KÜLLÎ VE MUHİT

“Sıfâtı muhîta; ve şuunatı küllîye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i küllîye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir. ...”(1)

Önce muhit ve küllî kelimeleri üzerinde kısaca duralım. Muhit; “ihata eden, tamamını kaplayan, tümünü kapsayan” demektir. İlâhî sıfatların hepsi muhittir, yani bütün mahlûkatı kuşatmıştır.

Küllî ise, İlâhî sıfatların varlık âleminin tümünde birlikte icraat yaptığı manasına gelir. Daha önce de arz ettiğimiz gibi, insanın iradesi cüzidir, yani insan bir anda ancak bir şey irade edebilir. Dolayısıyla, kudretinin icraatı da cüz’i olur ve insan bir anda ancak bir işle uğraşabilir; onu tamamladıktan sonra ikincisine başlar. Meselâ, insan, zihninde bir anda iki cümle kuramadığı için iki cümleyi birlikte söyleyemez ve yazamaz.

Allah’ın sıfatlarının icraatları ise küllîdir. Allah, sonsuz işleri birlikte yapar; sonsuz şeyi birlikte bilir, sonsuz varlıkları birlikte irade edebilir ve yaratabilir.

Muhit ve küllî kavramlarına mahlûkat âleminden bir örnek verecek olursak, atmosfer yeryüzündeki bütün canlıları kuşatmıştır. Havanın sadece kan temizleme görevini örnek alarak ve havayı da güneş örneğinde olduğu gibi şuurlu farz ederek konuşursak, atmosfer bütün ciğerleri ihata ettiğnden hepsinde kan temizleme fiilini birlikte irade eder ve yapar.

Şuunatının küllî olmasına gelince, bu konuda önce şuunat hakkında kısa bir bilgi vermek gerekir. Şuunat, Türkçede, haller, kabiliyetler şeklinde ifade edilmekle birlikte, Cenâb-ı Hakk’ın şuunatını lügat mânasıyla vermek yerine örneklerle açıklamak daha doğru olacaktır.

Sıfatları icraata sevk eden şuunattır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlûkatı yarattım.”(2) hadîs-i kutsîsinde Allah’ın bilinmek istemesi sonucu İlâhî irade, kudret ve diğer sıfatların icraatıyla kâinat yaratılmıştır. Burada, “bilinmeyi istemek” şuunattandır.

Aynı şekilde, lütuf ve kahır da sıfatları icraata sevk eder ve layık olanlara lütufta bulunulur yahut ceza verilir. Bunlar da şuunattandırlar.

“Rahmaniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tabirler, Cenab-ı Hakk'ın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe'nlerine işaret ederler.”(3)

Kâinat yaratılmadan da Allah’ın rububiyeti yani terbiye ediciliği vardı, ancak henüz hiçbir varlığı yaratmamış ve terbiye etmemişti. İşte rububiyet bir şe’ndir. Terbiye ediciliğini icra etmek dilediğinde mahlûkatı terbiye etmiş ve onlarda Rab (terbiye edici) ismini tecelli ettirmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, sıfatları gibi şuunatı da küllîdir. Bu örnek üzerinde konuşursak, hadsiz eşyayı birlikte terbiye eder.

Kudret-i mutlaka ise, bir başka güç tarafından kayıtlanması, icraatına engel olunması muhal olan kudret demektir.

Bu açıklamalara göre, söz konusu cümlenin manasını şöyle özetleyebiliriz:

Cenâb-ı Hak, varlık âlemindeki icraatını küllî şuunatı ve yine küllî iradesiyle, mutlak kudretiyle, muhit ilmiyle yapar. Sıfatlarını böylece tecelli ettirir, fiillerini bu şekilde icra eder. Bu küllî ve muhit tasarruftan kimse hariç kalamayacağı gibi, kimse de saklanamaz.

Şu var ki, bu küllî icraat içinde her bir ferdin her türlü ihtiyacı, onları karşılayacak İlâhî isimlerin tecelli etmesiyle görülmektedir. Yani, umumî tasarruf ve icraat içinde her bir fertle de tabir-i caizse, özel bir ilgi söz konusudur. Teveccüh-ü Ehadiyet, ifadesi bu manayı ders veriyor.

Hem sıfatların küllî ve muhit oldukları, hem de her ferdin her ihtiyacının özel olarak görüldüğü düşünüldüğünde hiçbir şeyin O İlâhî teveccühten saklanamayacağı, uzak kalamayacağı ve yine hiçbir şeyin O’na ağır gelmeyeceği, açıkça anlaşılır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l- Hafa, II/132.
(3) bk. Şuâlar, Dördüncü Şua.

Yükleniyor...