HAKİKAT AĞACI

“Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. ...”(1)

Bu harika örnek dört ayrı sahada bize ışık tutmaktadır:

- Kâinatın hakikati,
- Allah’ın isimleri, sıfatları ve şuûnatı,
- İmanın rükünleri ve bunların teferruatı,
- İslâmiyet’in esasları ve bunların yan kolları.

“Kâinatın hakikati o gaybi ağaçla açıklanırken sadece ihtisas sahibi zatlara mı hitap ediliyor?” diye soru akla gelebilir. Öncelikle şunu ifade edelim: Fen sahasındaki bilim adamları da Kur’ânın izahlarına diğer insanlar gibi muhtaçtırlar. Mesele, varlıkların yapılarını ve sistemlerin görevlerini bilmek değildir ki muhatap sadece fen bilginleri olsun. Konu, kâinatın hakikatidir.

Hakikat konusunda Nur Külliyatı’ndan Otuz İkinci Söz’de şöyle bir ifade geçer: “Hakiki hakaik-i eşya esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakikatın gölgeleridir.”

Her şeyin bir sureti bir de hakikati vardır. Karşımızda iki ayrı bina olduğunu farz edelim. Şekilleri, kat sayıları, metrekareleri, renkleri, mimarî özellikleri birbirinden farklı olsun. Bu konuda söylenecek şeyler binaların suretiyle ilgilidir. Fen bilimleri de bununla ilgilenirler. Hakikate gelince, bu binaların meselâ, biri ev, diğeri işyeri ise bunların hakikatleri ev olmaları ve işyeri olmalarıdır.

Kâinatın mahiyeti ve hakikati hakkında en sağlam bilgiler kâinat Halık’ının kelamı olan Kur’ân-ı Kerîm’dedir.

Kâinat sarayının göremediğimiz kısımları, gördüklerimiz yanında çok küçük kalır. Göremediğimiz kısımlar, Üstad'ın ifadesiyle, “bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde” saklanmıştır. Işığı henüz dünyamıza ulaşmayan yıldızlardan, âlem-i misâle, levh-i mahfuza, arşa, kürsiye, âlem-i ervaha, melekler âlemine, hatta cennet ve cehenneme kadar nice âlemler bize görünmezler; bizden saklıdırlar.

Biz kâinat ağacının çok az bir kısmını görüyoruz. Bu muhteşem âlemde; “on iki haneli küçük bir köy” kadar kalan güneş sistemi içinde, dünya denilen orta yollu bir gezegende hayat geçirmekteyiz. Ötelerden haberimiz yok. Bu konuda fen bilginleri bizden birkaç derece ileri olsalar bile, aramızdaki fark öyle kayda değecek kadar büyük değil. Onlar da, meselâ, levh-i mahfuz hakkında bizlerden fazla bir şey bilmiyorlar.

Üstat hazretleri On Yedinci Söz’de dünyanın mahiyeti hakkında birbirinden güzel tespitler yapar. Bunlar kâinat için de aynen geçerlidir. Özet olarak:

Dünya; “Bir kitab-ı samedanîdir.” “Bir mezraadır (ahiretin tarlasıdır).”
“Birbiri arkasında gelip geçen âyineler mecmuasıdır.”
“Seyyar bir ticaretgâhtır.”
“Muvakkat bir seyrangâhtır.”
“Bir misafirhanedir.”

Bilim adamları, kâinatın hakikatinden çok insanlara fayda sağlayan yönleriyle ilgilenirler. Bunlar o uçsuz bucaksız gaybî ağaç yanında, küçük bir dal kadar kalırlar.

Bu kâinat, marifetullah için yaratılmıştır. Şu hadîs-i kutsî bunu açıkça haber vermektedir:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”(2)

O halde kâinatın yaratılmasının en birinci hikmeti Allah’ın bilinmesi ve tanınmasıdır.

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız.” (İsrâ, 17/44)

“Yeryüzündeki hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar.” (En’âm, 6/38)

Kur’ân-ı Kerîm, insanın ahsen-i takvimde yaratıldığını beyan etmekle, marifet, ibadet ve tesbih noktasında en mükemmel istidadın insana verildiğini bildirmiştir. Bu istidadını iyi değerlendiren insanlar, Allah’ın ihsanıyla, nice gaybî hakikatlere vakıf olurlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Üçüncü Söz.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l- Hafa, II/132.

Yükleniyor...