ÖLÇÜ BİZ DEĞİLİZ

“Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan, zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder.”(1)

İnsan zahirperesttir, yani bir şeyin dış yüzüne, görünüşüne önem verir. Ve insan hodgamdır, yani kendini beğenir ve bencil bir yapıya sahiptir. İşte bu insan, zahirde boğulmayıp hakikate geçme ve kendini methetme yerine yaratıcısına hamd etme noktalarında bir imtihan geçirmektedir.

Nur’larda, “Medar-ı hamd olan her şey O’nundur ve ona aittir.” buyrulur. İnsan bu âlemde neyi beğenip takdir ederse etsin Allah’ın bir eserini methetmiş oluyor. Çünkü bu âlemde O’nun eseri olmayan hiçbir varlık mevcut değil.

İnsan kendini beğeniyorsa, Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel mahlûkunu beğenmiş oluyor.

Bu hakikatten gaflet ederek Rabbini unutan ve sadece kendini gören gafil bir insan, zahirde kalmış hakikate geçememiştir. Bunun sonucu olarak da Allah’ın sonsuz kemalini, cemâlini ve ihsanını mahlûkat aynalarında seyretmek yerine, kendini müstakil bir varlık gibi görür ve sadece nefsinin ve hevesinin tatminiyle meşgul olur.

Eşyayı ve olayları doğru değerlendirme konusunda insanın karşısına çıkan en büyük engel, “kendini ölçü alması, her şeyi kendi anlayışına, bilgisine ve görgüsüne göre değerlendirmesidir.”

İnsanoğlu melekleri düşünürken kendini ölçü alır, onların yemeden ve içmeden nasıl yaşadıklarına akıl erdiremez. Hâlbuki o insan, kendi ruhunu düşünse, onun da maddî gıdalarla beslenmediğini hatırlasa melekler hakkındaki sorularının birçok cevabına ulaşacaktır.

Ölen bir hayvanın kokuşmuş cesedinin yanından geçerken yüzümüzü çevirir, burnumuzu tutarız. O çürüme, dağılma ve yeniden elementlere dönüşme faaliyeti çok hikmetli ve sanatlı olduğu halde, bizim duyu organlarımızı rahatsız ettiği için, ondaki ince hikmeti ve gerçek güzelliği göremeyiz.

Bir başka örnek: Tükürmek dendi mi içimizde bir tiksinti uyanır. Yere tüküren bir kişiyi ayıplarız. Hâlbuki tükürük insan için çok faydalı ve hikmetli bir İlâhî sanat eseridir. Hiç anatomi bilgimiz olmasa ve tükürüğün sindirimde oynadığı çok önemli rolü bilmesek bile en azından, onun konuşmamızda çok önemli bir görev üslendiğini yakinen biliriz.

Dersin devamında, “pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitâbet-i kudsiyedir.” buyrulur.

Bize göre karışık ve nizamsız görünen olayların, aslında büyük manalar taşıdığı “kitabet” örneğiyle harika bir şekilde ders veriliyor. Harfleri; cümle veya makale haline getiren, şekillerindeki farklılıklar, dizilişindeki başkalıktır. Sadece düz bir çizgi hiçbir mana ifade etmediği gibi, aynı harfi yüz kere tekrarlasanız ortaya çıkan harf kalabalığına cümle denmez.

Üstat hazretlerinin şu vecizesi de aynı manayı bir başka şekilde ders vermektedir.

"Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider."(2)

“Kitâbet-i kudsiye” ifadesi, kâinat kitabında yazılan her mahlûkun ve sergilenen her faaliyetin İlâhî isimlerin tecellileri olduğunu hatırlatır. Bütün İlâhî isimler güzel ve mukaddes oldukları gibi, onların bütün tecellileri de güzeldir ve kudsîdir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.
(2) bk. Lem’alar, İkinci Lem'a.

Yükleniyor...