SALİH GÜNDÜZ (DEMİRCİ SALİH EFENDİ)

Sâlih ağabey Eğirdir’lidir. Barla Karyesinin ilk Nur Talebelerinden Muhacir Hâfız Ahmed’in damadı; Bahri Çağlar’ın damadıdır. Bahri Çağlar da Barla’da Bediüzzaman Hazretlerine hizmette bulunmuştur. Sâlih ağabey mesleğinden dolayı Demirci Sâlih olarak bilinmektedir. Bu mübarek sâfi kalp ağabeyimiz 2.Emirdağ lâhikasında Üstad'ımız tarafından anlatılan “Motorlu Kayık” hadisesisin birinci müsebbibinin kendisi olduğunu bant kaydındaki kendi sesinden anlatmaktadır. Hâdise 1954 senesinde Eğirdir gölünde cereyan etmiştir. Sâlih ağabey 1991 de vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.

1954 Senesinde Eğirdir Gölünde Yaşanan Bir Hadisenin Bediüzzaman Hazretleri Tarafından İfadesi

"Aziz Kardeşlerim!"

"Bu defa motorlu kayık içinde Eğirdir'den Barla'ya giderken denizin dehşetli emsalsiz fırtınası leyle-i kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehid olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda, Risale-i Nur'un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlahîden gelen emr-i Rahmanîyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlahîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev'inden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı."

"Biz bu haleti zahiren hiddet, manen şefkatkârane okşamak nev'inde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kabl-el vuku' ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak kabul ediyordum. Böyle kaza ile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için faide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık. 'Elhamdülillahi alâküllihal' dedik... Said Nursî (Emirdağ Lahikası-II, 120. Mektup, s.198)

***

MOTORLU KAYIK HÂDİSESİNİN BAŞ MİMARI DEMİRCİ SÂLİH’İN ANLATTIKLARI

Aslında Üstad Barla'ya Gitmekten Vazgeçmişti

Sene 1955 Üstad Hazretleri Eğirdir’e Hakkı Efendinin (Tığlı) evine geldi. Çilingir Ali (Savran) Ağabeyle biz vardık. Üstad Hazretleri üçüncü katta idi, girdik yanına. Çilingir Ali bir kupa dondurma getirdi. Üstad “Kaça aldın?” dedi. “25 kuruşa aldım.” dedi. “50 kuruşa kabul ediyorum.” dedi. Zaten elli kuruşa almış imiş. Biz de onu sırayla yedik, yedikten sonra Üstad Hazretleri bize “dışarıya çıkın” dedi, çıktık dışarıya, bizi çağırdı. Para verdi elimize “Ben Barla’ya gitmekten vazgeçtim, otobüs bulun Ispata'ya” dedi. Ama biz Barla'ya gitmek için babamların motoruna haber vermiştik, gelmek üzereydi.

Kapıdan çıktık ben dedim ki ben Çilingir Aliye: “Üstad Hazretleri Barla'ya gitmek için geldi, motor da geliyor, gel garaja gitmeyelim, şu handan girelim, araba bulamadık diyelim, Barla'ya gidelim, Üstad'ın arkasında namaz kılalım.” dedim. Neyse o otel dediğim yerin kapısından girdik, sağ tarafta hiç bilmediğimiz, tanımadığımız birisi vardı, “Ne arıyorsunuz?” dedi. Tekrar edince “Makina arıyoruz.” dedim. “Benim makinem var.” dedi (makine araba demek).

Üstad Hazretleri de bize para verirken “Kardeşim benim ruhum insanları kaldırmıyor, üç kişiden fazla olmasın içinde.” demişti. Ben de adama “Üç kişiden fazla olmayacak ama.” dedim. Adam “Bir şoför bir de ben.” deyince hayret ettim ve yürü dedim. Bir taraftan da adama kızıyorum Barla işi kaldı diye. Evine vardık adamın, dışarıda da bizim Şâkir amca bekliyor Barla'ya gitmek için, vasıta bulamamış da bizim motora binecek. (Şakir amca: kayınpederim Hacı Bahri Çağlar’ın Ağabeyi Şâkir Çağlar) “Ne o Sâlih?” dedi. “Bu adamın makinesi varmış Üstad Hazretleri Barla'ya gitmeyecek, Isparta'ya gidecek.” dedim. “Yaa! Ama o Isparta'ya gidecekse, biz Barla'ya neyle gideceğiz şimdi?” dedi. “Çıkıver söyle.” dedim ben de çıktı, makine sahibi aşağıda bekliyor. Lâubâli gibi.. "Efendim siz Isparta'ya gidecekmişsiniz, ama biz Barla'ya nasıl gideceğiz.. Barla'ya gidelim..." dedi. Üstad Hazretleri “Peki” dedi ama çok celâlli “peki” dedi. Aşağıya inip makine sahibine durumu bildirdik.

Dalgalar Evler Gibi Büyüktü

Ben, Said (oğlum 6 yaşında), Şakir amca, Üstad Hazretleri, motorun mürettebatı bindik. Mektup'ta altı kişi diyor ya. Tahminimce bir saat sonra bir fırtına koptu, suyun yüzünde dalga fırtına kayığı bir o tarafa atıyor bir bu tarafa atıyor, yonga gibi. İçindeki bizler Kelime-i Şehâdet getiriyoruz. O cesur motorcuların ayakları motor gibi titriyor korkudan. Dalgalar evler gibi büyük, giriverse biri motorun içine gittik. Şimdi bu hâlde iken ben bakıyordum Üstad Hazretlerine, hiç metanetini bozmuyordu. Korkmayan bir çocukla (Said) Üstad Hazretleri var. Kayığın motor kısmı bozuldu, yelken atsan ters çevirecek. O esnada Üstad Hazretleri dedi ki: “Ben burada vefat etmek istiyorum, burada vefat etmek veli ve şehid mertebesi taşıyor. Bir veli kırk senede meydana geliyor... kırk senelik mertebe alacaksınız.” deyince “Aman Efendim!..” diye çığlık koparmaya başladık.

İki Tane Tokat Vurdu, Ama Bir Tanesi Ateş Gibi Yaktı

Neyse orada bir limonluk yer vardı, oraya indik. Ev sahibi kadın. Ben şahsen rüzgârın yağmurun tesiri ile ciğerden titriyorum. Herkes indi, ben Üstad Hazretlerine şöyle yan döndüm yol verdim. Şöyle bir baktım Üstad Hazretlerine hiçbir tarafında ıslaklık yok, Üstad indi, kadın “Allah'ım nereden gönderdin bunları.” diye seviniyor. Odası var kamıştan, girdik içeri. “Çay yok mu?” dedik. Kadın “Çay âdetimiz yok.” dedi. Orada bir taşın altında kâğıdın içinde bir içimlik çay, ikram-ı İlâhî, nasıl oldu ben de bilmiyorum, zaten hasta gibiyim. Çaydanlığı koyduk ocağa. İş şekere geldi. O bizim Şâkir amca “Şeker benden olsun.” dedi. Üstad “Ben 80 senelik kâidemi bozmam.” dedi, parayı verdi, sayıyla şekeri aldı. Neyse çayı içtiler, ben ateşin başında oturuyorum kadına dedim ki: “Biraz yakacak getir.” kadın da ihtiyar. Orada bir demet odun varmış, aldım onu ocağa attım. Ocak birden parladı alevleri yükseldi. Şakir Çağlar amca benim heybem diye heybesini kurtarmaya çalışınca, kadın “Burada üç yüz liralık eşya var.”, diye feryada başladı. Bereket, destide su varmış, suyu hemen testiyi boşalttık, yangın da söndü. O zaman Üstad Hazretleri: “Orada öyle ettin, burada da böyle ettin.” diye iki tane tokat vurdu, ama bir tanesi ateş gibi yaktı gözüm açıldı. Şöyle bir baktım gülümsediler. "Kalkın namaz kılalım." dedi Üstad Hazretleri, o imam oldu biz de arkasında cemaat olduk.

Nihayet bir merkep geldi, üstünde durulacak gibi değil ne sen durabilirsin ne de ben. Üstad Hazretlerini bindirdik, arkasına da Said’i bindirdik. Üstad Hazretleri çok celâllendi, böyle kaşlarını çattı. Baktık karşıdan bir merkep geliyor adam balık tutmadan geliyormuş. Hemen indi. Karşıdan bir makine göründü (otobüs).

Ben Evrad-ı Bahâiyyeyi Okurken Anlamıştım Musibeti

Akşama doğru Barla medresesine vardık. Ben kayınpederlere (Bahri Çağlar) gittim orada yattım. Üstad Hazretlerinin hizmetkârlarından birisi geldi: “Seni Üstad Hazreleri çağırıyor.” dedi. Vardım Üstad karyolada oturuyor talebeler etrafında sıralanmış, bana karpuz verdi. “Git bu karpuzu Said’e ver çabuk gel.” dedi bana. Karpuz yoktu orada nereden çıktı bilmem, aldım karpuzu kayınvâlideye “Bu karpuzu Üstad Said'e verdi yesin diye.” dedim. Karnım da çok aç. Üstad Hazretlerinden beri ertesi sabaha kadar bir şey yemiş değildim, fakat iştahım da yok. Bir hizmetkârını da göndermiş Üstad “Çabuk gelsin.” demiş. Kalbimden dedim “Bunu yemeden gitmem.” O, yarı yola varmadan birini daha göndermiş “Kardeşim cezalıymışsın yemek yemeden gideceksin.” dedi. Aynen böyle.

Vardım başta sakallı bir adam, tarikat şeyhi imiş. Üstad “Dün size bir vazife emanet ettim, emaneti yapmadınız tokat yediniz.. biliyor musun?” dedi. “Üstad'ım amcam…” dedim. “Ben amcana mı işi havale ettim? Size havele etttim. Bugün meşgul oldum anladım ki, eğer kader-i ilâhi olmasaydı sizi buraya sokmayacaktım. Fakat rahmet-i İlâhiyeden beraet ettin kardeşim, bir daha böyle yapma! Siz Üstad'ımızın arkasında namaz kılalım dediniz, o iki kişiyi buldunuz.. ta kapının önüne kadar getirdiniz.” dedi. Aynen böyle dedi.

Üstad'ın o üçüncü katta o adamı görmesi mümkün değil. “Fakat ben Evrad-ı Bahâiyyeyi okurken anlamıştım musibeti, fakat kader-i İlâhide varmış, kaderimiz bizi soktu buna, fakat beraat ettin.” dedi. “Rahmetin gelmesine vesile oldun beraaet ettin. Bu çektiğimiz sıkıntı bir sadaka-i makbûle hükmüne geçti, büyük bir belanın define sebeb oldu, beraat ettin.” dedi. "Bana dokunan neydi kardeşim biliyormusun kardeşim? O masum çocuğu getirmiyecektin, bu musibet bizim günahımızdan geldi, o günahsız çocuk bizim.. o dokundu bana."

Üstad Hazretleri böyle bize hem bir ders verdi hem de beraaet ettirdi. “Fakat bir daha böyle yapma, benim dediklerimin tatbikatı yapılmadı mı tokadı yersiniz ve yedik ölüyordum.” dedi. (bk. Said Gündüz)

Üstad Tarikat Şeyhine Çok Şiddetlendi

Ondan sonra o sakallı tarikat şeyhine çok şiddetlendi ve dedi:

“Sen buraya geleli üç gün mü oldu, dört gün mü oldu? Siz benim şahsımı görmek için geldiniz. Hey ahmak bütün kâinata ders veren (Üstad'ın elinde Cevşen vardı) Kur’andır, ben sizin gibi adamların haysiyeti için Rus kumandanını ilzam etmedim, siz dini rüşvet veriyorsunuz...”

gibi bazı şeyleri dedikten sonra “Bana dokunan sen benim şahsımı görmeye geldin, burada ilin ekmeğini yedin, o bana çok dokundu. Benim seni doyurmam lazımdı, fakat ben senin gibi adamları doyuramam.” dedi aynen; ona çok şiddet etti böyle.

Sonra Hafız Ahmed'in oğlu Kazım’a dedi:

“Bundan sonra siz benim iâşemi karışmayın, kaçıncı zehir oldu biliyor musun? Bu on altıncı zehir oldu. Siz benim iâşemi karışmayın bundan sonra.”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

Bir Mektubun Yazılış Sebebi

Demirci Salih olarak bilinen Nur Talebelerinden Eğridirli mübarek ve temiz kalbli mümin, gayet masumane anlatıyordu. Arada sırada cebinden çıkarttığı büklüm büklüm olmuş, iyice yıpranmış bir sayfadan da yer yer okuyarak anlattığı hatıranın teyit ve tasdikine gidiyordu.

Emirdağ Lahikaları'nda yer alan bu mektupta şunlar ifade ediliyordu:

"Aziz kardeşlerim!

"Bu defa motorlu kayık içinde Eğridir'den Barla'ya giderken denizin dehşeti, emsalsiz fırtınası Leyle-i Kadir'deki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehit olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hâl altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale-i Nur'un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işaret olarak, o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlâhîden gelen emr-i Rahmaniyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlâhîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nevinden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı."

"Biz bu haleti zahiren hiddet, mânen şefkatkârâne okşamak nevinde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable'l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden, mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak kabul ediyordum. Böyle kaza ile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için, faide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık. Elhamdülillâhi alâküllihâl dedik..." (Emirdağ Lahikası-II, 120. Mektup)

Eğirdir'den Hareket

1954 senesinde cereyan eden bu hadiseyi Eğridirli Demirci Salih Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın bir araba ile Eğirdir'den Isparta'ya gitmek istediğini anlatarak mevzuya giriyordu.

Rahmetli Çilingir Ali (Savran) ile kendisi ise, Üstad'la beraber deniz yolculuğu yapıp, Üstad'ın arkasında huzur ve huşu içinde namazlar kılarak Barla'ya gitmek istiyorlar. Isparta'ya araba bulamayınca, Barla'ya bir motorlu kayık buluyorlar.

O gün Bediüzzaman ise, çok hiddetli, telaşlı, gelecek musibeti hissederek elinde Cevşen ve Şah-ı Nakşibend'in duaları mütemadiyen okuyor.

Demirci Salih Efendi gibi, Şakir Çağlar (Demirci Salih'in kayınpederi olan Bahri Çağlar'ın ağabeyi) da Üstad Bediüzzaman'la birlikte Barla'ya gitmek için ısrar edenlerden birisi idi. Üstad kendisi araba istiyor Isparta'ya gitmek için, fakat yakınlarının şiddetli ısrarı üzerine kendi arzu ve reyinden vazgeçip, Barla'ya gitmeye karar veriyor.

Sinirli, hiddetli ve telâşlı bir şekilde hazırlanan motora biniyorlar. Demirci Salih Efendinin iki yaşlarındaki Said ismindeki küçük yavrusu da bu kafile içinde...

Göl Kaynıyor

Yarım saat içinde bir fırtına başlıyor. Eğridir Gölü kazan gibi kaynamaya başlıyor. Büyük dalgalar küçük motorla bir oyuncak gibi oynuyor. Bir havaya, bir dibe doğru inip çıkmalar, her an batma tehlikesi içinde, şiddetli yağmurdan, dalgaların suyundan, sırılsıklam oluyorlar.

Bizim Barla yolcuları korku ve heyecan içinde, tir-tir titrerken asrın vekili Bediüzzaman belâ zindanlarında, sefa bahçelerini seyreden Ulu Sultan, gayet rahat ve fütursuz, dualarını okumaya devam ediyor. Gönüllü ve ısrarlı Barla yolcuları yağmur ve dalgalardan sucuk gibi olurken, rahmet-i İlâhî tek damla üzerine düşürmüyordu.

Herkes bağırıyor tekbir getiriyor, salâvat getiriyor, korkudan benizler atmış, soğuktan titriyorlar. Üstad Bediüzzaman'da hiç telâş ve korku emaresi yok.

Demirci Salih Efendi, kendi mahallî Eğridir şivesiyle gayet safiyane şunları ifade ediyordu:

"Başımız adamakıllı tuttu. Kımıldayacak hâlimiz yok, tahammülümüz kalmadı. Başımı kaldıracak takatim yok. Hafiften Üstad'a bakıyorum; içimden Üstad nasıl olsa kurtulur, ama biz denizin dibine gideceğiz, diyorum. Kavisli bir sahile yanaştık... Liman... Bedre iskelesine motor kendini atınca derinden derine nefes alıp, şükretmeye başladık."

Fırtınadan Sonra Yangın

Sağ salim sahile çıkan Demirci Salih Efendi ve arkadaşları orada ihtiyar bir kadının kulübesine iltica ediyorlar. İhtiyar köylü kadın kafilede Üstad Bediüzzaman'ı görünce sevinç içinde: "Allah'ım nerelerden gönderdin sen bunları?" diyor.

Bunları anlatan Demirci Salih, Üstad'ın hiç ıslanmadığını, üzerinde en ufak bir yaş bulunmadığını söylüyor. Kulübede çay yapma hazırlığına başlayan Demirci Salih bu defa ateş yakarken kulübedeki çalıları tutuşturup, yangın çıkartıyor.

Şakir Çağlar benim heybem diye heybesini kurtarmaya çalışırken, kadın burada üç yüz liralık eşya var, diye feryada başlıyor. Bereket, destide su varmış, suyu atarak muhtemel büyük bir yangını böylece önlüyorlar.

Bu zamana kadar sabreden Bediüzzaman, Demirci Salih'i yanına çağırarak yüzüne bir tane tokat aşkediyor. Tokadı yiyen Salih Efendi bu vakayı şöyle anlatır:

"Üstad bir vurdu, bir vurdu ki barut gibi yaktı... Üstad 'Orada öyle ettin, burada da böyle ettin...' diyor. Tokadı yiyince aklım başıma gelmişti. Üstad 'Kalk, namaz kılalım.' dedi. Kalktık göl kıyısında namaz kıldık..."

Namazdan sonra bir merkep bularak, Üstadı merkebe bindiriyorlar, arkasına da küçük Said'i yükleyip Barla'ya doğru yola koyuluyorlar..

"Ömer Benim Yerime Şehid Oldu"

Bu hadisenin cereyan ettiği günlerde, yani 1954 Temmuz'unda Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Konyalı Halıcı Sabri rahmetlinin büyük oğlu Ömer Halıcı şehid oluyor.

Hadiseyi yakinen bilen muhterem Ali Demirel otuz dört yaşlarındaki Ömer Halıcı'nın İstanbul'dan Balıkesir'e doğru askerî jet tayyaresiyle bir gece uçuşu esnasında Manyas Gölü kenarına düşerek şehid olduğunu anlatmaktadır.

Bu tayyare kazasını duyan Bediüzzaman genç subay talebesi için; "Ömer benim yerime şehid oldu." diyerek ruhuna rahmetler ve Fatihalar gönderiyor.

Ayrıca Ömer Halıcı'nın bahsi olunca: "Ömer'i tanıyor musunuz? Ben Ömer'i yirmi evliyaya değişmem!" diyerek bu şehid talebesine sena ile yad ediyor. Eğridir Gölündeki batma tehlikesini Ömer Halıcı'nın şehadetiyle irtibat kurarak anlatıyordu.

Demirci Salih Efendi 1991' de vefat etti.

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I)

Kategorileri:
S
Okunma sayısı : 3.372
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...