HASAN KURT

Savlı Hasan Ça­vuş, 1920 Is­par­ta Sav do­ğum­ludur. Bar­la­lı Bah­ri Çağ­lar Ağa­be­yin da­ma­dı, De­mir­ci Sa­lih’in de ba­ca­na­ğıdır. Ha­san Ça­vuş de­fa­lar­ca Hz. Üs­tad’ı gör­me sa­a­de­ti­ne ermiş, se­ne­ler­ce Hüs­rev Ağa­be­yin hiz­me­ti­ni de­ruh­te et­miş, Ha­fız Ali Ağa­be­yin de vefatından az önce son söz­le­ri­ni din­le­miş tarih hazinesi bir şahsiyettir. Çok sem­pa­tik, sa­mi­mî, has­bî ve çok ze­ki bir in­san. Hi­ta­be­si, ha­fı­za­sı fev­kalâ­de te­sir­li ve kuv­vet­li. As­ker­li­ği­ni "ça­vuş" ola­rak yap­tı­ğı için Is­par­ta’da "Ha­san Ça­vuş" ola­rak bili­ni­yor.

1993 senesinde ilk tanışmamızda bi­zi ön­ce Mus­ta­fa Gül Ağa­be­yin kab­ri­ne, son­ra Ri­sa­le-i Nur­la­rı Sav’a ilk ge­ti­ren Ha­cı Ha­fız’ın kab­ri­ne gö­tür­dü. Bir ta­raf­tan da Sav’la alâ­ka­lı ha­tı­ra­lar an­lat­tı. Daha sonra vefatına kadar neredeyse her sene görüştük, Çamdağı’na beraber çıktık. Her seferinde yeni yeni hatıralar kaydettik. Isparta’nın hizmet tarihini çok iyi biliyor. Mü­ba­rek, kah­ra­man Ağa­be­yi­miz, lâ­yık ol­ma­dı­ğı­mız ka­dar biz­le­ri alâ­ka ve mu­hab­bet ile kar­şı­la­r, bağ­rı­na bas­ardı. Yıl­lar­ca ev­vel ek­ti­ği to­hum­la­rın mey­ve­si­ni gö­rüp de se­vi­nen bir in­sanın ha­li var­dı ken­di­sin­de. 15 Mayıs 2010 tarihinde, 90 yaşında vefat eden Hasan Ağabeyimizin mezarı Sav kabristanındadır.

Bin Ka­lem­li Mü­ba­rek Bel­de: Sav Köyü

Sav köy­ü­nün Nur hiz­me­tin­de­ki ye­ri ve ehem­mi­ye­ti Ri­sa­le-i Nur’da şöy­le ge­çer:

“Ri­sa­le-i Nur’u bin­ler ka­lem­ler­le en kor­ku­lu za­man­lar­da ya­zıp neş­re­den­ler, Is­par­ta ve köy­le­rin­de­ki ta­le­be­ler­dir. Mi­sal ola­rak Sav köy­ü­nü gös­ter­mek kâ­fi­dir. Üs­tad Kas­ta­mo­nu’da bu­lun­du­ğu za­man, Is­par­ta’nın yal­nız Sav köy­ün­de bin ka­dar ka­lem se­ne­ler­ce Nur­la­rı yaz­mış, ço­ğal­tıl­ma­sın­da ça­lış­mıştır. ..."

"Bu ve bu gi­bi se­bep­ler tah­tın­da Üs­tad, ahir öm­rü­nü ora­da­ki mü­ba­rek sa­dık kar­deş­le­ri­nin ara­sın­da kar­şı­la­mak, me­za­rı­nı Is­par­ta’da Sav’da ve­ya Bar­la’da va­si­yet et­mek üze­re Is­par­ta’ya gel­di...” (Ta­rih­çe-i Ha­yat, Isparta Hayatı, s. 671)

“Sav­lı Ma­ran­goz Ah­met di­yor ki: ‘Bizim köyümüz üç yüz elli hanedir. İki hoca, bir hacı, üç adamdan başka bütün evlerimize Risaletü’n-Nur girmiştir. Kadınlara, kız çocuklarına varıncaya kadar yazıyorlar. Hattâ ümmîlerden, kırk yaşından yukarı yazı yazan on kadar kardeşimiz vardır.'” (Sik­ke-i Tas­dik-i Gay­bî, s. 46)

HASAN KURT (HASAN ÇAVUŞ) ANLATIYOR

“Kib­rit Çö­pü Ka­dar Bir Hiz­me­ti Bi­le Sa­kın Kü­çük Gör­me­yin”

“O za­man dai­re­miz dar­dı, mah­dut kim­se­ler­dik. Üs­tad’ımı­zın sağ­lı­ğın­da hiz­met eden­ler az­dı, hiz­me­te çok ih­ti­yaç var­dı. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne zi­ya­re­ti, Ce­nab-ı Hak 18 ya­şın­da na­sip et­ti el­ham­dü­lil­lah. Her var­dı­ğım­da, ‘Genç ha­lin­de hiz­met edi­yor­sun. Ben se­ni ev­lâ­dım ye­rin­de ka­bul edi­yo­rum, ma­ne­vî ev­lâ­dım­sın; se­ni hep hiz­met­ler­de gö­rü­yo­rum, mem­nun ka­lı­yo­rum.’ der­di."

“Bi­ze der­di ki: ‘Kar­daş­la­rım! Si­ze kib­rit çö­pü ka­dar bir hiz­met dü­şer­se sa­kın kü­çük gör­me­yin, en bü­yük hiz­met ola­rak ka­bul edin, ih­mal et­me­yin. Si­zin hiz­met­le­ri­niz, şim­di­ki hiz­met­le­ri­niz Levh-i Mah­fuz’da ya­zı­lı­yor. Onu Al­lah’ın hu­zu­ru­na var­dık­tan son­ra gö­re­cek­siniz.’"

“Ri­sa­le-i Nur’u oku­ma ci­he­tin­de çok gay­ret gös­te­rin. Hat­ta du­yu­yo­ruz, okul­da oku­yan kar­deş­le­ri­miz an­la­tı­yor, ‘Biz ev­ve­lâ Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­yo­ruz; o ka­fa­mı­zı ka­lay­lı­yor, son­ra der­si­mi­ze ça­lı­şı­yo­ruz.’ di­ye. Es­ki­den ba­kır kap­lar ka­lay­la­nır, o kap­lar­da ye­mek ye­me­ye do­yum ol­maz­dı, ter­te­miz olur­du. De­mek Ri­sa­le-i Nur’u oku­duk­ça, için­de­ki ha­ki­kat­le­ri al­dık­ça in­sanın bey­ni­ni ka­lay­lı­yor­muş, par­la­tı­yor­muş...

“Ahir Za­man­da Bek­le­nen Zat Bu­dur”

“Ce­nab-ı Hak, Üs­tad’ımı­za öy­le ha­ki­kat­ler bil­dir­miş ki, hiç­bir mü­fes­si­re, hiç­bir mü­ced­di­de na­sip ol­ma­mış. ‘Ahir za­man­da bek­le­nen bü­yük zat bu­dur.’ der­di Hüs­rev Ağa­bey, ‘Bu­nu iyi bi­lin, bu za­tın kıy­me­ti­ni iyi bi­lin. Böy­le bir zat hiç­bir as­ra na­sip ol­ma­mış, an­cak bi­ze na­sip ol­muş; kıy­me­ti­ni iyi bi­lin, hiz­me­tin­de fü­tur et­me­yin.’ Onun için bu ni­me­tin kıy­me­ti­ni bi­le­lim... Tek­rar tek­rar tav­si­ye edi­yo­rum, bir da­ki­ka bi­le fır­sa­tı ka­çır­ma­yın. Üs­tad Haz­ret­le­ri öy­le der­di: ‘Va­ki­i­it, na­ki­i­it.’"

“Me­se­la dört bü­yük ki­tap in­miş, bu dört ki­tap için­de Kur’an-ı Ha­kîm hep­si­nin fev­kin­de ve kı­ya­me­te ka­dar ba­ki... O öy­le ol­du­ğu gi­bi, Asr-ı Sa­a­det’ten be­ri çok tef­sir­ler gel­miş, on­lar o as­ra mah­sus kal­mış; Ri­sa­le-i Nur da gel­dik­ten son­ra kı­ya­me­te ka­dar ba­ki, ehl-i ima­nın progra­mı ola­cak. İş­te onun kıy­me­ti­ni bi­le­lim di­ye bun­la­rı an­la­tı­yo­rum."

“Za­man Ge­le­cek, Ri­sa­le­ler Ser­best­çe Sa­tı­la­cak”

“Ri­sa­le-i Nur­lar baş­tan giz­li giz­li ya­yıl­dı. İs­lâ­mi­ye­tin ilk de­fa ev­ler­de, giz­li soh­bet­ler­de ya­yıl­dı­ğı gi­bi. O za­man Hüs­rev Ağa­bey, Ta­hi­ri Ağa­bey gi­bi Ağa­bey­ler bi­ze der­ler­di: ‘Bu ri­sa­lele­rin böy­le giz­li ka­la­ca­ğı­nı zan­net­me­yin; za­man ge­le­cek, ser­best ba­sı­la­cak, vit­rin­ler­de serbest­çe sa­tı­la­cak…’"

“O gün için biz ge­ce­le­ri ya­zı­yo­ruz, gün­düz­le­ri işe gi­der­ken sak­layıp da gi­di­yo­ruz. Du­varla­rı oyar, ta­har­ri olur­sa bu­lun­ma­sın di­ye sak­layıp gi­der­dik. Üç-beş gün­de bir bas­kın ge­lir­di. Nur­cu­la­rın isim­le­ri bel­li za­ten, ev­le­ri­ne bas­kın ge­lir­di de­vam­lı. O Ağa­bey­ler, ‘Bir gün ge­le­cek, imam­lar hut­be­ler­de Ri­sa­le-i Nur oku­ya­cak, vaiz­ler bah­se­de­cek, vit­rin­ler­de ser­best­çe sa­tı­lacak.’ der­ler­di de biz, ‘Bu müm­kün mü aca­ba, o gün­ler na­sıl ge­le­cek?’ di­ye şüp­he­ye dü­şer­dik. Böy­le üç ki­şi, beş ki­şi bir ara­ya gel­sin müm­kün de­ğil, köy de­vam­lı ta­ras­sut al­tın­da. ‘Ne­re­ye gi­di­yor­sun, ki­min­le gö­rü­şü­yor­sun?’ di­ye de­vam­lı ta­kip edi­li­yor­duk."

“Üs­tad’ı Gö­rün­ce He­ye­ca­nım­dan Ora­ya Yı­ğıl­dım”

“40-50 ki­şi Sav’dan ve et­raf köy­ler­den top­la­nıp 1943 De­niz­li Mah­ke­mesini din­le­me­ye git­tik. Bir gün ev­vel­den git­tik, bir otel­de kal­dık. Fa­kat be­ni uy­ku tut­mu­yor­du. Mü­ba­rek za­tı pen­cere­den ba­ri gör­sem di­ye... Ney­se ar­ka­daş­la­rı­ma bir şey de­me­den çık­tım dı­şa­rı. Ha­pish­ane­nin ye­ri­ni öğ­ren­dim. ‘Üs­tad han­gi pen­ce­re­de aca­ba?’ diye sordum. Ba­na ‘Şu sar­ma­şık­lı pen­ce­re, ama ya­kı­nı­na faz­la yak­laş­ma; Üs­tad’ımız in­ci­nir, hem po­lis de ta­kip edi­yor, ge­ri­den bak.’ de­diler. Fakat pen­ce­re­nin de­mir par­mak­lık­la­rı­nı sar­ma­şık­lar sar­mış, gör­mek müm­kün de­ğil. Ney­se uzak­tan bak­tım bak­tım, ama ol­ma­dı bir tür­lü. Ben de ya­naş­tım pen­ce­re­nin ke­na­rı­na... Ya­naşın­ca bak­tım, Üs­tad eliy­le sar­ma­şık­la­rı iki ya­na aç­tı. Üze­rin­de o be­yaz cüb­be­si var­dı. Eliy­le ‘Hoş gel­din kar­da­şım, hoş gel­din kar­da­şım!’ di­yor­du. He­ye­ca­nım­dan ora­ya yı­ğıl­dım… Gö­züm de de­vam­lı ora­da. Son­ra ‘Kar­de­şim! Za­rar gö­rür­sün, ka­ra­ko­la gö­tü­rür­ler; bu­ra­dan ay­rıl.’ de­di, ‘Ben se­ni du­a­ma al­dım, ka­bul et­tim. Bu­ra­dan ay­rıl, mah­ke­me­yi ta­kip et.’ İn­san ay­rı­la­mı­yor ki ora­dan... Ney­se bi­na­nın ar­ka­sı­na doğ­ru git­tim, ama gö­züm ha­lâ ora­da... Bak­tım, Üs­tad ge­ne işa­ret edi­yor, ‘Bu­ra­dan uzak­laş.’ di­yor. O za­man da­yak bol, ka­ra­ko­la git­tin mi da­yak­tan kur­tula­maz­sın; hem Üs­tad da za­rar gö­re­cek..."

“Mah­ke­me­yi din­le­dik, hâ­kim din­le­me­yi ser­best bı­rak­tı. Ne­re­dey­se üç bin ki­şi var. Et­raftan her­kes gel­miş bi­zim gi­bi... Sav­cı ba­ğır­dı, ‘Bi­na­yı gö­çü­re­cek­si­niz!’ di­ye, üst üs­te din­le­dik. Ben Üs­tad’a ya­kın­dım."

“Üs­tad öy­le he­ye­can­lı ifa­de ve­ri­yor mü­ba­rek... Kol­la­rı­nı sal­lı­yor, tam du­ya­mı­yoruz, ama on­la­ra işa­ret ede ede, ‘Ri­sa­le-i Nur mem­le­ke­tin ne­cat ve­si­le­si­dir.’ di­yor. Ney­se on­la­rı ge­ne içeri al­dı­lar..."

“Ha­fız Ali Ağa­be­yi Ve­fat Et­ti­ği Gün Zi­ya­ret Et­tik”

“Ha­fız Ali Efen­di hapishanede ağır has­ta­lan­mış, ha­pish­ane­den has­ta­ha­ne­ye gö­tür­müş­ler. Ku­le­ö­nü köy­ün­den okut­tu­ğu bir genç de ora­da ka­ra­kol­da jan­dar­ma imiş. Ona ‘Kar­de­şim, ben çok ağır has­ta­yım, sen ku­man­da­nın­dan üç-beş gün­lük bir mü­sa­a­de al, ba­na re­fa­kat­çi­lik yap. Faz­la açık sa­çık­lar ba­na tu­va­le­te gi­der­ken, na­maz kı­lar­ken yar­dım­cı olu­yor; sen ba­na yar­dım­cı ol.’ di­yor. Ni­te­kim Ha­fız Ali Ağa­bey o gün ve­fat edi­yor. Ney­se o as­ker bi­ze ha­ber ver­di. ‘Ho­cam çok has­ta, ya­rın be­ra­at eder­ler­se ho­ca­mı gö­tü­rür­sü­nüz, yok­sa ben si­zi zi­ya­re­ti­ne gö­tü­re­yim.’ de­di."

“Ni­te­kim er­te­si gü­nü zi­ya­re­ti­ne gö­tür­dü. Mü­ba­rek zat ne­re­dey­se se­ke­rat ha­li­ni al­mış... Bir oda­nın kö­şe­sin­de ya­tı­yor, oda­sı mü­sait idi. He­pi­miz eli­ni öp­tük, çok mem­nun ol­du­ğu­nu söy­le­di. ‘Kar­deş­le­rim! Be­nim bugün­ler­de yüz­de 99 ber­zah ka­pı­sı­nı aç­ma ih­ti­ma­lim var. Ölü­mü se­ve­rek kar­şı­la­ya­lım, ölü­mü gü­le­rek kar­şı­la­ya­lım. Nur ta­le­be­le­ri ölüm­den kork­maz. Üzül­dü­ğüm bir no­kta ise: Şim­di­ye ka­dar bun­lar bi­ze ser­best­çe va­zi­fe yap­tır­ma­dı; vay ge­li­yorlar, vay gi­di­yor­lar, bas­kın var, ya­ka­la­ya­cak­lar gi­bi hep en­di­şe­li ol­du. İnş­aal­lah Ri­sa­le-i Nur küf­rün bel ke­mi­ği­ni kı­ra­cak, Ri­sa­le-i Nur per­de­yi yır­ta­cak, esas hiz­met­ler şim­di­den son­ra ola­cak; ben o hiz­met­le­re eri­şe­me­di­ğim için üzü­lü­yo­rum!’ de­di. İle­riyi gö­rü­yor gi­bi mü­ba­rek her şe­yi söy­le­di. Hep de­dik­le­ri çık­tı... Biz he­lâl­leş­tik, jan­dar­ma­ya, ‘Bi­ze er geç ha­ber ge­tir, ken­di de işa­ret et­ti, ve­fat ede­bi­lir.’ di­ye tem­bih et­tik. ‘Bu­ra­dan ay­rıl­ma­ya­lım.’ di­ye ka­rar verdik, kal­dı­ğı­mız ote­le git­tik. Ni­te­kim er­ken­den na­ma­za kal­ktı­ğı­mız­da ha­ber ge­tir­di jan­dar­ma; mü­ba­rek zat, Rah­man’a ka­vuş­muş­tu. Al­lah şe­fa­ati­ne nail ey­le­sin!"

“O gün ce­na­ze­yi bi­ze ve­rir­ler mi di­ye kal­dık. Müm­kün de­ğil, ver­me­di­ler… Sav­cı­ya ka­dar çık­tık, ver­me­di. ‘Bu­nun na­si­bi bu­ra­da­dır; be­ra­at et­sey­di olur­du bel­ki…’ de­miş sav­cı. Ce­na­ze­yi al­mak­tan geç­tik, bi­zi ce­na­ze iş­le­ri­ne de ka­rış­tır­ma­dı­lar. Has­ta­ha­ne­nin adam­la­rı var­mış. Müba­rek za­tı gö­zü­müz ar­ka­da ka­la­rak bı­rak­tık. O res­mî adam­lar def­net­ti Ha­fız Ali Ağa­be­yi."

“Üs­tad Eliy­le Bi­ze Bal Ye­dir­di”

“Üs­tad’ı esas gö­rü­şüm, ve­fa­tı­na ka­dar Is­par­ta’da kal­dı­ğı gün­ler­de ol­du. Es­ki­den be­ri Ispar­ta’nın bü­tün ic­ra­atı­nı Hüs­rev Ağa­bey ya­par­dı. Me­se­la ço­luk ço­cu­ğu­nu hep bu yo­la hi­be, fe­da et­miş, evin­den hiç çık­ma­dan de­vam­lı ya­zıy­la meş­gul ol­muş, Ha­fız Ali’nin ve­fa­tın­dan son­ra da yük ona kal­mış­tı... Te­li­fat ol­sun, mek­tup­lar ol­sun ona ge­lir­di. O ça­buk ço­ğal­tır, se­ri yazar­dı; ne­re­ye gi­de­cek­se gö­tü­rü­lür­dü. Biz Sav köyü ola­rak se­kiz ki­şi ka­rar al­dık: Her gün bir ki­şi Hüs­rev Ağa­be­yin evi­ni yok­la­ya­cak, ya­zı­lan­lar ne­re­ye gi­de­cek, ne­re­ye gö­tü­rü­le­cek di­ye..."

“Bir gün ben var­dım. Hüs­rev Ağa­bey ‘Kar­de­şim Ha­san, Gök­de­re köy­ün­den Ha­cı Ab­dur­rah­man iki kam­yon me­şe odu­nu gön­der­miş; Sav’dan ih­lâs­lı genç­ler­den ge­lin na­cak­larla, bıç­kı­lar­la o odun­la­rı bö­lü­ve­rin’ de­di. Üs­tad üç ay ka­dar Hüs­rev Ağa­be­yin üst ka­tın­da kalmış­tı. O za­man olu­yor bu ha­di­se... Ben he­men ha­ber yol­la­dım, 37 ki­şi ol­duk. Evin önün­de boş­luk­lar var­dı, odun­lar ora­day­dı. Odun­la­rı bö­ler­ken ya­nı­mız­da Meh­met Ça­vuş di­ye bir zat var­dı, Sav köy­ün­den yaş­lı bir zat­tı. He­men ses­siz­ce ‘Üs­tad bi­ze ba­kı­yor’ de­di. Üs­tad’a doğ­ru bak­tım, el­le­ri­ni kal­dır­mış, dua edi­yor­du."

“Bak­tım Üs­tad se­lâm ver­di bi­ze, ge­ri çe­kil­di. Ara­dan beş-on da­ki­ka geç­ti, Bay­ram Ağa­be­yi gön­der­miş. ‘Bu odun bö­len kar­deş­le­rin an­ne ba­ba ve ken­di isim­le­ri­ni yaz ge­tir, dua ede­ce­ğim.’ di­ye... Bay­ram Ağa­bey is­mi­mi­zi al­dı git­ti. Ara­dan yarım sa­at geç­ti, he­pi­mi­ze bi­rer de­lik­li 25 ku­ruş gön­der­miş. Kır­mı­zı ba­kır­dan, ke­nar­la­rı tır­tıklı… Re­sim ol­ma­dı­ğın­dan Üs­tad on­lar­dan ta­şır­mış. Son­ra Zü­be­yir’i gön­derdi. De­di: ‘Üs­tad’ımı­zın se­lâ­mı var, hak­kı­nı­zı he­lâl et­me­ni­zi is­ti­yor, o si­ze hak­kı­nı he­lâl edi­yor. Bu pa­rala­rı 25’er li­ra ye­ri­ne kul­la­na­cak­sı­nız, ke­se­nin di­bi­ne ko­ya­cak­sı­nız.’ Biz çok se­vin­dik..."

“Ney­se bi­raz son­ra iş bit­ti. İş bi­tin­ce biz 18 ki­şi kal­mı­şız. He­men Zü­be­yir Ağa­bey gel­di. ‘Kar­deş­ler git­ti mi?’ de­di. Bir kıs­mı­nın git­ti­ği­ni söy­le­dik. ‘Üs­tad si­ze bal ye­di­re­cek.’ de­di. Müba­rek Üs­tad’ımız o ka­dar mem­nun ol­muş ki, çay ka­şı­ğın­dan bi­raz bü­yük bir ka­şık­la, or­ta­ya ko­nan ta­bak­tan ken­di eliy­le ağ­zı­mı­za sı­ray­la bal ye­di­ri­yor­du. Bir de ‘Kah­ra­man­lar! Kah­raman­lar! Sav­lı kar­deş­ler!’ di­ye eliy­le ok­şu­yor­du bi­zi. Ora­da bi­ze üç-beş da­ki­ka ders yap­tı. ‘Kar­daş­la­rım! Bil­has­sa Sav­lı­lar, siz çok şük­re­din ki, Ce­nab-ı Hak lüt­fu­nu si­ze ih­san et­miş. Çok köy­ler var ki Ri­sa­le-i Nur’dan hiç ha­ber­le­ri yok. Bak el­ham­dü­lil­lah 37 ki­şi gel­miş­si­niz… Bu hiz­me­ti­niz bo­şa mı gi­di­yor sa­nı­yor­su­nuz? İnş­aal­lah onun mü­kâ­fa­tı­nı öte­de gö­re­cek­si­niz. Ne mut­lu böy­le hiz­met­ler na­sip olan­la­ra…’ di­ye bi­ze müj­de­ler ver­di.

“Üs­tad Na­ma­za Dur­du­ğun­da Ev Sal­la­nır­dı.”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri yi­ne Hüs­rev Ağa­be­yin evi­nin üst ka­tın­da otu­rur­ken, bir gün ben ka­lın odun par­ça­la­rı­nı ufak­lı­yo­rum. O za­man­lar de­vam­lı Hüs­rev Ağa­be­ye ge­lip git­ti­ğim­den çok sa­mi­mi­yiz. Her­kes de Hüs­rev Ağa­be­yin ya­nı­na so­ku­la­mı­yor. Ay­nı Üs­tad’ın ya­nı­na her­ke­sin gi­re­me­di­ği gi­bi… O da evin­den çık­ma­dı­ğın­dan do­la­yı... Bir ke­re gör­sek de git­sek di­yen­ler çok olu­yor­du."

“Hüs­rev Ağa­be­ye de­dim: ‘Ağa­bey, Üs­tad’ın eli­ne bir su dök­sek, mü­sa­a­de alı­ver­se­niz arka­sın­da da ce­ma­at ola­rak bir na­maz kıl­sak…’ Hüs­rev Ağa­bey de­di ki: ‘Üs­tad, tam se­nin karşın­da­ki pen­ce­re­de tash­ih edi­yor, öğ­len na­ma­zı­na ya­rım sa­at ka­la ki­ta­bı ra­fa ko­yar, ka­lem­le­ri kal­dı­rır. Sen ta­kip et, ki­ta­bı ra­fa ko­yup kol­la­rı­nı sı­va­ma­ya baş­la­yın­ca o aşa­ğı iner, sen de odun­la­rı se­le­ye dol­dur, mer­di­ve­nin di­bin­de odun ra­fı var, ora­ya dö­ker­sin. O da yu­ka­rı­dan gelin­ce, ben si­zin ar­zu­nu­zu söy­le­rim.’"

“Ben pen­ce­re­den Üs­tad’ı gö­rür­düm, beş-al­tı çe­şit ka­le­mi var­dı. Sa­rı­ğı­nın ara­sı­na bi­ri­ni kor, öbü­rü­nü çı­ka­rır, de­ğiş­ti­rir­di. Bay­ram Ağa­bey an­la­tır­dı: ‘Üs­tad’dan bir is­te­ği­miz ol­duğun­da Ta­hi­ri Ağa­be­ye söy­le­tir­dik, o şe­fa­at­çi olur­du. Ta­hi­ri Ağa­bey git­ti mi Üs­tad’a, o iş olurdu. Ben de o he­sap, Hüs­rev Ağa­be­yi şe­fa­at­çi yap­mış­tım. Hüs­rev Ağa­be­yin de­di­ği gi­bi yaptım...’"

“Üs­tad ayak­la­rın­dan ço­rap­la­rı çı­kar­mış, paça­la­rı­nı sı­va­mış... Ayak­la­rı, baş­par­mak­la­rı bü­yük bü­yük, düz­gün… Tâ aya­ğın­dan te­pe­si­ne ka­dar ba­kı­yo­rum ar­tık... Hüs­rev Ağa­bey de alt kat­ta­ki oda­sın­dan çık­tı. Üs­tad, ‘Kar­de­şim Hüs­rev, bu genç kim­dir?’ de­di. Hüs­rev Ağa­bey, ‘Efen­dim, bi­zim odu­nu­mu­zu bö­len, bu kar­de­şi­miz. Bu kar­de­şi­miz kaç se­ne­dir bi­ze hiz­met edi­yor…’ de­di."

"Üs­tad pen­ce­re­den be­nim odun böl­dü­ğü­mü gö­rü­yor­du uzak­tan. Üs­tad, ‘Ma­şa­al­lah! Ma­şa­al­lah!’ de­yip be­ni ok­şa­dı, ba­şım­dan öp­tü. Üs­tad ba­şın­dan öp­me­yi çok mühim tu­tar­mış, Bay­ram Ağa­bey öy­le der­di... ‘Hiz­met­ten mem­nun ol­du mu, ba­şı­mız­dan öper­di.’ der­di. Re­su­lul­lah da öy­le ya­par­mış. Üs­tad ba­şım­dan öp­tü, sır­tı­mı ok­şa­dı, yü­zü­mü gö­zü­mü ok­şa­dı, ‘İnş­aal­lah Ce­nab-ı Hak se­ni bu yol­dan ayır­ma­sın, cen­net köşk­le­ri na­sip et­sin sa­na!’ de­di."

“Hüs­rev Ağa­bey, ‘Efen­dim, bu kar­de­şi­miz ab­dest su­yu­nu­zu dök­mek is­ti­yor.’ de­di. ‘Döke­bi­lir kar­de­şim.’ de­di. ‘Ce­ma­ate iş­ti­rak et­mek is­ti­yor.’ de­di. ‘Ede­bi­lir.’ de­di. El­ham­dü­lil­lah suyu­nu dök­tük… Hüs­rev Ağa­bey tem­bih edi­yor­du: ‘Çok ti­tiz dav­ra­nır. Şu­nu şöy­le yap, bu­nu böy­le yap. Sa­pın­dan de­ğil, al­tın­dan tut; bir ka­rar dök, çok dök­me, az da dök­me, na­sıl işa­ret eder­se öy­le ha­re­ket et; peş­ki­ri ve­rir­ken iki ucun­dan tut, par­mak­la­rın­la tut.’ Üs­tad’ın otu­ra­ğı var, ona otu­ru­yor; bü­yük bir ab­dest be­zi var… Ge­ri­si­ni ken­di­si ya­pı­yor ar­tık..."

“O na­ma­za du­ru­şu­nu na­sıl ta­rif eder­sin, na­sıl ta­rif eder­sin! Kıb­le­ye dön­dük­ten son­ra, ‘İlâ­hî Ya Rab­bi!’ di­yor, bir da­ki­ka fi­lan du­ru­yor, tek­rar bir daha, ‘İlâ­hî Ya Rab­bi!’, tek­rar bir daha, ‘İlâ­hî Ya Rab­bi!’ Üç de­fa di­yor. O öy­le de­dik­çe san­ki sar­sı­lı­yor gi­bi ev... Öy­le hey­bet­li kılı­yor Üs­tad… Na­maz­dan son­ra tek­rar eli­ni öp­tüm, ge­ne ok­şa­dı. ‘Ben se­ni öm­rü­nün so­nu­na ka­dar du­a­ma dâ­hil et­tim.’ de­di. İs­mi­mi, ba­ba­mın is­mi­ni sor­du. ‘Ba­ban Mus­ta­fa, an­nen Âi­şe, ken­din Ha­san… Bel­ki de Âl-i Beyt ola­bi­lir­sin.’ de­di."

“Hiç­bir Ce­ma­ate Na­sip Ol­ma­mış Mer­te­be”

“Ar­tık bun­dan son­ra zi­ya­re­ti­ne, hiz­me­ti­ne gi­rer­dik. Bir zi­ya­re­tim­de Üs­tad şöy­le de­di:

‘Kar­deş­le­rim! Bu Ri­sa­le-i Nur­lar in­sa­na öy­le me­ra­tip ve­ri­yor ki, hiç­bir ce­ma­ate na­sip ol­ma­mış. Si­ze can­lı şa­hit ola­rak an­la­ta­ca­ğım, Ri­sa­le-i Nur han­gi mer­te­be­le­ri ve­ri­yor­muş anla­ta­ca­ğım. Ha­fız Meh­met, Meh­met Züh­tü, Ha­fız Ah­met... Bu üç zat az za­man­da­ki hiz­met­le­rinin mü­kâ­fa­tı ola­rak ben on­la­rın ruh­la­rı­nın se­ma­lar­da ak­tap­la­rı geç­ti­ği­ni gö­rü­yo­rum.’ de­di. Sert ke­li­me­ler­le üç de­fa ‘Ben on­la­rın ruh­la­rı­nı se­ma­lar­da ak­tap­la­rı geç­ti­ği­ni gö­rü­yo­rum.’ de­di. Bu söz­le­ri Ha­fız Meh­met’in oğ­lu Tev­fik Gül Ağa­be­ye de de­miş. Ba­ba­sı Ha­fız Meh­met[1] Üs­tad’dan ev­vel ve­fat et­ti."

“Üs­tad, Sav’a Ve­da­laş­ma­ya Gel­miş­ti”

“Bir gün üç ar­ka­daş, Sav’dan Üs­tad’a gi­di­yo­ruz. Deh­şet­li bir so­ğuk var. Hem de odun sat­ma­ya gi­di­yo­ruz o ar­ka­daş­lar­la... Bak­tık Üs­tad bu­ra­ya, Sav’a ge­li­yor­muş. 1959’da fi­lan oluyor bu ha­di­se."

"Ve­da­laş­ma­ya, he­lâl­leş­me­ye ge­li­yor­muş bi­zim­le. Hüsnü Bay­ram kar­de­şi­miz de şo­fö­rü. Hüsnü daha ev­vel hiç Sav’a gel­me­miş, yo­lu bil­mi­yor; yu­ka­rı­dan sal­mış arabayı, sü­rat­le ge­li­yor. Ispar­ta’dan ge­len çayın suyu ora­yı oy­muş. Üs­tü buz, al­tı su, zem­he­rir­de... Ara­ba hız­la ge­lin­ce ön te­kerle­ği o çu­ku­ra otur­muş. Otu­run­ca ge­len su­yu da kes­miş. Su baş­la­mış bi­rik­me­ye... Çı­kıp da çalış­tı­ra­ma­mış­lar da tak­si­yi. Ça­lış­tı­ra­ma­yın­ca su ne­re­dey­se Üs­tad’ın ayak­la­rı­na ge­le­cek şe­kil­de yük­sel­miş. Biz uzak­tan Üs­tad’ın tak­si­si­ni gör­dük. Zü­be­yir, ‘Ye­ti­şin kar­deş­ler! Üs­tad’ımız içeri­de du­ru­yor, biz bu­ra­da kal­dık…’ de­di."

“Bak­tık, çök­müş ara­ba, su da bi­rik­miş, ça­mur diz bo­yu... Paça­la­rı kol­la­rı sı­va­dık, su­ya gir­dik. ‘Ön te­ker­le­ği kal­dı­rın.’ de­di Hüsnü Kar­deş. Tu­tup kal­dı­rın­ca tak­si çık­tı ge­ri­ye. Üs­tad öy­le se­vin­di, öy­le se­vin­di ki... ‘Kah­ra­man Sav­lı­lar! Ben ne­re­de sı­kın­tı çek­sem im­da­dı­ma ko­şuyor­su­nuz, mad­dî ma­ne­vî be­nim ağır­lık­la­rı­mı siz çe­ki­yor­su­nuz. Siz gel­me­sey­di­niz bu­ra­da soğuk­ta ka­la­cak­tık!’ di­ye epey bir dua et­ti."

‘Sav’a çok hiz­me­ti­niz geç­ti, çok mem­nu­num. Ba­na hak­kı­nız geç­ti, be­nim vâ­dem yak­laştı, si­zin­le ve­da­laş­ma­ya va­rı­yordum; siz ba­na ve­kil­lik ya­pın, bü­tün Sav hal­kıy­la he­lâl­leş­me­ye… Be­nim se­lâ­mı­mı söy­le­yin; ben on­la­ra hak­kı­mı he­lâl edi­yo­rum, on­lar da ba­na hak­la­rı­nı he­lâl et­sin­ler.’ Üs­tad bi­ze bu şe­kil­de selam ema­net et­ti, biz de o va­zi­fe­yi yap­tık el­ham­dü­lil­lah..."

“Sav’da Hiz­met­ler Na­sıl Ya­pı­lı­yor­du?”

“İçi­miz­den bir fa­sık, aley­hi­miz­de bir şa­hıs çık­ma­dı. Umum Sav­lı­lar, ri­sa­le­le­ri ka­bul etmiş du­rum­da­dır. Ka­dın er­kek, genç ih­ti­yar umu­men fa­a­li­yet­te; bin ka­lem böy­le iş­te... Me­se­la, Efe Şük­rü’nün ih­ti­yar ka­yın­va­li­de­si, gi­der dağ­dan odu­nu ge­ti­rir, so­ba­sı­nı ya­kar, ‘Sen va­zi­fe­ni yap, sen ya­zı­nı yaz, bu­ra­ya bak­ma.’ der­di. Bu şe­kil­de ha­nım­lar…"

“Ab­dül­ka­dir (Zey­bek) kar­de­şin va­li­de­si­nin (Üs­tad’ın, se­ma­da ak­tap­lar­la gör­düm, de­di­ği Ha­fız Meh­met Gül’ün kı­zı) an­lat­tı­ğı bir ha­tı­ra­sı var, onu an­la­ta­yım si­ze, çok en­te­re­san­dır:

“Biz­ler renç­be­riz, ara­zi­le­ri­miz var, eki­yo­ruz bi­çi­yo­ruz. Mah­su­lün orak vak­ti, har­man vak­ti gel­miş. Va­li­de­si de ev­den çocuk­la­rı bı­ra­kıp ge­le­mi­yor. Bir ara tar­la­ya ge­lip ba­kı­yor, baba­sı ai­le­siy­le tar­la­da ça­lı­şı­yor. Fa­kat baş­la­rın­da bu Ab­dül­ka­dir yok. Eve va­ra­yım da şu oğ­la­na bir da­rı­la­yım, ‘İh­ti­yar ha­li­miz­le bi­ze yar­dım et­mi­yor­sun di­ye­yim.’ di­yor. Eve ge­li­yor, bir ba­kıyor; ta­le­be­le­rin ba­şın­da ki­mi ya­zı­yor, ki­mi ez­ber­li­yor, ki­mi oku­yor. Bir­den, ‘Ey­vâh! Ben neden böy­le dü­şün­düm? Ben ne yap­tım? Ne olur­sa ol­sun oğ­lum hiz­met et­sin, oğ­lum hiz­met­ten ge­ri kal­ma­sın.’ di­yor ve oğ­lu Ab­dül­ka­dir’in hiz­me­ti­ne mâ­ni ol­mu­yor."

“Tek­sir Ma­ki­ne­si, İb­ra­him Gül’ün Evin­dey­di”

“Tek­sir ma­ki­ne­si, İb­ra­him Gül’ün evin­dey­di, tek­sir ora­da ya­pı­lır­dı. Tek­sir za­ma­nı biz 20-25 ki­şi di­zi­lir, kâ­ğıt mü­rek­ke­bi he­nüz em­me­di­ğin­den mü­rek­kep da­ğıl­ma­sın di­ye çı­ka­nı he­men bi­ri­miz ka­par, ku­ru­sun di­ye çak­tı­ğı­mız çı­ta­la­ra asar­dık. Ba­zı kâ­ğıt­lar âdi çı­kar, bi­zi çok uğ­raş­tı­rır­dı. Ko­lu çe­vir­dik­çe çı­kan kâ­ğıt­la­rı sı­ray­la ka­pıp se­rer­dik ku­ru­sun di­ye..."

“Tek­sir işi üç-dört se­ne İb­ra­him Gül Ağa­be­yin evin­de de­vam et­ti. O za­man Ta­hi­ri Ağabey, Ali İh­san Tola Ağa­bey, ba­zen Şa­ban Ağa­bey ge­lir­di. Bi­zim Sav’dan da Ta­hi­ri Ağa­bey, kaç ki­şi bu­lun­sun der­se ona gö­re bu­lu­nur­du. O za­man­lar evin­de tek­sir ma­ki­ne­si bu­lun­dur­mak ce­saret me­se­le­siy­di. Duy­sa­lar he­men ha­pish­ane­ye, hem de ço­lu­ğu ço­cu­ğuy­la hap­se atar­lar­dı. İş­te o çok kor­ku­lu gün­ler­de o mü­ba­rek, o ce­sa­re­ti gös­ter­di. Tek­sir ma­ki­ne­si onun evi­ne ku­rul­du. Evi­nin üç oda­sı var­dı. Bir oda­sın­da ken­di­si ve ai­le­si du­rur, iki oda­sın­da da ri­sa­le­ler tek­sir edilir­di. Bu, se­ne­ler­ce de­vam et­ti. İb­ra­him Gül’ün adı Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda ge­çer:

‘Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim! Ben si­ze bu­gün mek­tup ya­za­cak­tım. Zi­ya­de ra­hat­sız­lı­ğım sebe­biy­le te­lâş­ta iken, ay­nı da­ki­ka­da Mus­ta­fa Gül ve İb­ra­him Gül gel­di­ler. Hem ba­na ilâç, hem te­sel­li, hem bü­yük se­vin­ce ve­si­le ol­duk­la­rın­dan, o iki mü­ba­rek kar­de­şi­mi be­nim ve­kil­le­rim ve bir mek­tup ola­rak si­ze gön­de­ri­yo­rum. On­lar bi­rer Said ola­rak be­nim be­de­li­me si­zi zi­ya­ret ve teb­rik edip sair şey­le­ri­mi de si­ze be­yan et­sin­ler. Said Nur­sî.’ (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 51. Mektup, s. 56)

İbrahim Gül 1 Temmuz 1892 Sav doğumludur, 7 Ağustos 1956 tarihinde Sav’da vefat etmiştir.

“Evi­ni Hiz­me­te Açan­la­ra Üs­tad’ın Bü­yük Müj­de­si”

“Üs­tad’ın za­hir bir ke­ra­me­ti­ni an­la­ta­yım: Mus­ta­fa Gül ve Ha­fız Meh­met’in amcaoğulları İbra­him Gül’le alâ­ka­lı müj­de­li bir ha­tı­ra:

“Son­ra­dan, ile­ri­ki se­ne­ler­de İb­ra­him Ağa­bey ağır has­ta­lan­dı, mü­ba­re­ğin kar­nın­da su bi­rik­miş­ti. Hat­ta bir gün evi­ne gel­dim, bak­tım çok ağır has­ta. Ba­şı­nı sal­lı­yor. Ta­ham­mül ede­me­ye­cek va­zi­yet­te; mü­sa­a­de is­te­dim, ay­rıl­dım."

“Sa­bah­le­yin ev­den çık­tım, bak­tım Üs­tad’ın tak­si­si mes­ci­din önün­de. He­men koş­tum, var­dım ara­ba­ya. Me­ğer Üs­tad, İb­ra­him Ağa­be­yin ve­fat ede­ce­ği­ni ma­nen gör­müş, müj­de­ye gel­miş... Bak­tım Hüs­rev Ağa­bey, Üs­tad’ı ara­ba­dan çı­kar­mış... Hüs­rev Ağa­bey ön­de, Üs­tad geri­de du­ru­yor­lar. Ba­har­dı ga­li­ba, ma­yıs ayı ola­bi­lir… Üs­tad her ye­re gi­der­ken yor­ga­na bü­rü­nür gi­der­di; yi­ne ar­ka­sın­da yor­gan bü­rü­lü..."

“Hüs­rev Ağa­bey ba­na, ‘Kar­de­şim Ha­san! Üs­tad’ımız, İb­ra­him On­ba­şı (Gül) ile Mus­ta­fa Gül’ü zi­ya­re­te gel­di, tak­si çık­maz di­ye bu­ra­da ini­ver­dik; Mus­ta­fa Gül’ü bu­ra­ya ka­dar ça­ğı­rıver.’ de­di. Hal­bu­ki ara­ba ora­ya çı­kar­dı. He­men Mus­ta­fa Gül Ağa­be­yin evi­ne koş­tum. Ai­le­si çık­tı:

‘O, fi­lan tar­la­ya git­ti, 1,5 sa­at sü­rer.’ de­di. Hüs­rev Ağa­be­ye ay­nı­sı­nı söy­le­dim ‘İb­ra­him On­ba­şı­’yı ça­ğır gel.’ de­di."

‘Ak­şam zi­ya­re­ti­ne var­dım; ağır has­ta, ko­nuş­ma­ya vak­ti yok.’ de­dim."

‘Çok mu ağır has­ta? Bi­zim gel­di­ği­mi­zi söy­le, bel­ki ge­le­bi­lir…’ de­di. Ben de ça­ğır­ma­ya git­tim."

“İb­ra­him Ağa­bey be­ni gö­rün­ce, ‘Oğ­lum Ha­san, sen mi­sin? Ko­nuş­ma­ya vak­tim yok.’ dedi."

‘Ama sa­na bir müj­dey­le gel­dim; Üs­tad Haz­ret­le­ri gel­miş, se­ni bek­li­yor.’ de­dim.‘Ne! Ne­re­de?’ de­di. Mü­ba­rek he­men kal­ktı, ‘Tut ko­lum­dan.’ de­di. Bas­to­nu eli­ne ver­dim, ko­lu­na gir­dim.

“Üs­tad’ımız, İb­ra­him On­ba­şı­yı gö­rün­ce ba­ğı­ra­rak:

‘İb­ra­him On­ba­şı! Si­man ne di­yor, bi­li­yor mu­sun?’

‘Bil­mi­yo­rum Üs­tad’ım! Her şe­yi sen öğ­ret­tin, biz ne bi­li­yo­ruz ki za­ten.’ ‘Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! Ben Cen­ne­te gi­di­yo­rum! İş­te se­nin si­man böy­le di­yor.’ de­di Üs­tad’ımız."

“İb­ra­him Ağa­bey, ‘Se­nin gi­bi zat­lar müj­de eder­se ba­na ne mut­lu, çok şü­kür, bin şü­kür!’ de­di. Ney­se ya­naş­tı, Üs­tad’ın el­le­ri­ni öp­tü."

“Üs­tad: ‘İnş­aal­lah Ce­nab-ı Hak sa­na öy­le ka­sır­lar ha­zır­la­dı ki, hi­be et­ti­ğin, hiz­met­te kul­lan­dı­ğın oda­la­rın kaç ka­tı­nı Ce­nab-ı Hak sa­na ora­da ha­zır­la­dı, ora­da gö­re­cek­sin…’"

‘Sen­den Al­lah ra­zı ol­sun Üs­tad’ım! Bi­zi da­lâ­let­ten sen kur­tar­dın. Se­nin bu müj­den bana ye­ter gayrı…’ de­di. Üs­tad ‘Gö­tür kar­de­şim, yat­sın ya­ta­ğı­na.’ de­di. Bir pa­zar­te­si gü­nü bu hâl ol­du; er­te­si pazar­te­si top­ra­ğa düş­tü mü­ba­rek... Me­ğer Üs­tad, ve­fat ede­ce­ği­ni his­set­miş, ona müj­de­ye gelmiş."

“50 Ki­lo­luk Ki­tap Çu­va­lıy­la Sav’dan Bar­la’ya…”

“Üs­tad Emir­dağ’day­ken, Hüs­rev Ağa­bey­den 50 ta­ne Zül­fi­kâr mec­mu­a­sı is­temiş. Ben de Hüs­rev Ağa­be­ye var­mış­tım. ‘Kar­de­şim Ha­san! Gel­di­ğin iyi ol­du, bir sı­kın­tı­mız var…’ de­di. ‘Hay­ro­la Ağa­bey, ne ol­du?’ de­dim. ‘Üs­tad Haz­ret­le­ri 50 ta­ne Zül­fi­kâr mec­mu­a­sı is­temiş. Es­kiden bu­ra pos­ta­ha­ne­den yol­lu­yor­duk; ha­ber gel­di, ye­ni bir mü­dür gel­miş, ‘Sa­kın ben­den haber­siz Kur’an har­fiy­le bir harf bi­le ol­sa ki­tap gön­der­me­yin.’ di­ye emir ver­miş. Şim­di ora­dan yol­la­sak ki­tap­lar mah­vo­lur!’ de­di."

“Hüs­rev Ağa­bey, Üs­tad’ın em­ri­ne o ka­dar ehem­mi­yet ve­rir­di ki, he­men har­fi­yen ye­ri­ne ge­ti­rir­di. ‘Ora­dan gön­de­re­mi­yo­ruz, Üs­tad’ın em­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek la­zım, ne ya­pa­lım?’ de­di. Ben de, ‘Sen bi­lir­sin Ağa­bey, sen ne der­sen onu ya­pa­lım, biz bil­mi­yo­ruz.’ de­dim. ‘Şöy­le bir şey ak­lı­ma ge­li­yor: Ben şim­di sa­na pa­ra ve­re­ce­ğim, bir ur­gan-bir çu­val ala­cak­sın, sen bu ki­tap­la­rı sır­tın­da Eğir­dir’e gö­tü­re­cek­sin. Eğir­dir’de Ali Sav­ran (Çi­lin­gir Ali) var; o, ora­da hiz­me­ti ya­pan kar­de­şi­miz­dir, sen ki­tap­la­rı ona ver, o ne ya­par eder, ki­tap­la­rı Üs­tad’a gön­de­rir… Gi­der mi­sin kar­de­şim?’ de­di. ‘Hay, hay Ağa­bey’ de­dim. Git­tim çar­şı­ya, ur­gan al­dım, çu­val al­dım. Genç­lik de var, hiz­met üze­ri­mi­ze te­ret­tüp et­ti mi ih­mal ede­mez­dik. ‘Ne ka­dar ko­ya­lım?’ de­di. ‘Hep­si­ni ko­ya­lım’ de­dim. ‘Ne edi­yor­sun sen kar­de­şim! Bir bu­çuk ki­lo ge­lir bu ki­ta­bın bir ta­ne­si…’ Tam da ağus­tos ayı, ha­va sı­cak... Yir­mi beş-otuz ka­dar ki­tap koy­duk. De­di: ‘En aşa­ğı 50 met­re yolun dı­şın­dan, or­ma­nın için­den gi­de­cek­sin.’"

“Ki­tap­la­rı al­dım sır­tı­ma, gi­de gi­de git­tim, Eğir­dir’e var­ma­dan Fin­dos Köy­ü’­nü geç­tin mi bir de­ğir­men var­dı, ora­da bir su akar­dı o za­man... Bir de sö­ğüt ağacı var­dı. Ev­ve­lâ çu­va­lı orman­da sak­la­dım. Sır­tım­da kö­pük çık­mış sı­cak­tan... Ab­dest al­dım, sö­ğü­dün göl­ge­sin­de na­mazı­mı kıl­dım. Ba­şım ağır­laş­tı, bi­raz ya­ta­yım de­dim. He­men dal­mış­tım ki bir ba­ğır­tı: ‘He­e­eyt! Kalk ba­ka­lım, kim­sin, bu­ra­da ne ya­pı­yor­sun?’ Bak­tım ki jan­dar­ma, tek­me­li­yor. O za­man­lar jan­dar­ma, ka­ra­kol­lar­dan muh­tar­la­ra ya­yan ola­rak emir gö­tü­rür­dü. Her­hal­de be­ni gör­müşler... O za­man­da her­kes ka­rı­şı­yor: Jan­dar­ma­sı, bek­çi­si, po­li­si hep­si Ri­sa­le-i Nur’un aley­hin­de. Hâl­bu­ki o jan­dar­ma­lar bir ha­cı­nın, ho­ca­nın ve­ya bir Müs­lü­man’ın ev­lâ­dı. ‘Kim­sin, ne ya­pıyor­sun bu­ra­da?’ de­di­ler. Bir­den ak­lı­ma gel­di, ‘Ben şu köy­de ço­ba­nım, mal gü­dü­yo­rum, bu­raya su iç­me­ye gel­dim.’ de­dim. ‘Muh­tar köy­de mi?’ de­di­ler. ‘Ben dağ­da­yım, ne bi­le­yim muh­ta­rı!’ de­dim. ‘Si­ga­ran var mı?’ ‘Yok.’ ‘Kib­ri­tin var mı?’ ‘Yok.’ ‘Sen­de ha­yır yok be!’ de­di­ler, çe­kip gitti­ler. Ben de içim­den ‘Siz­de de iş yok be!’ de­dim. İyi ki çu­va­lı ih­ti­ya­ten ayrı ye­re koy­mu­şum... Ney­se al­dım çu­va­lı, ak­şam na­ma­zı­na ya­kın Ali Sav­ran’ın evi­ne in­dir­dim. Ali Sav­ran’ın va­li­desi çok mü­ba­rek bir in­san­dı, Üs­tad ona hu­su­si dua eder­miş. Be­ni gö­rün­ce, ‘Ha­san’ım ne bu ha­lin, kap­ka­ra ke­sil­miş­sin, ne ge­tir­din yi­ne!’ de­di. ‘Nur ge­tir­dim Nur, va­li­de…’ de­dim. ‘Za­ten se­nin Nur’dan baş­ka ne işin var!’ de­di. ‘Ali, gel oğ­lum, bak Sav­lı Ha­san bir şey ge­tir­miş, koş gel.’ de­di. Hüs­rev Ağa­be­yin mek­tu­bu­nu ver­dim, me­se­le­yi an­lat­tım. ‘Eve­lal­lah ben bun­la­rı ileti­rim Üs­tad’a.’ de­di."

“O sı­ra­lar­da da Ha­san Fey­zi man­zu­me­le­rin­den Üs­tad Haz­ret­le­ri se­kiz ta­ne Hüs­rev Ağa­be­ye gön­der­miş, ‘mü­him yer­le­re gön­de­ril­sin’ di­ye de söy­le­miş. Hüs­rev Ağa­bey, ‘Bun­la­rı Ali Sav­ran’a tes­lim et; er­te­si gü­nü de Bar­la’ya, Bed­re’ye, İs­lâm­köy’e, Ku­le­ö­nü’ne, Sav’a bi­rer ta­ne ve­ril­sin.’ de­miş­ti. Ney­se o ge­ce ora­da yat­tık, er­te­si gün de ya­yan ola­rak Bed­re’ye, Barla’ya[2], İs­lâm­köy’e vs. bi­rer ta­ne da­ğıt­tım el­ham­dü­lil­lah. Ce­nab-ı Hak o va­zi­fe­yi de öy­le­ce yaptır­mış ol­du.”

Dipnotlar:

[1] Sohbetin tam bu anında içeriye sarıklı, sakallı, nuranî, ciddî bir zat girdi. Abdülkadir Zeybek idi gelen... Az evvel Üstad’ımızın aktapları geçtiğini söylediği Hafız Mehmet Ağabeyimizin anne tarafından torunu imiş. Tam dedesinin adı söylenirken geldi. Elbette aktapları geçen bir zatın torunuydu o... Hasan Ağabey çok ilgilendi, yanına oturttu. Abdülkadir Ağabey çok mübarek bir zat. Sav’da 50-60 hafız yetiştirmiş. Sav’da fahrî olarak en büyük hizmeti yapmış. On iki ay da hapis yatmış...

Gül Ailesinin (Hafız Mehmet Gül, İbrahim Gül, Mustafa Gül, Ali Gül, Tevfik Gül, Abdülkadir Zeybek...) hepsi Sav kahramanı. “İman tekniğe meydan okudu” sözünün mâsadakı olmuş insanlar bunlar. Zahiren “köylü” görünen bu insanlar, birer profesör gibi bilgili, kültürlü, mukteza-yı hale göre konuşabilen ve fevkalâde mütevazi insanlar...

[2] Eğirdir’den Barla sekiz saat çekerdi…

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...