SELAHADDİN AKYIL

SE­LA­HAT­TİN AK­YIL Ağa­bey, 1933 Van do­ğum­lu­dur. Ri­sa­le-i Nur­la­rı 1953’te Vanlı rah­met­li Mol­la Ha­mit Ağa­bey va­sı­ta­sıy­la ta­nı­mış. Bi­rin­ci­si 1956’da ol­mak üze­re bir­çok ke­re Üs­tad Hazret­le­ri­ni zi­ya­ret et­miştir. Van’da Çay­cı Emin Ağa­bey­le de ya­kın dost­luk­la­rı ol­muş.

Se­la­hat­tin Ağa­bey, yir­mi­ye ya­kın ha­pis, mah­ke­me ve­ya ne­za­ret gör­müş bir kah­ra­man... Şimdi İz­mir’de ika­met et­mek­te­dir. İler­le­miş ya­şı­na rağ­men hizmet he­ye­canını ve şev­ki­ni mu­ha­fa­za ediyor. Oğul­la­rı Said ve Zü­be­yir’le be­ra­ber mü­teah­hit­lik ya­pan ağa­be­yi­miz, yap­tı­ğı inşaat­lar­da bi­rer “Ders­ha­ne-i Nu­ri­ye” açıl­ma­sı­na da ve­si­le ol­mak­ta­dır.

Se­la­hat­tin Ak­yıl Ağa­bey lüt­fe­dip ha­tı­ra­la­rı­nı an­lat­tı, biz de kay­det­tik:

“Ri­sa­le-i Nur­la­rı Mol­la Ha­mit ta­nıt­tı”

“Ki­tap oku­ma­ya çok me­rak­lıy­dım. Daha son­ra­la­rı di­nî ki­tap­lar oku­ma­ya baş­la­dım, fakat tam tat­min ola­ma­dım. Son­ra Pey­gam­be­ri­mi­zin (a.s.m.) ha­ya­tı­nı oku­dum, oku­duk­tan sonra Pey­gam­be­ri­mi­zi (a.s.m.) rü­ya­da gör­düm. Kı­sa bir za­man son­ra da Ri­sa­le-i Nur­la­rı ta­nı­dım.

“Se­ne 1953... Van­lı Mol­la Ha­mit Ağa­bey ta­nıt­tı ba­na; ilk de­fa da El­hüc­ce­tü’z-Zeh­ra ri­sale­si­ni ver­di. O za­man dak­ti­lo ya­zı­sıy­la ya­zıl­dı­ğın­dan bü­yük ebat­tı. Baş­tan an­la­ya­ma­dım, ağır gel­di; ama o ki­tap hiç elim­den düş­me­di. Son­ra Bo­lu’ya as­ke­re git­tim. Bay­ram iz­ni za­ma­nın­da her­kes mem­le­ke­ti­ne gi­der­ken ben ya­kın di­ye Ada­pa­za­rı’na ta­nı­dık bir otel­ci­nin ya­nı­na git­tim.

“Ora­da ki­ta­bev­le­ri­ni ge­zer­ken bak­tım Üs­tad’ın ye­ğe­niy­le be­ra­ber res­mi bu­lu­nan Eş­ref Edip’in Ta­rih­çe-i Ha­yat’ı… Al­dım, otel­ciy­le oku­ma­ya baş­la­dık. Bak­tım otel­ci­nin çok ho­şu­na git­ti. Ba­na, ‘Sen bu ki­ta­bı ba­na ver, sen ye­nisini alır­sın’ de­di. O za­man 2,5 li­ray­dı. Otel­ci bir başka­sı­na oku­muş, onun da ho­şu­na git­miş, öğ­ret­men olan kı­zı­na ver­mek için is­te­yin­ce… Ney­se o ki­ta­bı da ver­dim. Son­ra on­la­ra sa­tı­lan ye­ri gös­ter­dim.

“Ben is­tih­kâm­da tel­siz­ci idim. Haf­ta­da iki de­fa tel­siz der­si ve­rir­ler­di as­ker­le­re. Bu se­fer tel­si­zi bı­ra­kıp ri­sa­le oku­ma­ya baş­la­dım. Bir ke­re­sin­de su­bay ya­ka­la­dı, fa­kat mü­sa­maha göster­di, bir şey de­me­di.

“Söz­ler mec­mu­a­sı çı­kar­sa Van’a ge­le­ce­ğim”

“Se­ne 1955… As­ker­lik­ten tez­ke­re­yi alın­ca Üs­tad’ı zi­ya­ret ede­yim, de­dim ve doğ­ru Is­parta’ya... O za­man ye­ni as­ker­lik­ten çık­tı­ğım­dan ba­şım tı­raş­lı idi, şap­ka gi­y­miş­tim. Ba­na, ‘Üs­tad şap­ka­lı ka­bul et­mez’ de­di­ler. Ben de he­men şap­ka­yı at­tım. Fa­kat baş­ka bir ye­re git­ti­ğin­den Üs­tad’la gö­rü­şe­me­den ay­rıl­dım Is­par­ta’dan... Ora­dan Van’a geç­tim.

“1956 se­ne­sin­de Üs­tad’ı gör­mek için tek­rar Is­par­ta’ya gel­dim. Söz­ler mec­mu­a­sı mat­baada idi. Zi­ya­re­tim­de Üs­tad de­di ki: ‘Söz­ler mec­mu­a­sı çı­kar­sa Van’a ge­le­ce­ğim.’ Son­ra Van’da­ki es­ki ta­le­be­le­ri­ni sor­du. ‘(Çaycı) Emin için ben çok me­rak edi­yo­rum! O İran’a gi­de­cek­miş; ni­ye İran’a gi­de­cek, git­me­sin!’ de­di. Ben Van’a gel­di­ğim­de Ca­hit Ün­sal’a Çay­cı Emin’i sordum, çün­kü daha ta­nı­mı­yor­dum. ‘Ben se­nin dük­ka­nı­na ge­ti­ri­rim, şim­di köy­de­dir; hem ona bu­ra­da Ye­men de­me­yin­ce ta­nı­maz­lar; Üs­tad, Emin der­miş ona’ de­di. Ar­tık Emin Ağa­bey­le ta­nış­tık­tan son­ra ya­ka­sı­nı bı­rak­ma­dık. Sa­bah­la­ra ka­dar be­ra­ber olur­duk, ha­tı­ra­lar an­la­tır­dı.

“Üs­tad’ı Kas­ta­mo­nu’da Meh­met Fey­zi gez­dir­di”

“Çay­cı Emin Ağa­bey­den bir ha­tı­ra an­la­ta­yım:

“Üs­tad, Nas­rul­lah Ca­mii’nin önün­de­ki çeş­me­nin ba­şın­da idi. Ya­nı­na yak­laş­tım. Kürt­çe ko­nu­şun­ca, ‘Be­nim­le Kürt­çe ko­nuş­ma, ta­ki­bat al­tın­da­yım!’ de­yin­ce ben ay­rıl­dım. Ama ay­nı şe­kil­de bir baş­ka gün ta­kip et­ti­ğim­de yi­ne çeş­me­nin ba­şın­da otur­muş bul­dum Üs­tad’ı... Türkçe ‘Mem­le­ket ne­re­si?’ de­dim.

Böy­le­ce ta­nış­tık. ‘Ben de Van­lı­yım, ka­ra­ko­lun üs­tün­de ka­lı­yorum’ de­di. Üç ta­ne al­tın ver­di, ‘Ka­ra­ko­la gel, ya­ta­ğı­mı sa­na sa­ta­yım’ de­di.

“Ka­ra­ko­la git­ti­ğim­de po­lis­le­rin ya­nın­da Üs­tad 25 me­ci­di­ye is­te­di. Ben de 20 me­ci­di­ye ver­dim pa­zar­lık­ta. Po­lis­ler ‘Yir­mi beş me­ci­di­ye ol­sun’ de­di­ler. Üs­tad’dan ya­na ol­du­lar. Çı­kardım pa­ra­yı. Üs­tad, ‘Ben pa­ra­yı ne ya­pa­yım! Sa­na bu­nu ki­ra­ya ve­re­yim, ben sa­na pu­su­la gönder­di­ğim­de yu­mur­ta gi­bi şey­ler alır­sın’ de­di. Ar­tık Üs­tad bek­çiy­le pu­su­la gön­de­rip benim­le gö­rüş­me im­kâ­nı sağ­la­mış olu­yor­du. Mak­sat alış ve­riş de­ğil, be­nim va­sı­tam­la in­san­lar­la ir­ti­ba­tı te­min et­mek­ti.

“Son­ra ka­ra­ko­lun kar­şı­sın­da bir ev bul­duk ve Üs­tad ora­ya ta­şın­dı. Bu şe­kil­de Meh­met Fey­zi Efen­di ve di­ğer­le­ri­ni bu eve ge­ti­rip ta­nış­tır­mış ol­dum. Hat­ta Meh­met Fey­zi Efen­di’yi ge­tir­di­ğim­de Üs­tad ye­min­le ka­bul et­ti. Ma­lum, ho­ca ya… Ri­sa­le­le­ri iti­raz et­me­ye­cek şe­kil­de kabul et­ti. Üs­tad ata bin­di, ipi­ni Meh­met Fey­zi Efen­di’nin eli­ne ver­di ve Kas­ta­mo­nu’da öy­le gez­di. Meh­met Fey­zi Efen­di’yi Kas­ta­mo­nu­lu­lar çok bü­yük zat ola­rak bi­lir­ler­di. Ga­raj­cı Mehmet Efen­di, ‘Bak, bak! Kürt ho­ca­yı gez­di­ri­yor’ de­miş de Meh­met Fey­zi Ağa­bey ‘San­ki dün­ya ba­şı­ma yı­kı­lı­yor­du’ de­miş.

“Çay­cı Emin Ağa­bey çok mü­ba­rek bir in­san­dı. 1967 senesinde ve­fat et­me­den gel­di, bi­zi ha­pish­ane­de ziya­ret et­ti. Çok üz­gün va­zi­yet­te ay­rıl­mış­tı. O gün söy­le­miş, ‘bi­zim mu­si­be­timizi ken­di üze­ri­ne almak’ is­temiş. Ma­lum, ara­ba alev al­dı, ya­na­rak ve­fat et­ti ve şe­hit ol­du.

“Rüş­tü Efen­di’yi ve­kil et­tim, si­zin­le bay­ram­laş­sın”

“Üs­tad bir iş için ge­lin­me­yin­ce zi­ya­re­ti ka­bul et­mi­yor, ‘Be­nim için gel­miş­se­niz gel­meyin!’ di­yor­du. Ben de bi­zim dük­kan çe­şi­di­ne git­me­di­ği hal­de ayak­ka­bı al­ma­ya baş­la­dım Is­parta’dan… Mak­sa­dım, Üs­tad’a ra­hat­lık­la gi­dip ge­lip gö­rüş­mek­ti. Ayak­ka­bı­lar an­cak yol pa­ra­mı çı­kartı­yor­du. Üs­tad iş için gel­di­ğim­den ve hemş­eh­ri­si ol­du­ğum­dan do­la­yı be­ni ka­bul edi­yordu.

“Bir ke­re­sin­de Adı­ya­man Mal Mü­dü­rü gel­miş­ti, bir haf­ta bek­le­di­ği hal­de gö­rü­şe­me­den üzün­tü için­de ge­ri dön­dü. O za­man içi­miz­de bir aşk var­dı. ‘Üs­tad’dan ön­ce kim­sey­le bay­ramlaş­mam’ di­ye at­la­dım, iki gün ön­ce­den Is­par­ta’ya gel­dim. Se­ne 1956… Nu­ri Ben­li’nin ote­li­ne git­tim. Kas­ta­mo­nu’dan, İne­bo­lu’dan te­le­fon­lar gel­di ‘Üs­tad’la bay­ram­laş­ma için ge­le­ce­ğiz’ diye; Üs­tad ‘hiz­met­le­ri­ne bak­sın­lar’ di­ye mü­sa­a­de et­mi­yor­du.

“Bay­ram na­ma­zın­dan son­ra hep top­lan­dık, fa­kat Üs­tad, ‘Rüş­tü (Çakın) Efen­di’yi ve­kil et­tim, sizin­le bay­ram­laş­sın’ de­di. İş­te Üs­tad böy­le şah­sı­na ehem­mi­yet ve­ril­me­si­ni is­teme­yen bir insan­dı. O gün ara­ba­sı ça­lış­ma­mış­tı, biz ite­le­ye­rek ça­lış­tır­dık, Üs­tad’ın üze­rin­de yor­gan kat­lı idi; ara­ba­ya bin­di, iki eliy­le biz­le­ri se­lâm­la­dı. Biz de mem­le­ke­ti­mi­ze dön­dük.

“Ri­sa­le-i Nur’a per­de ol­ma­mak için, Al­lah se­si­mi kes­ti”

“Üs­tad’la son gö­rüş­me­miz, 1960’ta ve­fa­tın­dan bir ay ev­vel ol­du. Ben İz­mir’e gel­miş­tim, İz­mir’de mah­ke­me var­dı. Rah­met­li Av. Be­kir Bey ile Av. Nec­det Do­ğa­na­ta gir­miş­ti. Mah­ke­me çok şid­det­li geç­ti. Genç­lik Reh­be­ri ve Te­set­tür Ri­sa­le­si mah­ke­me­siy­di. Sav­cı ‘Genç­lik Reh­be­ri ve Te­set­tür Ri­sa­le­si re­jim aley­hi­ne­dir, onun için mah­ke­me giz­li ya­pıl­ma­lı­dır’ de­yin­ce Be­kir Ağa­bey kal­ktı, ‘Giz­li­lik, ko­mü­nist­lik ve des­po­to işi­dir. De­mo­kra­tik ni­zam­la ida­re edi­len yerler­de giz­li­lik ka­ran­lı­ğı ola­maz. Biz ef­kâr-ı umu­mi­ye ay­dın­lı­ğın­da he­sap ver­mek is­ti­yo­ruz’ dedi.

“Giz­li­lik ka­ra­rın­dan do­la­yı Be­kir Berk ve Nec­det Do­ğa­na­ta mah­ke­me­den çe­kil­di­ler, ‘İste­di­ği­niz gi­bi ya­pın!’ de­di­ler. Mah­ke­me or­ta­da ka­lın­ca hâ­kim­ler tek­rar gö­rüş­tü­ler, ser­best olun­ca hâ­ki­min bi­ri çe­kil­di. San­ki harp ya­pı­lı­yor­du. O za­man ben İs­tan­bul’dan Şu­a­lar’ı al­mıştım; bi­ri­ni Nec­det Do­ğa­na­ta is­te­di, ona ver­dim. İz­mir’den dö­nüş­te Emir­dağ’da olan Üs­tad’ı zi­ya­ret et­tim. Os­man Ça­lış­kan dük­kan­da idi, ‘Üs­tad bu­ra­da’ de­di. Üs­tad’ın zi­ya­re­ti­ne git­tim. ‘Kar­de­şim! Al­lah be­nim se­si­mi de kes­ti, Ri­sa­le-i Nur’a per­de yap­ma­mak için… Bü­tün müş­kül­le­ri Ri­sa­le-i Nur hal­let­miş’ de­di. Bu­nu biz­zat ba­na söy­le­di. ‘Bak kar­de­şim! Şeyh Fe­him’i ben ya­nı­ma al­mı­şım. Çocuk­la­rı­na se­lâm söy­le, onun için me­rak et­me­sin­ler, ca­mi­ler­de va­az­lar­da Ri­sa­le-i Nur oku­sun­lar’ de­di. Onun to­ru­nu o za­man Van müf­tü­süy­dü. -Üs­tad böy­le ya­nı­ma al­dım, de­yin­ce ben Üs­tad’ın ya­nı­na bak­tım saf­ça- Bu Şeyh Fe­him’in adı Ta­rih­çe-i Ha­yat’ta ge­çer.[1]

“Son­ra ben Van’a ge­ri dön­düm. Müf­tü­ye git­tim, ‘Üs­tad’ın se­lâ­mı var, ca­mi­ler­de va­azlar­da Ri­sa­le-i Nur oku­sun, di­yor’ de­dim. ‘Be­nim ba­şım üs­tü­ne!’ de­di ve tâ ih­ti­lâ­le ka­dar Erek Ca­mii’nde oku­du. Üs­tad ba­na, ‘Ben se­nin­le ora­ya ge­le­ce­ğim. İs­ti­yo­rum ki se­ni de ya­nı­ma alayım; ama di­ye­cek­ler ki: ‘Bak hemş­eh­ri­si­ni ya­nı­na al­dı.’ Sen be­nim ve­ki­lim­sin, git ora­da­ki kar­deş­le­re söy­le, ri­sa­le­le­ri oku­sun­lar’ de­di.

“Be­re tak­tı­ğım için sor­gu­ya alın­dım”

“Ben Üs­tad’dan ay­rı­lır­ken, ‘Be­nim­le gö­rüş­tü­ğü­nü söy­le­me!’ de­di. İçim­den, ‘Al­lah, Allah! Üs­tad ni­ye böy­le de­di?’ di­ye dü­şün­me­ye baş­la­dım. Son­ra gel­dik Tat­van’a… Be­nim başım­da be­re var­dı. Po­li­sin bi­ri gel­di, ‘Çı­kart be­re­yi!’ de­di, çek­ti al­dı. Ha­va da so­ğuk, şu­bat ayı... Git­tim na­maz kıl­dım, be­re yi­ne ba­şım­da kal­dı. Tek­rar ay­nı po­lis, ‘Ni­ye ba­şı­na tek­rar be­re­yi koy­dun?’ di­ye be­ni ka­ra­ko­la gö­tür­dü. Bir sü­rü ifa­de­den son­ra be­ni ne­za­re­te at­tı­lar, na­ma­zı­ma mâ­ni ol­mak is­te­di­ler, ken­di ara­la­rın­da da mü­na­ka­şa et­ti­ler. Bi­ri­si gel­di, ‘Gel kar­de­şim, kıl na­ma­zı­nı’ de­di. On­lar mü­na­ka­şa edin­ce­ye ka­dar ben na­ma­zı­mı bi­tir­miş ol­dum. O ge­ce ne­zaret­te kal­dım. De­sem ki:

‘Otel­den pal­to­mu ala­ca­ğım.’ Ol­ma­ya­cak; çün­kü ki­tap­lar var, bir şey söy­le­ye­me­dim. Er­te­si gün öğ­le­yin mah­ke­me­ye çık­tım. ‘Oku­yor mu­sun ri­sa­le­le­ri?’ de­di­ler, ‘Oku­yo­rum’ de­dim. Ney­se çe­şit­li so­ru­lar­dan son­ra tah­li­ye ol­dum... İki va­gon por­ta­kal al­mış­tım. Yol­da por­ta­kal­la­rın bir kıs­mı çü­rü­dü­ğü hal­de pi­ya­sa­da hiç por­ta­kal ol­ma­dı­ğın­dan o por­ta­kal­lar bü­yük bir pa­ra ka­zan­dır­dı bi­ze...

“Üs­tad’ın ce­na­ze­sin­de bu­lun­dum”

“Üs­tad’ın ce­na­ze­sin­de bu­lun­dum. Bir ay ön­ce İz­mir dö­nü­şün­de Emir­dağ’da Üs­tad, ‘Sen git, ben ge­le­ce­ğim’ de­miş­ti ya... Bir tel­graf gel­di… Ni­hat kar­deş var­dı, bak­tık ağ­la­ya ağ­la­ya, ‘Evi­miz yı­kıl­dı!’ di­ye ge­li­yor. ‘Üs­tad ahi­re­te git­ti!’ de­di. Ben, ‘Za­ten ola­cak­tı, şim­di ne ya­pacağı­mı­za ba­ka­lım’ de­dim. Bir oto­büs tut­tuk, te­ra­vih na­ma­zı­nı kı­lıp yo­la çık­tık. Er­ciş yo­lun­dan git­tik, er­te­si ak­şam te­ra­vih na­ma­zı vak­tin­de Ur­fa’ya var­dık. Üs­tad’ı cu­ma gü­nü kal­dı­ra­cak­lar­dı, fa­kat çok ka­la­ba­lık ola­cak di­ye bir gün ev­vel kaldır­dı­lar. Biz var­dık, tam tel­kin oku­nu­yor­du. Çok ka­la­ba­lık­tı, Tür­ki­ye’nin her ye­rin­den ge­lenler var­dı. Otel­ler­de hiç yer yo­ktu. Ur­fa­lı­lar çok cö­mert­lik gös­ter­di­ler, yok­sa mil­let pe­ri­şan olacak­tı. Ho­par­lör de­vam­lı söy­lü­yor­du, me­se­la ‘Ulu Ca­mi’de 500 ki­şi if­tar, fa­lan ca­mi­de 300 ki­şi if­tar…’ di­ye. Ur­fa­lı­lar ge­lip her­ke­si ev­le­ri­ne da­vet edi­yor­lar, gö­tü­rü­yor­lar­dı. Hiç sı­kın­tı çe­kilme­di. Üs­tad’ı def­net­tik­ten son­ra “Ne ya­paca­ğız?” di­ye top­lan­dık. Nec­det Do­ğa­na­ta ora­da çok gü­zel ko­nuş­tu, ‘bi­zim Ri­sa­le-i Nur’a bağ­lı ol­du­ğu­mu­zu’ çok gü­zel di­le ge­tir­di. Son­ra ‘Ur­fa’da her se­ne mev­lit okun­sun, her se­ne ora­da top­la­na­lım’ di­ye ko­nu­şul­du. Ha­ki­ka­ten o gün ka­rarlaş­tı­rı­lan mev­lit bu­gün ha­lâ de­vam edi­yor.

“Ba­na if­ti­ra atan baş­ça­vuş yal­nız kal­mış­tı”

“Üs­tad’ın ve­fa­tın­dan iki ay son­ra 60 ih­ti­lâ­li ol­du. Yi­ne bi­zi şi­kâ­yet et­ti­ler. İh­ti­lâ­lin beşin­ci gü­nü mah­ke­me­ye git­tik. Ben dük­ka­na Ri­sa­le-i Nur­lar­dan ve­ci­ze­ler as­mış­tım. Bir baş­çavuş if­ti­ra et­ti. Gü­ya ben de­mi­şim ki: ‘Müs­lü­man­la­rın ba­şı­na gâ­vur­lar geç­ti!’ Bir de bak­tım mah­ke­me­den celp gel­di. Bir gün bi­le bek­let­me­den ay­nı gü­nün öğ­le­den son­ra­sı mah­ke­me­ye ça­ğır­dı­lar. Şa­şır­mış­tım ben...

“Be­nim dük­kan komş­ula­rı­mı şa­hit gös­ter­miş­ler. On­la­rı ça­ğır­dı­lar. ‘Ben böy­le bir şey de­me­dim’ de­yin­ce, hâ­kim, ‘Pe­ki bu baş­ça­vu­şun sa­na bir düş­man­lı­ğı var mı?’ de­di. ‘Ben Be­di­üz­za­man’ın ki­tap­la­rı­nı oku­yo­rum, onlardan dük­ka­nı­ma ve­ci­ze­ler as­mı­şım. Mu­hak­kak ki bu­na haz­me­de­me­di, böy­le if­ti­ra et­ti. Ri­sa­le oku­yor di­ye şi­kâ­yet et­sey­di mah­ke­me­ye, daha iyi olur­du’ de­yin­ce, şa­hit­ler de ‘Biz de du­y­ma­dık’ de­di­ler. Adam da or­ta­da kal­dı. Halk da dol­dur­muş­tu mah­ke­me­yi ve hü­kû­met bi­na­sı­nın kar­şısı­nı... Her­hal­de sav­cı iman­lı bir adam­dı, if­ti­ra­cı ça­vu­şa ağ­zı­na ne gel­di­y­se söy­le­di. Son­ra aç­tı kol­lu te­le­fo­nu pa­şa­ya, ‘Pa­şam, gön­der­di­ği­niz adam­lar va­tan­da­şa if­ti­ra edi­yor, iş­te kar­şım­da du­ru­yor!’ de­di. El­ham­dü­lil­lah ora­dan da be­ra­at­le tah­li­ye ol­duk. Çı­kın­ca bak­tım gör­düm ki pa­şa, cip­le­ri peş pe­şe gön­de­ri­yor. Dört-beş cip gel­di.

“Yaz! Bak bi­ze de pro­pa­gan­da ya­pı­yor”

“Üs­tad’ın ve­fa­tın­dan son­ra da mah­ke­me­le­ri­miz ol­du. Me­se­la, Kon­ya’da ‘Be­diü’l-Be­yan’ di­ye der­gi çı­ka­ran Mus­ta­fa Kı­rık­çı, ba­na da gön­de­ri­yor­du. Sav­cı dük­kan­da ara­ma yap­tır­dı; 50 ta­ne der­gi bu­lun­ca, ‘Bu adam ki­tap­çı de­ğil; 50 ta­ne­yi ne ya­pı­yor?’ di­ye mah­ke­me­ye gö­tür­dü. Gi­der­ken po­lis­ler bi­ze acı­ma­ya baş­la­dı. Ben de, ‘Dı­şa­rı­da va­kit bu­la­mı­yo­ruz, bil­me­dikle­ri­mi­zi med­re­se-i Yu­su­fi­ye­de öğ­re­ni­riz’ de­yin­ce bi­ri­si­nin ho­şu­na git­ti. ‘Pe­ki bu ki­tap­la­rı nere­den alı­rız?’ de­di. ‘Ko­lay, bu­lu­ruz!’ de­dim. Ko­mi­ser, po­li­se, ‘Ko­nuş­ma­yın bu­nun­la! Bun­lar ak­şa­ma ka­dar Arap­ça ilim öğ­re­ni­yor­lar, biz bun­lar­la baş ede­me­yiz’ di­ye kız­dı. Em­ni­yet mü­dü­rü, ‘Siz bu za­ta pey­gam­ber mi di­yor­su­nuz?’ de­di. ‘Hâ­şâ! Hz. Mu­hammed son pey­gam­ber­dir; ama be­nim üm­me­ti­min âlim­le­ri, Be­ni İs­rail’in pey­gam­ber­le­ri gi­bi­dir, di­ye ha­dis var’ de­yin­ce, em­ni­yet mü­dü­rü, ‘Yaz! Bak bi­ze de pro­pa­gan­da ya­pı­yor’ de­di.

“Bü­tün mah­pus­lar na­ma­za baş­la­mış­tı”

“Hak­kım­da yir­mi­ye ya­kın mah­ke­me açıl­dı. El­ham­dü­lil­lah hiç­bi­rin­den ce­za al­ma­dık, hep­sin­den be­ra­at et­tik. Van’da 1967’de ye­di ay ha­pis­te kal­dık. Mah­ke­me ye­di se­ne de­vam et­ti, yi­ne be­ra­at et­tik. Rah­met­li av. Be­kir Berk Ağa­bey de­vam­lı ge­lir­di.

“1973’te evi­miz med­re­se idi. Ye­di bu­çuk ay ha­pis­te kal­dık, yi­ne be­ra­at et­tik. Hap­se girdi­ğim­de her­kes su­al so­ru­yor, ben de ce­vap ve­ri­yor­dum. Baş­ka bir ko­ğu­şa gir­miş­tim. Bir gün bak­tım, ka­pı­yı dı­şa­rı­dan ki­lit­le­di­ler. ‘Ya­hu bu­ra­da kal­dık!’ de­dim­se de kal­dım. Sa­baha ka­dar ko­nuş­tuk adam­lar­la… Son­ra ha­pish­ane­de ko­mü­nist­ler de var­dı, şi­kâ­yet et­ti­ler, ‘Bun­lar bu­rada da ra­hat dur­mu­yor!’ di­ye… Bak­tım po­lis­ler, gar­di­yan­lar bi­zim ko­ğuş­ta ara­ma ya­pacak­lar. Ki­tap­la­rı al­dı­lar ve ikin­ci bir mah­ke­me ha­pish­ane­nin için­de açıl­dı! Ama bu se­fer An­ka­ra’ya bi­lir­ki­şi­ye git­ti; öte­ki İs­tan­bul’a git­miş­ti. An­ka­ra müs­pet ra­por gön­der­miş, he­men tah­li­ye­mize se­bep ol­du.

“El­ham­dü­lil­lah bi­zim ko­ğuş­ta na­ma­zı­nı kı­lan iki ki­şi var­dı, son­ra her­kes na­ma­za baş­ladı. Son­ra bi­zi öte­ki bi­ri­me ver­di­ler. Ko­ğu­şum­da­ki mah­pus­lar, bi­zi ver­me­mek için is­yan et­tiler. ‘Kar­de­şim, is­yan­la bu iş ol­maz!’ de­dim­se de ik­na ede­me­dim. Git­tim yat­tım. Son­ra ha­ta­ları­nı an­la­yıp vaz­geç­ti­ler. Öte­ki bö­lüm­de de de­vam et­tik hiz­me­te... Bu se­fer mes­cit di­ye yer ayır­mış­lar, fa­kat aç­ma­mış­lar; be­ni üçün­cü ola­rak ora­ya tec­rit ola­rak gön­der­di­ler. Ben de­dim: ‘Ma­dem bu­ra­sı mes­cit ye­ri­dir, se­re­lim mes­cit gi­bi…’ Ka­bul et­me­di­ler, ama biz ken­di­miz yaptık, her­kes de na­maz kıl­mak için gel­me­ye baş­la­dı. Bu şe­kil­de yir­mi­ye ya­kın mah­ke­me ve hapis­ler­de hep hiz­met ol­du, hiç kork­ma­dım...

“Çı­kart def­te­ri­ni, bi­zi de Nur­cu­lu­ğa kay­det!”

“Ba­zen ha­pish­ane­nin ya­rı­sı Nur­cu olu­yor­du. Ha­pish­ane­de bir gün bak­tım iki adam peşim­den ko­şu­yor! De­di­ler: ‘Ho­ca, çı­kart def­te­ri­ni, bi­zi de yaz!’ ‘Ne ya­za­yım?’ de­dim. ‘Bi­zi Nurcu­lu­ğa kay­det’ de­di­ler. ‘Bu­nun kay­dı yo­ktur; bu­nun kay­dı, bu ki­tap­la­rı oku­mak­tır’ di­ye cebim­de­ki Ra­ma­zan Ri­sa­le­si’ni gös­ter­dim. ‘Bak ko­ğuş­ta ders ya­pı­yo­ruz, gel sen de din­le. Bu­nun kay­dı yoktur’ de­dim. Biz­den ön­ce is­yan ol­muş ha­pishane­de... Hü­sa­met­tin di­ye bi­ri­si var­dı, ‘Sav­cı gel­sin, biz kim­se­yi din­le­mi­yo­ruz!’ de­miş­ler. Onun lâ­ka­bı ‘sav­cı’ idi, ken­di is­miy­le kim­se bil­mez. O da son­ra Nur­cu ol­du el­ham­dü­lil­lah. Bir se­fe­rin­de ona, ‘Ben mah­ke­me­ye çı­ka­ca­ğım, öğ­le na­ma­zını sen kıl­dır’ de­dim. O da sa­rı­ğı sar­mış, cüb­be­yi gi­y­miş, tes­bi­hat ya­pı­yor. O sı­ra­da ha­pishane­nin sav­cı­sı ge­li­yor. ‘Bu ho­ca ne­re­den gel­di ya­hu!’ de­yin­ce, gar­di­yan­lar, ‘O ho­ca de­ğil, mahkûm­dur’ di­yor. ‘Su­çu ne?’ ‘Gasptır’ de­yin­ce adam şa­şı­rı­yor.”

[1] “Molla Said, Şark’ın büyük ulema ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmet, Şeyh Abdurrahman-ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmet Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilm-i irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi.” (Tarihçe-i Hayat, 47)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

"Elime geçen ilk risale"

"1953 senesinde bir gece rüyamda Peygamberimizi (s.a.v.) görüyorum. Bir havuzda beraber idik ve düşmanla harp ediyorduk. Peygamberimize pek dokunamıyorlardı, fakat bize yara almayacak şekilde vuruyorlardı. Bu rüyadan kısa bir süre sonra, yine aynı yıl 1953'te bir gün Molla Hamid'le karşılaştım. Bana, 'Sana Seyda'nın kitaplarından verelim' dedi. Ben de bir şey söylemedim. Çünkü o zamana kadar Üstadı görmemiştim, tanımamıştım. Sonra akşam evimde amcamlarla konuşuyorduk. Molla Hamid'in bana söylediklerini söyledim. Amcam, Üstadı önceden tanıyormuş; büyük bir zat olduğunu çok kısa ifadelerle anlattı. O zaman içime bir merak düştü. Zaten kitaba da çok meraklı idim. Durmadan çeşitli kitaplar okuyordum.

"Sabahleyin, doğru Molla Hamid'e gittim, kitap istedim. Bana geniş ebatlı daktilo ile yazılı Elhüccetü'z-Zehra risalesini verdi. Gittim biraz okudum, baktım benim şimdiye kadar okuduğum kitaplara benzemiyor. Bunu anlamak için, üzerinde çok durmak lâzım. Benim de askerlik zamanım geldiğinden hemen gideceğimi düşündüm. Kitabı babaanneme emanet olarak bıraktım. Fakat o kitabın daktilo ile yazılıp geniş ebatlı çok cazibeli oluşu hâlen gözümün önünde.

"Askerliğim"

"Sonra askere gittim. Altı aylık asker olunca, bayram izninde Adapazarı'na gezmeye gittim. Kitaplara karşı meraklı olduğum için bir kitapçı vitrininin önünde durdum. Bütün kitapları gözden geçirdim. Eşref Edip Beyin yazmış olduğu küçük Tarihçe-i Hayat dikkatimi çektiğinden, kitapçıdan 250 kuruşa aldım. Bir otele gittim ve orada okumaya başladım. Otelci yanıma geldi, 'Ne kitabı okuyorsun?' dedi. Kendisine gösterdim; dindar adam olduğu için hoşuna gitti. 'Oku da beraberce istifade edelim' dedi ve ben de başından sonuna kadar okudum.

"Kitap, çok hoşuma gitmişti otelcinin. 'Bu kitabı sana vermem, sen yine bulursun' dedi. Çıkarıp kitabın parasını verdi. Ben yine aynı kitapçıya gidip, bir kitap daha aldım. Otele döndüğümde otelci kitabı başkasına okuyordu. O adamda kitabı okuyup kitaba talip oldu; benim tekrar aldığım kitabı istediler. Ben vermedim, aldığım kitapçıyı gösterdim. Oradan bir tane daha aldılar.

"Bayram izni bitince hemen kıtama döndüm. Bir yıl sonra memleketime gittim. Orada Molla Hamid Hocaya ziyaret edip, o kitaplardan istedim. Bana Gençlik Rehberi'ni verdi. Sonra Serdengeçti'nin mecmualarını aldım. Üstad ve Risale-i Nur'u teşvik edici yazıları hiç kaçırmadım. 'Çık neredesin, zuhur et' başlıklı yazılar, yıllar geçmesine rağmen hâlâ gözümün önünde... Bundan sonra Gençlik Rehberi'ni ve Serdengeçti mecmualarını askerlik yerine götürdüm. Okuyup asker arkadaşlarıma anlatıyordum.

"Bir gün arama sırasında bendeki kitapları buldular ve beni ifadeye çektiler. Orada Şeyh Said'den bahsettiler. Üstad'la Şeyh Said'i birbirine iltibas ediyorlardı. Ben, 'Benim Üstadım hâlen hayattadır' dedim.

"İlk gidişimde görüşemedim"

"1955 yılanda terhis oldum. İlk işim Üstadı soruşturmak oldu. Isparta'da olduğunu öğrendim. Tren biletimi Isparta'ya aldım. Afyon'a geçince, yolcu arkadaşlardan sormaya başladım. Bazıları, 'Seni hapse atarlar, gidip göreceğini kimse bilmesin' dediler. Bu haller merakımı daha da artırdı. Sonra yolda trene birisi bindi. 'İşte bu onun talebesidir' dediler, ismini sordum, 'Şaban' dedi (Vahşi Şaban). Kendisiyle konuştum, 'Seni götürürüm, ziyaret edersin' dedi. Fakat trenden inip çarşıya gelince, Şaban unuttu gitti, ben yalnız kaldım. Gittim caminin imamına sordum, o bana Saray Palas Otelini tarif etti. Ben de oraya gittim. Rahmetli Nuri Benli ile görüştüm. O da Rüştü Efendinin dükkânına götürdü ve oraya gelen talebeler Üstad'ın başka yere gittiğini söylediler. Ben de Van'a gittim.

"Böylece birinci defa ki gidişimde görüşmemiş olduk.

"Van'da durmadan risale okumaya başladım, o zaman eserler eski yazı ile geldiği için, o yazıyı okumasını öğrenmeye çalıştım. Ve bir haftada öğrendim. Sonra bir ev kiraladık, orada risaleleri okuyorduk. Risale-i Nurlar artık memleketimizin her tarafında duyulmaya ve okunmaya başlamıştı. Fakat münafık ve dinsizler, her tarafa evham salıp Nurların okunmasına mani olmaya çalışıyorlardı.

"İlk görüşmem"

"Benim aklım, kalbim, ruhum hep Üstadı görmek istiyordu. Kendime küçük bir dükkân açtıktan sonra hemen Üstadı ziyarete gittim. 1957 yılıydı. O zaman Üstad Isparta'da idi, yine gidip Saray Palas Otelinde kaldım. Nuri Benli ile görüştükten sonra, Rüştü Efendinin dükkânına gittim. Rüştü Efendinin dükkânında iken, bazı Nur Talebeleri de oraya geldiler. Onlar, 'Üstad, ziyaret için gelenlerle görüşmüyor, fakat buraya bir iş için gelmişseniz belki görüşür.' Ben de, 'Benim babam Isparta'dan ayakkabı getirip satardı; madem geldim, ben de ayakkabı alır satarım.' dedim. Böylece iş için gelmiş oldum. 'O zaman çok iyi' dediler. Ben de evini bilen birisiyle gittim. Üstad beni kabul etti.

"İlk olarak, Van'daki talebelerini isimleriyle sordu ve ayrı ayrı selâm söyledi. Ayrıca Çaycı Emin üzerinde durdu. Ben de o zamana kadar Çaycı Emin'i tanımıyordum. Bana 'Çaycı Emin İran'a gidecek, çok merak ediyorum. Kendisine söyle gitmesin' dedi. Sonra bana hitaben, 'Ben de Van'a gideceğim, fakat Sözler mecmuasını matbaaya verdik. Üç aya kadar çıkar. Çıktıktan sonra Van'a geleceğim.' dedi ve arabasına bindi, bizi iki eliyle selâmlayarak ayrıldı.

"Ben de Isparta'nın çarşısına çıkıp ayakkabı aldım, trenle Van'a yolladım. Van'a gelince Cahid Ağabeye, Üstad'ın selâmını söyledim. 'Üstad benden Çaycı Emin'i sordu. Merak ediyorum, acaba kimdir bu adam?' dedim. 'Ben sana getiririm' dedi. Sonra bir gün alıp dükkâna getirdi. Kendisine Üstad'ın söylediklerini anlattım. O da uzun uzun düşündü ve nihayet gitmekten vazgeçti.

"İkinci ziyaretim"

"Sonra yine dinî bayramlardan birisi idi. Üstadı ziyaret etmeyi düşündüm. Isparta'ya kadar trenle gittim. Üstad dışarıda idi. Ben de bekledim. Oteli ve dükkânları öğrendiğimden, artık sıkıntı çekmiyordum. Ayrıca ayakkabıcılarla da tanıştığımızdan bana, 'Hocayı ziyarete mi geldin?' diyorlardı. Ben de, 'Hem ziyaret, hem ticaret' diyordum.

"Sonra otele geldim. İnebolu'dan talebeler ziyarete gelmek için otele telefon açmışlardı. Üstad'ın bayramını tebrike geleceklerdi, fakat Üstad duyunca, Bayram Ağabeyi otele gönderip İnebolu'ya telefon açtırdı. 'Üstad rahatsız oluyor, beni rahatsız etmesinler, hizmetlerine devam etsinler' diyor dedirtti.

"Ben o gece orada kalıp bayram namazından sonra Üstad'ın evine gittim. Üstad da başka bir yere gidecekti. Otomobil çalışmıyordu. Biz iterek otomobili çalıştırdık. Sonra hep beraber kapıdan girip avluda durduk. Üstad merdivenden inerek bizim yanımızdaki merdivende durdu, rahatsız olduğu için, 'Rüştü Efendiyi bekleyin, sizinle bayramlaşsın' dedi. Dışarı çıkıp otomobiline bindikten sonra, üzerine bir yorgan örttüler, biz de otomobilin yanında duruyorduk. Nihayet iki eliyle bizi selâmlayarak ayrıldı.

"Daha sonra kardeşler, 'Burada Hüsrev Ağabey var, onun da bayramına gidelim' dediler ve oraya gittik. O da, 'Beni değil, Kur'ân'ı ziyarete gelmişsiniz' dedi ve Kur'ân'ı gösterdi.

"Son ziyaretim"

"Üstadı son ziyaretim Emirdağ'da oldu.

"Hacı Osman Çalışkan'ın dükkânına gittim. Üstadı sordum; orada olduğunu söyledi ve 'Seni görüştürürüm' dedi. Üstad'ın evine gidip geldi. Ve beni de götürdü. Üstad'ın elini öptüm oturdum. Fakat Üstad bana, rahat otur, diye üç defa tekrarlayınca, ben de çok rahat oturdum ve yine eski talebelerini sordu.

"Talebelerine selâm gönderdi. Şeyh Fehim'ın oğullarını sordu. Ben torunlarının bulunduğunu söyledim. Bana 'Şeyh Fehim'i yanıma almışım, çocuklarına selâm söyle, camilerde, vaazlarda, sohbetlerinde Risale-i Nur okusunlar.' dedi. Sonra bana hitaben,

'Yine seni vekil ettim. Git hocalara söyle. Risale-i Nur okusunlar. Kardeşim, bak sesim kısılmış. Benim de Risale-i Nur'a perde olmamak için Cenab-ı Hak sesimi kısmış.'

Hakikaten çok kısık geliyordu. Zübeyir Ağabey de arada konuşmaları tekrarlıyordu anlaşılması için. Fakat ben çok dikkat ediyor, Üstad'ın ağzından çıkanı anlıyordum. Sonra bana 'Kardeşim, seni bir ay yanıma almak istiyorum, bir ay sonra seninle beraber Van'a gitmek istiyorum. Fakat kendi hemşehrisini yanına aldı diye kıskanacaklar. Sen git, bir ay sonra ben geleceğim.' dedi.

"Hakikaten bir ay sonra Urfa'ya gelip Rahmet-i Rahmân'a kavuştu."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...