MUHABBETİN ASIL YERİ

“İnsan kâinâtın en câmî' bir meyvesi olduğu için kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir.”(1)

Câmî’; cem eden, toplayan, muhevası geniş, bütün üzellikleri taşıyan gibi mânalara geliyor. "İnsan kâinatın en câmi’ meyvesi” olduğuna göre, onun kadar câmî’ olmayan başka meyveler de var demektir. Aynı mânayı ders veren “İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,..”(2) ifâdesinde insanın “en son” meyve olduğu, bunun bir neticesi olarak da “en cemiyetli meyve” olduğu nazara veriliyor.

Demek oluyor ki bir ağacın yaprakları ve çiçekleri de onun bir nevi meyveleridirler, ancak cemiyetli değildirler; meyvesi, özellikle de o meyveden süzülen çekirdeği ağacın bütün özelliklerini taşır.

Bu ifadeler, aynı zamanda insanın bu varlık âlemini niçin sevdiğinin de güzel bir cevabıdır. Bizim kâinatı sevmemiz, bir meyvenin kendi ağacını sevmesi demektir. Bir meyveye kökün de hizmeti vardır, gövdenin de. Dalın da hizmeti vardır yaprağın ve çiçeğin de. O hâlde bu meyve kendisine emeği geçen bütün bu varlıkları sevmeli, onları kendisine hizmet ettiren Rabbine hamd ve şükürde bulunmalıdır.

Kâinat ağacı bütün sistemleriyle bir ağaç olduğu gibi, canlılar âlemi de ayrı bir ağaç gibidir. Ekolojik denge üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bizim faydasız sandığımız bütün canlı türleri, bu dengenin sağlanmasında üslendikleri rolün bir neticesi olarak insana da faydalı olmaktadırlar.

O hâlde insan bütün yaratılmışları sevdiği gibi, onları insana hizmetkâr ettiği için de âlemlerin Rabbine nihayetsiz şükür ve hamd etmelidir.

İnsanın muhabbeti “kâinatı istila” etmiştir, yani kâinat o muhabbetin genişliği yanında çok küçük kalmaktadır. Bütün varlık âlemi sınırlı, insanın muhabbet kabiliyeti ise sonsuzdur.

Bir başka risalede muhabbetin sebepleri “cemâl, kemâl ve ihsân” olarak sıralanır. Bu âlemde her şey güzeldir; o hâlde her şey sevilmelidir. Yine bu âlemde her varlık mükemmel yaratılmıştır, öyle ise her şey takdir ve tefekkür edilmelidir. Ve bu âlemde her şey insana bir ihsandır; o hâlde bütün bu ihsanlara karşı kalbimiz muhabbet ve minnetle dolmalıdır.

Dersin devamında, kâinatı istila edecek bir genişliğe sahip olan muhabbet kabiliyetini kendi nefsine sarf edenlerden söz edilir.

“Bir cihet kaldı ki en mühimi de odur ki ey nefis! Sen muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine ma’bûd ve mahbûb yapıyorsun.”(3)

Burada geçen nefis kelimesi “zât, kendi” mânasındadır; rûhla bedeni birlikte ifade eder.

İnsanın muhabbetini kendi nefsine sarf etmesi, “sadece kendini düşünmesi, kendini sevmesi, kendi menfaatini esas alması, kendi imkânlarını genişletmesi” gibi tamamen şahsî menfaat esasına dayanan bir sevginin esiri olması demektir. Hâlbuki insanın dünyaya gönderiliş gayesi bu değildir.

Esasen hiçbir varlık kendi zâtı için yaratılmamıştır.

Sadece birkaç örnek verelim:

Dünya Güneş etrafında süratle yol alırken kendi işine koşmuyor.

Güneş ışığını etrafa saçarken, kendi yolunu aydınlatma gibi bir hedef gözetmiyor.

Ağaç meyve verirken kendisi için vermiyor, rüzgâr da kendisi için esmiyor.

Her varlık Allah’ın emrindedir, onun askeridir, O’nun verdiği fıtrî vazifeyi yerine getirmektedir.

Hiçbir şeyin varlığı kendisi için olmadığına göre, insan bu kaidenin dışında kalamaz. Zira o, ahsen-i takvîmde yaratılmış en ileri mahlûktur; arzın halifesidir, cennete namzettir. Bütün âlemleri yaratıp terbiye eden ve ona hizmet ettiren Rabbine iman etmek, kâinat kitabını mütalaa edip ilim ve irfanını artırmak gibi çok önemli vazifeler yüklenmiştir.

İnsanın yaratılış gayesi kendisi için değil, Allah içindir; O’nun marifeti ve muhabbeti içindir. Bu hakikat şu ayet-i kerimede açık şekilde ders verilmektedir:

“Şüphesiz biz Allah’ınız (Allah içiniz / Allah’ın kullarıyız) ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156)

Bu büyük hakikatten gaflet eden bir insan, yaratılış gayesini sadece nefsine hizmet şeklinde belirlemekle nefsine bir nevi rubûbiyet vermiş olur ve onun emrine girer. İşte, iç dünyası gaflet, kibir ve bencillikten yoğrulan böyle bir insanın ruh âleminde, İlâhî emirlerin ve yasakların yerini nefsin arzuları alır.

Bu bedbaht insan, nefis neden hoşlanıyorsa ona hırs ile koşar ve neden hoşlanmıyorsa ondan şiddetle kaçar. Böylece âyet-i kerîmede haber verildiği gibi heva ve hevesini kendine bir nevi ilah edinmiş olur. (bk. Casiye, 45/23)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.
(2) bk. Şualar, On Birinci Şua, Yedinci Mesele.
(3) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Yükleniyor...