ALLAH’IN RAHMETİ, SANATI, SALTANATI
"Kâinatı şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Hadsiz fezâyı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle, şefaatiyle ve şuââtıyla o Sultana muhatap ve halil ve dost ol." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Kâinatın envâı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Fâni, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Rahmetin arşına yetişmek için bir mirac var. O mirac Bismillâhirrahmânirrahîm’dir." (Lem'alar, On Dördüncü Lem'a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
"Zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş; ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi’ bir mahzen yapmış." (Şualar, Yedinci Şua, Beşinci Hakikat)
"Âlem-i gaybdan levazımat-ı insaniye ve hayatiyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir, bizi gayet rahîmâne beslettirir." (Şualar, Yedinci Şua, Beşinci Hakikat)
"Kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür. Ve ziyanın güneşe kat’î şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân-ı Rahîme şehadet eder." (Şualar, On Beşinci Şuâ, El-Hüccetü'z-Zehra'nın Birinci Makamı)
"Rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a “Rezzâk” mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk-ı Rahîmi gösterir ki, zerre kadar şuuru bulunan, tasdike mecbur olur." (Şualar, On Beşinci Şuâ, El-Hüccetü'z-Zehra'nın Birinci Makamı)
"Rızık isteyen umum ağaçlara, münasip rızıklarını onlara pek harika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevi maddî ve mânevî rızık isteyen insanın duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor." (Şualar, On Beşinci Şuâ, El-Hüccetü'z-Zehra'nın Birinci Makamı)
"Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor." (Sözler, Onuncu Söz, İkinci Hakikat)
"Rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır." (Sözler, Onuncu Söz, İkinci Hakikat)
"Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet, kendine lâyık ihsan ister." (Sözler, Onuncu Söz, İkinci Hakikat)
"Her şeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmetle iş görülüyor." (Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat)
"Her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san’at bulunması, nihayet derecede Hakîm bir Sâniin nakşı olduğunu gösterir." (Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat)
"Küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini derc etmek, nihayet derecede bir hüsn-ü san’at içinde bir hikmeti gösterir." (Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat)
"Kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musannâ ve murassâ bir meyve, elbette gayet san’atperver, mucizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehâsin-i san’atını zîşuura okutturan bir ilânnamedir." (Sözler, Onuncu Söz, Dördüncü Hakikat)
"Acaib-i san’at ve garaib-i hilkat noktasında cüz’iyat külliyattan geri değil; çiçekler yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş-ı kader olan mânevî ağaç, bağdaki nesc-i kudret olan mücessem ağaçtan daha aciptir." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Onuncu Kelime)
"Hilkat-i insaniye, hilkat-i âlemden daha aciptir." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Onuncu Kelime)
"Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir musika-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor." (Sözler, Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf)
"Ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz." (Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, On Birinci Rica)
"Nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam, san’at, râyiha, tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Saniin masnûudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur." (Mesnevi-i Nuriye, Zeylû'l-Hubâb)
"San’atlı bir eser, san’atkârı icab eder." (Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Beşinci Pencere)
"Kelime-i tevhidde azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedâniye tahakkuk etmesi içindir." (Şualar, İkinci Şua, Birinci Makam, Birinci Meyve)
"Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezası, rakip kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi ref etmektir." (Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuzuncu Pencere)
"Acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlakta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et." (Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuzuncu Pencere)
"Ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de, rububiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şeriki yoktur." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Üçüncü Kelime)
"Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi muinlere, şeriklere muhtaç değildir." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Üçüncü Kelime)
"Bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i şâmile ve bir inayet-i daime müşahede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat-ı rububiyet ve dikkatli bir adalet-i âliye ve izzetli icraat-ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz." (Şualar, On Birinci Şua, Yedinci Mes'ele)
"Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Beşinci Kelime)
"Nimet içinde in’âm görünür, Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’âma geçsen, Mün’imi bulursun." (Sözler, On Yedinci Sözün İkinci Makamı)
"Sâni-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî bir surette halk edip âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Dördüncü Kelime)
"Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san’atı o derece mânidardır ki, o san’at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Dördüncü Kelime)
"Kâinattaki san’atı, kemâl-i intizamından kitap şekline girdi. İnsandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi hitap çiçeğini açtı." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Dördüncü Kelime)
"Rahmet-i Rabbâniye ise, âlem-i asgar olan insanda nimetleri tanzim ediyor." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Dördüncü Kelime)
"Rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine-i Rabbâniyeden akıyor mânâsında olduğundan, yağmura 'rahmet' namı verilmiştir." (Şualar, Yedinci Şua, Âyetü'l-Kübra)
"Herbir mevcut, hüsn-ü san’atça, bütün mevcudat kadar kıymetli olabilir. Nasıl ki mevcudatın hadsiz mebzuliyeti içinde, herbir fertte hadsiz dekaik-i san’atın bulunması bu hakikati gösteriyor." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Onuncu Kelime)
"Mevcudat doğrudan doğruya birtek Sânie verilmezse, o zaman herbir mevcut bütün mevcudat kadar müşkülâtlı olur ve bütün mevcudat birtek mevcut kıymetine sukut eder, iner." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Onuncu Kelime)
"Hâkimiyetin şe’ni, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor." (Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a, Üçüncü Kelime, Üçüncü Muhal)
"İntizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Üçüncü Nükte)
"Derece-i rububiyette hakikî bir hâkimiyet-i mutlaka, bir Kadîr-i Mutlakta, bütün şiddetiyle müdahaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdahale olsaydı, intizam bozulacaktı." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Üçüncü Nükte)