DEĞİŞİK YÖNLERİYLE DÜNYA

“Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. … Hem bir mezraadır. … Hem muvakkat bir seyrangâhtır.”

Ölüm, dünya hayatını her şeyiyle bırakarak bir başka âleme göç etmedir. Bu büyük ayrılıktan ruhun elem çekmemesinin en önemli şartı, dünyanın mahiyetini bilmektir. Üstat Hazretleri On Yedinci Söz’de dünyanın mahiyetini değişik yönleriyle nazara vererek bu ayrılığı kolaylaştırıyor, hatta kendi ifadesiyle “hüşyar olanlara” sevdiriyor. Şöyle ki:

“Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânasını bil al, nukuşunu bırak git!..”(1)

Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnasından biri de Samed’dir; “Her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.” demektir.

İhtiyaç denilince, öncelikle, yokluktan kurtulup varlık âlemine gelmek ve bu âlemde varlığını devam ettirmek anlaşılır. Bu mânasıyla Samed ismi bütün eşyada tecelli eder. Allah, ne güneşe, ne aya, ne yıldızlara, ne dağlara ne de taşlara muhtaç değildir, onlar ise var olmalarında ve varlıklarını devam ettirmede O’na muhtaçtırlar.

Bitkiler âlemine geçtiğimizde ihtiyaç dairesi genişlenir, Samed ismi de daha ileri mânada tecelli eder. Bir taş, sadece varlığının devamına muhtaç iken, bir ağaç; güneşe, havaya, suya, bahara, gece ve gündüze muhtaçtır.

Hayvanda ihtiyaç dairesi daha da genişlenir. Bir hayvan, bunların yanı sıra, görmeye, işitmeye, yemeye, içmeye, hareket etmeye, sevmeye, korkmaya da muhtaçtır.

İnsana akıl verilmesiyle ihtiyaç dairesi çok genişlemiş ve bugün teknolojinin ulaştığı her şey insan ihtiyacının birer meyvesi olarak ortaya çıkmıştır.

Üstat Hazretleri kalbe “ayine-i Samed” demekle samediyetin en geniş aynasının insan kalbi olduğunu ortaya koymuştur. Göz görme ile kulak işitme ile mide gıdalanmakla, akıl anlamakla tatmin olurken kalb, ancak Allah’a iman ve marifet ile tatmin olur. Onun ihtiyaç dairesi şu görünen âleme münhasır kalmaz. İnsan kalbi, bütün iman ve Kur’ân hakikatlerine inanmaya muhtaçtır.

“Biliniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle (O’nu anmakla) tatmin olur (huzur bulur).” (Ra’d, 13/28)

âyet-i kerîmesi bütün insanlık âlemine bu dersi vermekte, akıl ve kalplerini ihmal ederek sadece nefislerinin tatminine çabalayanların düştükleri manevî ve ruhî sıkıntıların çaresini beyan etmekte ve çözüm yolunu böylece göstermektedir.

Kitab-ı Samedanî terkibinde geçen “kitap” kelimesi üzerinde de kısaca duralım. Nur Külliyatı’nda bu kâinat, kudret kalemiyle ve element mürekkebiyle yazılmış bir kitaba benzetilir. Yine Külliyat'ta, bu kitabın “Rabbanî” olduğu ifade edilir. Yani, bu kâinat kitabındaki “meyve” kelimeleri bir terbiyeden geçmişlerdir, yenilirler. “Güneş” kelimesi bir terbiyeden geçmiştir, ışık verir. “İnsan” kelimesi akıl sahibidir, düşünür. Her hangi bir kelime kâtipsiz olamayacağına göre, bu Rabbanî kelimeler elbette kâtipsiz, Sani’siz, Hâlık’sız olamazlar.

Öte yandan bu kelimelerde Samediyet de tecelli eder. Yani, bu hayattar kelimeler ihtiyaç sahibidirler. Elma kelimesi ile gerçek elma arasındaki en bariz fark buradadır. Gerçek elma, bahara muhtaçtır, suya, güneşe muhtaçtır; bütün bir âleme muhtaçtır. Elmanın ismi veya resmi ise Rabbanî olmadığı için Samedanî de değildir. Yani, gerçek elmanın özelliklerini taşıyacak şekilde terbiye edilmediği için, onun muhtaç olduğu şeylere de muhtaç değildir.

“Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet verme!..”

Bir hadis-i şerifte, “Dünya ahiretin tarlasıdır.”(2) buyrulur. Nur Külliyatı’ndan bir derste, ömür dakikaları tohumlara ve çekirdeklere benzetilir. Buna göre dünya tarlasına “zaman” ekilmektedir. Bu dakikalar hayırlı işlere harcandıklarında cennet meyveleri, şerde kullanılmaları halinde ise cehennem meyveleri verecektir.

İnsan, tarlada işini bitirip köyüne döneceği zaman, köyde işe yarayacak şeyleri arabasına yükler, işe yaramayanları orada bırakır. İşte köyde işe yaramayan her şey tarlanın muzahrafatıdır.

Müzahrefat; “süprüntü, pislik, sahte” gibi mânalara gelmektedir.

Dünya tarlasından da ahirete götüreceğimiz ve orada faydasını göreceğimiz mahsuller bizim için önemlidir, boş geçen zamanlardan, günah ve isyanda harcanan vakitlere kadar her şey muzahrafat sayılır. Bunlardan uzak durmaya ve ömrümüzü en verimli şekilde geçirmeye mecburuz.

“Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve müsemmâlarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes!..”(3)

Her varlık kendisinde tecelli eden İlâhî isimlere bir ayna gibidir. İnsanın görevi, bu tecellileri tefekkür etmek, anlamak ve onlardan Allah’ın varlığına, birliğine, hikmet ve rahmetine intikal etmektir. “Tecelli edeni bil.” ifadesi bu mânayı ders verir.

“Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma!..”

"Seyyar” kelimesi dünyanın döndüğünü ve sabit bir mağazadan ziyade seyyar bir ticaret gemisini andırdığını hatırlatıyor.

İnsanlar ömür sermayeleriyle bu dünya ticaretinde ya “iman, salih amel, güzel ahlâk” gibi cennete layık manevî değerlere sahip olurlar yahut bu sermayenin yanlış kullanılmasıyla “küfür, dalâlet, isyan” gibi cehennem malzemeleri satın alırlar. Altıncı Söz’e konu olan şu ayet-i kerîme dünyanın bir ticaret yeri olduğunu ders verir:

“Muhakkak Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını (kendilerine vereceği) cennet mukabilinde (karşılığında) satın aldı.” (Tevbe, 9/111)

Bu âyetin verdiği derse göre insanlar hem nefislerini (yani hem organlarını, hem akıl, kalb gibi latifelerini) hem de mallarını Allah’ın emri istikametinde kullandıklarında bunları Allah’a satmış olurlar. Bunun karşılığında ahirette cennete kavuşacakları gibi, dünyevî hayatlarını da daha rahat ve daha mesut geçirirler.

“Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!..”

Nur Külliyatı’nda güzellik için şöyle bir sınıflandırma yapılır: Hüsn-ü bizzat ve hüsn-ü bilgayr.

Hüsn-ü bizzat, zatında güzel olan demektir. Baharın güzelliği, denizin güzelliği, gündüzün güzelliği, sıhhatin güzelliği gibi çok güzellikler bu gruba girer.

Hüsn-ü bilgayr ise, çirkin görünmekle birlikte neticesi itibariyle güzel olan mânasına gelir.

Bu konuda verilen güzel bir örneği nakledelim: Çiçek bizzat güzeldir, gübre ise neticesi itibariyle güzeldir.

Bu örneği yaygınlaştırabiliriz: Sıhhat bizzat güzeldir, hastalık ise günahlara kefaret olması, müminin derecesini artırması yönüyle güzeldir. Gündüz bizzat güzeldir; gece ise neticeleri itibariyle güzeldir. Hayat bizzat güzeldir; ölüm ise dünyadan daha güzel bir âleme gitmeye vesile olduğu için neticesi itibariyle güzeldir.

Cemîl-i Bâki’ye bakan yüzler hep güzeldir. Bunu iki şekilde anlayabiliriz. Birisi yukarıda arz ettiğimiz gibi her şeyin neticesi güzeldir, bu ise Allah’ın takdiriyledir ve “Kaderin her şeyi güzeldir.”

İkinci mâna ise, bize göre çirkin görünen şeyler ve hadiseler de İlâhî isimlerin tecellisine ayna olmaktadırlar. Bütün isimler güzel olduğu gibi, onların bütün aynaları da güzeldir.

“Hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön”

Tenezzühün bir mânası, “gezinti, kırlara çıkıp bir süre dolaşma”dır. İnsan bu kısa gezintiyi tamamladığında asıl yuvasına döner. Bu ifade, dünya hayatı için zikredildiğine göre, geriye dönülecek yer ahirettir, cennettir. Bütün peygamberler ve bütün salih kullar dünyada bir tenezzüh miktarı kadar kalıp, bu kısa zaman içinde kâinatı Allah namına seyredip, ömürlerini O’nun rızası yolunda geçirerek ebedî saadet mahalli olan cennete dönerler.

“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîm'in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Her zekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma... gibi zâhir hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyâr olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir.”

Mesnevî-i Nuriye’de şöyle bir cümle geçer: “Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz.”(3)

Bir misafir, bulunduğu misafirhaneden çok, gideceği yeni menzile nazar eder, orayı düşünür. İnsanın da kalbini ve fikrini ölüm ötesine, cennete, ebedî saadete yönlendirmesi gerekir. Böyle bir yönlendirme dünyadan ayrılışı kolaylaştırır.

Dünyanın fani olduğunu bildiği halde, sanki burada ebedî kalacakmış gibi bir ruh haleti taşıyan kimsenin dünyadan ayrılması oldukça zor olur. Böyleleri, ölümden fazlasıyla korkarlar. Dünyayı misafirhane telakki eden kişiler ise bu dünyaya gönül bağlamazlar ki, ayrılmaları da zor olsun.

Onlar da dünyadan ayrılmak istemezler, ancak maksatları bu dünyadan ahiret namına daha fazla fayda sağlamak, daha çok sevap kazanmaktır.

“Arkana bakma çık git.” ifadesi dünyanın diğer tarifleri için de geçerlidir. Dünyayı ahiretin tarlası olarak gören kişi, tarlada işini bitirince artık arkasına bakmadan çıkar gider. Keza dünyayı bir imtihan meydanı olarak gören kişi de imtihan salonunu, hasretle değil severek terk eder.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Yedinci Söz.
(2) bk. Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, I, 412.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

Yükleniyor...