ÂHİRETİN İSPATI, BEKÂ, HAŞRE İMANIN FAYDALARI
"Bütün o âzâ ve aletlerin ibadeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda Cennet yemişleri suretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler." (Sözler, Altıncı Söz)
"Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makul ve lâzım ve kat’i ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir." (Sözler, Dokuzuncu Söz, Dördüncü Nükte)
"Hangi şeye dikkat etsen, şehadet eder ki, bu fâniden sonra bir bâki var." (Sözler, Onuncu Söz, On İkinci Suret)
"Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız." (Sözler, Onuncu Söz, On İkinci Suret)
"Hakikî adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün." (Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat)
"Nasıl ki şu âlem bütün mevcudatıyla Sâni-i Zülcelâline kat’î delâlet eder. Sâni-i Zülcelâlin de sıfât ve esmâ-i kudsiyesi, dar-ı âhirete delâlet eder ve gösterir ve ister." (Sözler, Onuncu Söz, Dördüncü Hakikat)
"Acaba geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse; âlem-i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervahta, rububiyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri, hıfz içinde gözetilmek suretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!" (Sözler, Onuncu Söz, Yedinci Hakikat)
"Madem şu mevcudat hak söyleyen sadık kelimeleri, şu hâdisât-ı kâinat doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak vaad etmiş. Elbette yapacaktır. Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır. Bir saadet-i uzmâ verecektir." (Sözler, Onuncu Söz, Sekizinci Hakikat)
"Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, her şeydir." (Sözler, Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat)
"Dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir." (Sözler, Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat)
"Ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor." (Sözler, Onuncu Söz, Onuncu Hakikat)
"Hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin?" (Sözler, Onuncu Söz, Onuncu Hakikat)
"İnsan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir." (Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Hakikat)
"Kâinatın tedbirinde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye âhireti iktiza eder, belki istilzam eder." (Sözler, Onuncu Söz, On İkinci Hakikat)
"Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir." (Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, Onuncu Burhan)
"Ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat-i cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber, Cennetin dünya fevkindeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almaları iktiza eder." (Sözler, Yirmi Sekizinci Söz, İkinci Sual)
"Nizamı nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem, saadet-i ebediyeye işaret ediyor." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, İkinci Esas, Birinci Medar)
"Hilkat-i kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inâyet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riayeti ve hikmetlerin iltizamı lisanıyla, saadet-i ebediyeyi ilân eder." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, İkinci Esas, İkinci Medar)
"Madem israf yok ve abesiyet olmaz. Elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem, her şeyi abes eder, her şey israf olur." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, İkinci Esas, Üçüncü Medar)
"İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, 'Ebed, ebed!' sesini işitecektir." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, İkinci Esas, Sekizinci Medar)
"Dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidatların sünbüllenmesine müsait değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür, öyle ise ebede namzettir." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, İkinci Esas, Onuncu Medar)
"Kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek için, o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfâtın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, Dördüncü Esas, Üçüncü Mesele)
"Kudrette noksan yoktur. Muktazi ise gayet kuvvetlidir. Mesele ise mümkinattandır. Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktazisi varsa, fâilin kudretinde noksaniyet yoksa, ona mümkün değil, belki vaki suretiyle bakılabilir." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, Dördüncü Esas, Üçüncü Mesele)
"Şu âlem çendan fânidir; fakat ebedî bir âlemin levazımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâki meyveler veriyor, bâki bir zâtın bâki esmâsının cilvelerini gösteriyor." (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)
"Çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zayıf ve nazik vücutlarında bir kuvve-i mâneviye bulabilirler." (Şualar, Dokuzuncu Şuâ)
"İhtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler." (Şualar, Dokuzuncu Şuâ)
"Gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden, yalnız Cehennem fikridir." (Şualar, Dokuzuncu Şuâ)
"Madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır." (Şualar, Dokuzuncu Şuâ)
"Hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın." (Şualar, On Birinci Şuâ, Yedinci Mes'ele)
"Mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi ettiğiniz evlât ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Eğer âhirete iman o haneye girse, birden ışıklandıracak." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyâsız ihsan ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"İki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Esmâ-i İlâhiyenin en cemiyetli âyinesi cismâniyettedir." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Dâr-ı âhirette Cennetin en çok ve en mütenevvi lezzetleri cismanîdir. Ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği nimetleri cismanîdir." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekàya akıp gidiyor. Elbette, nasıl ki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennete akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehenneme yağar." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Bütün nimetlerin başı ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîşuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saadet-i ebediye olabilir." (Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası)
"Ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesetleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)
"Kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesâvi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iadeten ihyası arasında fark yoktur." (Mesnevi-i Nuriye, Şu'le)
"Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismânî olan rızıklardaki lezzetlerdir." (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale)
"Esbab dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, On Birinci Kelime)
"İnsanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir." (Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Dördüncü Nota)
"Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında, mizan-ı âzam-ı adaletinde cin ve insin muvazene-i a’mâllerini istib’âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’âdı kalmaz." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, İkinci Nükte)
"İnsan, acip cemiyetli istidadıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış. Belki ebede meb’ustur ki, ebede uzanan arzular mahiyetinde var. Ve bu dar, fâni dünya, insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeye başlamış." (Hutbe-i Şâmiye)
"Dünya öldükten sonra âhiret olarak diriltilecektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan Zât, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat, Dördüncü Esas, Dördüncü Mesele)
"İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur." (Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Hakikat)
"Ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir." (Sözler, On Birinci Söz)
"İnsanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kàbil değildir." (Şualar, Üçüncü Şuâ, Münâcât)
"Ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir." (Şualar, Üçüncü Şuâ, Münâcât)
"Geçmiş zamanda vukua gelmiş olan mu’cizat-ı kudret, Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna kat’î şahit ve burhanlardır." (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)
"Bir cemâl sahibi, dâima hüsün ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise âhiretin vücudunu ister." (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)
"Daimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka râzı olmaz, onun da devamını ister. Bu da âhireti ister." (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)
"Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekàdan gelen ağlamaların tercümanlarıdır." (Lem'alar, Üçüncü Lem'a, İkinci Nükte)
"Rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır." (İşaratü'l-İ'caz, Fatiha Sûresi)
"Saadet-i ebediye olmasa, en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz." (İşaratü'l-İ'caz, Fatiha Sûresi)
"En lâtif nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler." (İşaratü'l-İ'caz, Fatiha Sûresi)
"Madem Allah var, elbette âhiret vardır." (Şualar, Dokuzuncu Şuâ)
"Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdat ise ancak âhirete olan imandır." (Lem'alar, Yirmi Dokuzuncu Lem'a, İkinci Bab)