliyorlar. Onlar daha kapıya yanaşır yanaşmaz, Üstad, sandalyeyi kaptığı gib 'Ey ekpekü'l-küpeka... ' diyor ve onlara mani oluyor. Sandalyeyi vuruyor mu, vurmuyor mu, hadisenin teferuatını bilmiyorum.

"Üstad daha sonra Millet Meclisindeki hadiseyi anlattı:

"Ankara'ya geldiğim vakit bazı mebuslar yüzlerini Garba döndürmüşler, Garplılaşma temayyülü ve hevesiyle İslâmiyete lakayıt kalmışlardı. (O vakit Üstad, malum on maddelik broşürü neşredince camiye gelenler kalabalıklaşır. Ben broşürün aslını görmedim.) O zaman duydum ki, Reisicumhur çok kızmış. Kürsüye çıktı, 'Alim ve fazıl bir zat vardı. İstanbul'dan buraya çağırdık ki, yüksek fikirlerinden istifade edelim, fakat o geldi, namaza dair şeyler yazdı, içimize fitne verdi' dedi. Ben bunun üzerine söz hakkı istedim, vermediler. Sonra koridora çıktım, baktım ki karşıdan geliyor, kendisine, 'Paşa! Paşa! Namaz kılmayan hâindir. Hâinin hükmü merduddur' dedim ve iki parmağımı yüzüne doğru uzattım. Bunun üzerine, 'Hocam, onu size söylemedim, siz yanlış anladınız ' diye yalan söyledi ve bana tarziye verdi' dedi.

"Üstadla birlikte yola devam ettik, yolda abdest aldı. Abdest suyunu ben döktüm. Bu arada baktım ki, ayağının iki parmağı bitişik. Yolda giderken, 'Kardeşim ben konuşamayacağım. Benim yerime sen konuşursun' dedi.

"Üstad'ın Mevlâna'yı ziyareti"

"Konya'ya vardık. Taksi gelip, meydanda durdu. Birden bire taksinin etrafı bulut gibi kapandı. Şoföre, Abdülmecid Ağabeyin evine gitmesini söyledi. Abdülmecid Ağabeyin evi Konya'da, şimdi Turizm Müdürlüğünün arkasında bulunuyordu. O da yola çıkmış geliyordu. Arabanın açık olan camından Üstad'la bir müddet görüştüler.

"Bu arada kalabalık gittikçe artıyordu. Polisler kalabalığı dağıtmak için halkı joplarla dövmeye başladı. Halkı dağıttıktan sonra bizi de taksiden çıkararak dövmeye başladılar. Zübeyir Ağabeyi zorla jipe bindirmeye çalışıyorlardı. Ben polislerden kurtulup Üstad'ın yanına geldim. Üstad gelen polislere saatini göstererek, 'Ben namaz kılacağım' dedi. Öğle namazını Selimiye Camiinde kıldık.

"Üstad 'Mevlânâ'yı ziyaret edeceğim' dedi, fakat polisler müzenin açık olmadığını söylediler. Müze Müdürü Mehmet Önder oradaydı. 'O vazife bana ait, ben hususi olarak gezdireceğim' dedi. İçeriye girdik. Üstad, 'Ben yalnız gezmek istiyorum' dediyse de, halk ve sivil polisler Üstadı yalnız bırakmıyordu. Biraz yürüdükten sonra sandukaların olduğu yere geldi, kıbleye yönelerek dua etti, hem de bir taraftan ağlıyordu.

"Üstad'ın polislere teşekkürü"

"Daha ileri gitmedi, dışarı çıktı. Şişman bir komiseri yanına çağırdı. Kemal ismindeki bu komiser gelmedi. Başka bir polis çağırdı. O geldi. Ona şunları söyledi:

"Ben size teşekkür ediyorum. El öptürmek bana azaptır. Buna engel oldunuz. 28 sene hapishaneler, tazyikler, tevkifler, işkenceler ile bu memleketin asayişine hizmet ettim. Siz maddi olarak bu memleketin emniyet ve asayişine hizmet ediyorsunuz; ben ise mânevî olarak hizmet ediyorum. Biz bin savcı ve bin emniyet müdürü kadar hizmet etmişizdir. Onun için bize bir vazife arkadaşı olarak bakın, başka gözle bakmayın. Bunu bütün arkadaşlarına söyle.'

Üstad'ın Ankara'ya gelişi

"Daha sonra bana dönerek, 'Ankara'ya gelecektim, fakat bu hadiseler gösterdi ki, daha vakti gelmemiş.' Üstad Emirdağ'a gitti, ben de Ankara'ya döndüm.

"Üstad'ın Ankara'ya ilk gelişinde Bend Deresi'ndeki dershaneyi özel olarak hazırladık. Kendisine dershaneyi hazırladığımızı söyledik. Fakat Üstad, 'Şimdiye kadar bütün seyahetlerimde otelde kaldım. Orada kalacak olursam, başka yerdeki kardeşler; 'Bize niçin gelmedi?' der' diye kabul etmedi, 'Yalnız sen oradaki yorganı getir' dedi. Kendisi Beyrut Palas Otelinde kaldı.

"Birçok kişi Üstadı ziyaret ettiler. O zaman otele kardeşlerden ortak olanlar vardı. Otelin içi ve dışı kordon halinde polis ve jandarma tarafından tutulmuştu. Üstad o zaman bu hali görünce,

'Bizden ne tevehhüm ediyorlar? Burada bizi parça parça da etseler, biz yine asayişe dokunmayacağız. Çünkü masumlar zarar görür. Kur'ân tutan hiçbir el masumların zararına harekette bulunamaz.'

"Üstad bir müddet bu otelde kaldı. Bazı milletvekilleri geldiler. Onlara bazı tavsiyelerde bulundu.

"Üstad'ın ikinci gelişinde Bahçelievler'de bir ev tuttuk, telefon çektirdik. 'Üstad, ben burasını çok sevdim. Bir müddet kalacağım' dedi ve burada üç gün kadar kaldı. Polisler yine rahat bırakmıyordu. Evin sahibi bir kadındı. Polislere, 'Benim evime kimler gelmiş de böyle yapıyorsunuz?' diye çıkışmıştı.

"Menderes bizi anlamadı"

"Üstad Ankara'ya üçüncü defa gelmeyi arzu ettiklerinde bizim haberimiz yoktu. Emniyet haber almıştı. Bir tedbir olarak eve geldiler ve bizi nezarete aldılar. Bu arada İsmet İnönü'nün, 'Menderes Said Nursi'yi seçim propagandası olarak Ankara'ya getiriyor' şeklindeki sözleri gazetelerde yar aldı.

"Bunun üzerine Dahiliye Vekaleti, Üstad'ın Ankara'ya sokulmayacağı kararını almıştı. Üstad, Ankara- Gölbaşı'na geldiğinde polisler tarafından arabasını çevirirler ve Üstada emri bildirirler. 'Biz emir kuluyuz, emri tatbik ediyoruz' diye mazeretlerini söylerler. Üstad onlara, 'Ben suçlu değilim, aranmıyorum, o halde sizin kanunlarınıza göre her yere seyahat etme hürriyetim var. Sizin yaptığınız keyfî bir harekettir. Ben sizin kanunlarınızı dinlemiyorum. Yalnız benim altmış senedir tatbik ettiğim bir düsturum var: Asayiş bozmamak. ' Üstad oradan geri döner. Polatlı'ya kadar polisler onu takip ederler.

"Daha sonra bizi de nezaretten çıkardılar. Tabii biz ne olduğunu anlayamamıştık. 'Daha sonra öğrenirsiniz' diye bizi serbest bıraktılar.

"O gece hadiseyi öğrenince, otobüse atlayıp, Üstad'ın yanına gittim. Beni görünce,

'Menderes bizi anlamadı. Ben yakında gideceğim, Onlar -ellerini ters çevirerek- tepetaklak olacaklar.' dedi.

"Ben Üstad'ın Menderes'e dua ettiğini biliyordum. Isparta'da bir sabah ders yaparken, 'Kardeşlerim, ben bu gece Menderes'e dua ettim' dedi. Daha sonra öğrendik ki, Menderes o gece İngiltere'de uçak kazası geçirmiş, fakat kurtulmuştu.

"Vaaz kürsüsünde ders yaptık"

"1957-1958 yılları. Ankara'da Hacıbayram Camiinde sabah namazından sonra Risale-i Nur'dan okumaya başladık. Her sabah kürsüye çıkıp, 'Şimdi Bediüzzaman'ın Sözleri kitabından ders yapacağız' diyorduk. Böylece orada Sözler, Mektubat ve Lem'alar'ın yarısına kadar geldik. Daha sonra bu tatbikatımı Üstada anlattım. Üstad, 'Siz de böyle yapın' dercesine, gelene gidene bunu anlatıyordu. Bunun üzerine birçok şehirde Risale-i Nur okunmaya başlandı.

"Ankara'daki reklâm hâdisesi şöyle oldu.

Erzincanlı Refet Kavukçu kardeşe levhalara vecizeler yazdırdık. Bunları belediye otobüslerine astık, bir hafta kaldı. Garaja da astık. Garajda asılanların hâlen resmi vardır. Belediye işletme müdürü beni çağırdı. 'Siz ne yapmışsınız?' diye bana çıkıştı. Ben, 'Paramızla reklam yaptık' dedim. 'Alın paranızı' dedi. Levhaları istedim, vermedi. On beş sene sonra bir marangozhanede buldum. Hâlâ saklıyorum onları.

Radyoda Risale-i Nur reklamı

"Radyo ilânı da şöyle oldu. Bir reklâm pusulası yazıp Radyo Dairesine götürdüm. Oradakiler normal olarak kelimeleri saydılar. Otuz kelime vardı. Üç gün çıkmasını istedim. Vakit olarak da herkesin evine döndüğü yemek ve istirahat vakti olan akşam 7-7.30 sıralarında olmasını istedim. Bu arada bütün kardeşlere haber verdik. Üstad da dinlemek için odasından arabaya inmişti. Saat gelince spiker, 'Risale-i Nur müellifi büyük İslâm mütefekkiri Said Nur. Sözler, Lem'alar, Mektubat, İşaratü'l-İ'caz, Asa-yı Musa çıkmıştır. İsteme adresi: 'PK 444, Ulus-Ankara' diye metni okudu.

"Ertesi gün herkes yine radyo başında. Fakat saat gelip geçmesine rağmen çıkmadı. Hemen Radyo idaresine gittim. 'Para verdiğimiz halde reklâmlarımız niçin çıkmadı?' diye sordum.

"Radyoda 20 dakika konuşma yaptım"

"Siz bizi aldatmışsınız. Köşkten bizzat Reisicumhur telefon etti. Bizi bir güzel payladı. Paranızı alın, bir daha olmaz' dediler. Fakat bu tek reklâmın büyük tesiri oldu. Birçok beraatlere vesile oldu. Mahkemede, 'Efendim devlet radyosunda reklâmı yapılan bir eser nasıl yasak olur?' diyorlardı. Hakim, Radyo Dairesinden sorunca, 'Evet yapıldı' diye cevap alınca beraat veriyorlardı.

"Risale-i Nurları basmak için kâğıt bulamıyorduk. Kâğıt için İzmit'e gittik. Haberini almışlar. Bize kâğıt vermediler. Tartışma çıktı, müdüre kadar çıktık, yine de alamadık. 'Biz bu memleketin evlatlarını kurtarmaya çalışıyoruz, onlar bize kâğıt vermiyorlar' diye çok kızdım ve üzüldüm. Deniz kenarında gezmeye çıktım. O günlerde Üsküdar Vapuru battı. Vapurda 200-300 çocuk varmış. Onların babaları Ankara'da bir mevlid okutmaya karar verdiler. Mevlid radyodan veriliyordu. Ben vaizdim. 'Bir konuşma yapayım' dedim. Radyo İdaresinden birisi geldi. 'Hocam sizin konuşmanız iptal edildi' dedi. Çünkü Radyo İdaresi konuşma metnini görmemişti. Gelenlere, 'Kardeşim geç kaldınız, ben başlıyorum' dedim ve başladım. Ayrılan süre 10 dakika olmasına rağmen, 20 dakikayı geçti.

"Üstada telgrafla haber vermiştim. O da arabada dinlemiş. Ve çok sevinmiş. Hadise ertesi gün gazetelerde yer aldı. Ulus gazetesi, 'Nurcular dün gece cihad ilân ettiler' diye manşet attı. Daha sonra polisler bir çok arama yaptılar.

"Kardeşim, hizmeti düşünmeyin..."

"Emirdağ'da en son ziyaretimde Üstad şu tavsiyede bulundular.

'Kardeşim, hizmeti düşünmeyin, hizmeti en muhalife dahi Cenab-ı Hak yaptırır. Sizin düşüneceğiniz; uhuvvet, muhabbet, ittihat ve tesanüttür. En fazla düşüneceğiniz bunlardır. Bugün bize en fazla lâzım olan budur.'

"Çanta arama emri"

"Bir gün, İstanbul- Süleymaniye Kirazlı Mescit'teki medreseye polisler geldi. Arama yaptılar. O günler İçtihad Risalesinin Eskişehir'de basımına hazırlık yapıyorduk. Benim çantada İçtihad Risalesinin dizgi klişeleri vardı. Eğer çantayı yakalatırsak kitapların nerede basıldığı öğrenilecek, evraklar ile malzemeler elden gidecekti. Ben çantayı arkama sakladım. Bunu polislerden birisi gördü. Çantayı aramak üzere istedi, ben arama emri olmadan çantanın aranamayacağını söyledim.

"Polis, 'Çanta arama emri mi olur?' dedi ise de, ben direttim. Bunun üzerine, 'O zaman hepiniz karakola gideceksiniz' dediler.

"Bizi İstanbul Emniyetine doğru götürdüler. Benim kucağımda çanta vardı. Kaçacağımı anladılar, diğerlerinden çok beni kontrol ediyorlardı. Bizi Birinci Şube'de en üst kata çıkardılar. Bir polise teslim ettiler. Kayınbiradere, 'Ben gideceğim' dedim ve üzerimdeki adres defterlerini ona verdim. Ayete'l-Kürsiyi okuyarak kapıyı açtım, hızlı adımlarla merdivenleri ikişer üçer inerek o civarda Hocapaşa Camiine girdim ve çantayı kilimin altına sakladım. Çantayı arama emri çıkararak beni aramışlar, fakat ne beni bulabildiler, ne de çantayı arayabildiler.

"O sırada Necdet Elmas da Birinci Şube'de imiş. Emniyettekiler, 'Şimdiye kadar buradan hiçbir siyasi suçlu kaçmadı. Görülmedik bir şey' diye çok kızmışlar. Bunun üzerine Zübeyir Ağabeyi ve Mustafa Sungur Ağabeyi içeri aldılar.

"İki gün sonra Ankara'ya gitmek üzere otobüse bindim. Yolda kimlik kontrolü için bütün otobüsleri arıyorlardı. Konvoy çok uzun olduğundan, bizim otobüsün şoförü bir patika yola daldı ve hiç beklemeden devam etti. Orayı da Allah'ın inayeti ile atlattık.

"Sonradan Ankara'ya haber vermişler. Polisler bizim evin etrafını sarmışlar. Bend Deresi'ndeki evimizden inerken bir polis, 'Sen İstanbul'dan kaçan maznun değil misin?' diyerek beni tuttu emniyete götürdü. Emniyete vardığımda, 'Seni İstanbul'a göndereceğiz, oradan istiyorlar.' diyerek yanıma bir polis kattılar ve trenle beni İstanbul'a gönderdiler.

"Elimizden çekeceği var"

"İstanbul'a vardık. Polisin ismi İsmail'di. 'İsmail, benim çok mühim bir işim var, ben bir saate o işimi yapayım, sen de gez, daha sonra ben gelince beraber emniyete gideriz.' dedim.

"Polis memuru bana itimat ederek serbest bıraktı. Ben gittim işimi gördüm, döndüm, itimadı sarsamazdım. Sonra beraber emniyete gittik. Orada şerli bir komiser vardı. Beni görür görmez, 'Senin şimdi elimizden çekeceğin var' dedi. Ayakta beklerken o sırada birisi arkamdan bir darbe indirdi. Ben 'Allah' demiştim. Bütün polisler etrafıma toplanmıştı. O anda Şube Müdürü içeri girdi. Vaziyeti anladı ve müdahele etti, 'Onun ifadesini alın, fakat kılına dokunmayın' dedi.

"İfademi aldılar. Bir hafta kadar orada kaldım. Daha sonra askeriyeye gönderdiler.

"Neticede onlar da suçlu olmadığımızı anladılar. Beraat ettik. Şimdi Nurlar bütün âleme neşredildi. Elhamdülillahi Hâzâ min fadli Rabbî."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...