SANAT MUCİZELERİ

“… Hazırane bir muamele suretinde evvelâ Hâlık-ı Zülcelâl’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. 'Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.'...”(1)

Bu âlem, en mükemmel şekilde terbiye edildikten sonra, kendi haline bırakılmış değil. Onda sürekli faaliyetler, değişmeler, kemale erme ve zevale meyletmeler; hayata kavuşma, rızıklanma, hastalanma ve şifa bulmalar; izzete erme ve zillete düşmeler; gülmeler ve ağlamalar; açmalar ve solmalar; aydınlanma ve karanlığa gömülmeler ve böyle daha nice işler ve haller sürekli olarak icra ediliyor ve sergileniyorlar. Bütün bu sürekli ve birbirinden farklı işler, her şeyin her işini gören, bütün sesleri birden işiten, bütün ihtiyaçlara birlikte cevap veren, her şeyde bizzat tasarrufta bulunan Cenâb-ı Hakk’ın İlâhî icraatına sürekli olarak dikkat çekerler.

İşte, bu tabloyu iyi değerlendiren bir mümin, her neye ve hangi hadiseye baksa onun arkasında bir İlâhî fiili görür. Bu hâl insana bir nevi huzur verir. Çünkü İlâhî fiillerin icraatları süreklidir ve bunların hiçbiri; “şuursuz sebeplerin, kör tesadüfün, sağır tabiatın” işleri değillerdir. İşte, Rabbini bu şuur ile daima hatırlayan insan, bütün ihtiyaçlarını ancak O’nun gördüğünü, bütün hayırların ancak O’nun elinde olduğunu, kendisini düşmanların şerrinden ancak O’nun koruyabileceğini düşünerek “İyya ke na’büdü ve iyya ke nestain” (Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.) der.

Böyle söylemek, hazırane bir muameledir. Yani, Allah’tan gıyaben bahsetmek yerine, doğrudan O’na hitap etmektir. Meselâ, “Allah ne kadar Rahîm ve Kerîmdir.” demek gaibane bir hitaptır. “Sen ne kadar Rahîm ve Kerîmsin.” demek ise hazırane makamına ermektir.

Bu hal, namaza mahsus değildir. Bir mümin, namazda Fatiha Sûresi’ni okurken “iyya ke na’büdü...”ye kadar gaibane, ondan itibaren hazırına muameleye geçtiği gibi, günlük işlerinde ve tefekkürlerinde de hadiseleri önce gaibane düşünüp, değerlendirir, sonra doğrudan Allah’ın hikmetine ve kudretine iltica ederek her şeyi O’ndan bilir, O’ndan bekler ve yalnız O’na şükreder.

Üstat Hazretleri bu konuda şu örnekleri verir:

“İnsan, bir adamın fenalığından, ayıplarından bahsederken hiddeti, gazabı o kadar galebe eder ki; hayalen, hayalî bir ihzar ile hitab suretiyle kendisine tevcih-i kelâm etmeye başlar veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyana gelir, hemen hayalinin karşısına getirir, kendisine hitab ile konuşmaya başlar. Bu, iltifat ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin lisan-ı Arab'da büyük bir mevkii vardır.”(2)

Meselâ, birisinin zalimliğini anlatan kimse heyecanından ve nefretinden öyle bir noktaya gelir ki, sonunda “Ey Zalim! Bu canlara nasıl kıydın!?.” diyerek doğrudan ona hitap etmeye başlar.

Veya bir kimse Sinan’ın şaheserlerini hayranlıkla seyrederken, hayreti öyle bir noktaya varır ki, “Ey Koca Sinan! Bir ömre bu kadar eseri nasıl sığdırdın!?.” diyerek hazırane hitap makamına geçer.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Birinci Söz.
(2) bk. İşarat’ül-İ’caz, Bakara Suresi 28. Ayet Tefsiri.

Yükleniyor...