YARDIMLAŞMA VE KAVGA

“… Şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczaları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine 'Lebbeyk! Başüstüne!' derler.”(1)

Bu âlemde müşahede edilen bütün dayanışmalar, yardımlaşmalar ve benzeri ortak hareketlerle kâinatta bir nizam ortaya çıkmakta ve bu düzenli ve hikmetli faaliyetler sonunda yüz binleri çok aşkın bitki ve hayvan türleri meydana gelmektedir. Bitkiler de canlılar da henüz ortada yokken, kâinat fabrikasının bu mamullere göre şekillenmesi, aralarında bir yardımlaşma ve dayanışmanın tesisi gösteriyor ki, bütün bu faaliyetler kâinat Hâlık’ının tertibiyle ve tedbiriyle yapılmaktadır.

Büyük âlem olan kâinatta büyük çapta müşahede edilen bu hakikat, küçük bir âlem olan insanda da kendini göstermektedir. İnsanın organları birbirlerini tanımazlar, ama aralarında akıl almaz derecede mükemmel bir yardımlaşma ve dayanışma vardır. Hepsi bir ruhun emrinde sevk ve idare edilirler. Eğer o ruhun varlığı kabul edilmezse, bu organların akıllı ve şuurlu olmaları, birbirlerini tanımaları, görevlerini bilmeleri, yardımlaşmaya karar vermeleri ve bunu uygulamaya koymaları gerekir. Bu ise son derece akıldan uzaktır. O halde, bu yardımlaşmalar organların kendi iradeleriyle değil, Allah’ın bu küçük âlemi sevk ve idare etmek üzere görevlendirdiği şuurlu bir kanun olan ruh ile görülmektedir.

Bunun gibi, kâinattaki bu yardımlaşmalar ve dayanışmalar da sistemlerin, kürelerin, elementlerin kendi iradeleriyle olmadığına göre, bütün bunları yaratan ve belli görevlerde çalıştıran küllî bir iradeyi, sonsuz bir ilim ve kudreti açıkça göstermektedir.

Kâinatta, yardımlaşma gerçeği güneş gibi açıktır, inkârı mümkün değildir. Bu konuda Üstat Hazretlerinin verdiği harika misallerin aksini ispat etmek aklen imkânsızdır. Meselâ, bitkilerin aç olan hayvanların imdadına koşmalarına kim mücadele diyebilir?!. Hayvanların insanlara hizmet etmeleri ve ihtiyaçlarını görmeleri mücadele olarak kabul edebilir mi ?.. Gıda maddelerinin hücrelerin imdadına koşmaları cidal kabul edilebilir mi!?.

Sayılamayacak kadar çok yardımlaşma örnekleri yanında bazı mücadele sahneleri de görülmektedir. Ancak, bunlar birincilere göre, dikkate alınmayacak kadar azdır.

Bu mücadeleler başlıca iki sahada kendini gösterir: Birisi insan nefsinin doymak bilmeyen hırsı, diğeri ise hayvanlar âleminde görülen rızık kavgaları.

İnsan, mahiyeti itibariyle hem cennetteki ulvî derecelere, hem de cehennemdeki azap menzillerine adaydır. Bu konuda çok yönlü bir imtihan geçirmektedir. İmandan ve ibadetten imtihan olduğu gibi, güzel ahlâk konusunda da önemli imtihanlara tabi tutulur. Bu çok yönlü ahlâk imtihanının önemli bir maddesi de “adalet” imtihanıdır.

İşte dünyanın fani ve kısa, ahiretin daha hayırlı ve baki olduğundan gaflet eden insan nefsi, hırs, haset, kin, adavet, kıskançlık gibi kötü huyların esiri olduğunda, insaf ve adalet çizgisinden sapmakta ve zulme girmektedir. İşte bu noktada, zalimlerle mazlumlar arasında bir mücadele kaçınılmaz olur.

Bu, dünya imtihanının bir sorusudur. Her imtihanda olduğu gibi bunda da insan, adaleti veya zulmü, netice itibariyle de cenneti yahut cehennemi seçmekte serbest bırakılır. Bu serbestliğin bir sonucu olarak da birçok zulüm tabloları boy gösterir.

İkinci mücadele, hayvanların rızık kavgalarında görülür. Özellikle, vahşi ve yırtıcı hayvanların zayıf hayvanları parçalayarak yemelerinde çok acı bir tablo sergilenir. Ancak, konuya şu şekilde nazar ettiğimizde bir derece rahat edebiliriz:

Cenab-ı Hak hayvanları et yiyen ve ot yiyenler olmak üzere iki grupta yaratmıştır. Ot yiyenlerin bitkileri yerden koparıp yemelerinde bir mücadele söz konusu olmuyor. Zira bitkiler zaten onlara bir sofra olarak hazırlanmış durumdadır.

Hayvanların birbirlerini parçalayıp yemelerini zahiren çirkin gören insan, bir de bunun aksini düşünse çok daha çirkin bir tabloyla karşılaşacaktır. Yani, hayvanları başka hayvanların yemediklerini, bütün hayvanların sadece ot yediklerini düşündüğümüzde ölen hayvanların cenazeleri yeryüzünü dolduracak ve çok çirkin ve bir o kadar iğrenç bir manzara ortaya çıkacaktı.

Her nefis ölümü tadacağına göre, hayvanların bir kısmının ölümleri diğer kısmına rızık olmakla gerçekleşmiş oluyor. O parçalanıp yenilen hayvanın bir an için bundan kurtulduğunu düşünelim. Bu durumda fazla bir kazancı olmayacak, sadece dünyada biraz daha fazla yaşayacak, biraz daha fazla yiyip içecek, sonunda yine ölecektir. Bu fazla zaman içinde, insanlarda olduğu gibi, faydalı ameller işleyip ahiretteki makamını artırması söz konusu değildir. Ruhları zaten bakidir. On Yedinci Söz’de ifade edildiği gibi, ahirette bu ruhların, ebediyen “bir mükâfat-ı ruhaniye” ve “bir ücret-i maneviye”leri olacak.

Hayatı veren Allah olduğu gibi, ölümü veren de yine O’dur. Hayvanlar arasındaki bu rızık mücadelesi sonunda bazı hayvanların ölümü tatmaları da O’nun takdiri iledir. Öyle olmasa, güçlü hayvanların dünyayı istila etmesi ve zayıfların neslinin tükenmesi gerekirdi. Gerçek durum bu zannı desteklemez, hatta bazen aksini ispat eder. Bizim acıdığımız o zayıf hayvanlar vahşi bir hayvan tarafından parçalandığı ana kadar hayatını sürdürmüş, annesinden doğduğunda hiçbir şeyden habersiz iken İlâhî rahmetle hem beslenmiş, hem korunmuş, belli bir süre ömür sürmüş, kendine mahsus tesbihini yapmış, böylece ahiretteki ebedî lezzetleri tatmaya namzet olmuş, sonra ömür dakikaları son bulduğunda her canlı gibi o da ölümü tatmış ve buna bir yırtıcı hayvan sebep olmuştur.

Konuyu böyle değerlendirerek Üstat Hazretlerinin şu hakikat dersini nefsimize iyice hazmettirmemiz gerekiyor, tâ ki şefkatimizi yanlış kullanarak İlâhî takdir hakkında yanlış düşüncelere sapmayalım:

“Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadap edilmez.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.
(2) bk. age.,
Lemeât.

Kategorileri:
Okunma sayısı : 1.165
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...