REFET KAVUKÇU

Nur talebeleri kendi aralarında dersler okuyup hizmet sohbetleri yaparlarken âlemlerine bir hatıra düştüğünde, mevzua göre bazı sembol isim ve şahsiyetler hafıza şeritlerinden hemen akmaya başlar… Mutlak bir tahsis mümkün olmamakla beraber, bu nurlu hizmet kervanında bahis mevzuuna göre –mesela- akla ilk geliveren kadim isimler şöyle sıralanabilir:

Mutlak vekil ve varis; Zübeyir Gündüzalp, Tâhirî Mutlu, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Bayram, Abdullah Yeğin… Osmanlıca el yazısı; Hafız Ali, Hüsrev Altınbaşak, Tâhirî Mutlu, Hasan Atıf… Naşirler; Said Özdemir, Ahmed Aytimur, Atıf Ural… Takva ve velayet; Tâhirî Mutlu, Mehmed Feyzi Pamukçu… Çok sual sorma; Hulusi Yahyagil, Refet Barutçu… Şiir; Hasan Feyzi Yüreğil… Hariç memleketler; Salih Özcan… Mahkeme ve müdafaa; Ahmed Feyzi Kul, Av. Bekir Berk, Av. Gültekin Sarıgül… Ankara ve içtimai meseleler; Dr. Tahsin Tola, Gıyaseddin Emre… Ve hakeza… Bu tarihi şahsiyetlerin ad ve hizmet hatıraları yüzyıllar geçse de nur talebelerinin hafıza kayıtlarından silinmeyecektir. Risale-i Nur’un kapak ve iç sayfa başlık yazıları ve vecizeli tablolar bahis konusu olunca da akıllara hemen bir isim geliverir… Hattat, ressam, müzehhib Refet Kavukçu’dan bahsediyoruz… İlahi kader programında ona da gözlere hitap edecek estetik yazı ve poster sanatı ile hizmet görevi tevdi etmiştir…

Tarih 18 Temmuz 2010. Erzincan Risale-i Nur medresesinin zemin katında -müze değerindeki- Refet Kavukçu Ağabeyimizin çalışma odasındayız. Refet Ağabey bize saatlerce vakit ayırdı. Hatıralarını dinledik, kaydettik. Yarım asırdır devam eden, biriken; kendi el yazması tevafuklu Kur’an ve Cevşen’i, Risale-i Nur kitaplarının ‘Gotik Harf’ tarzı başlık yazı çalışmalarını, yüzlerce poster ve tablolarını, Bediüzzaman albümünü ve -perde arkasına sakladığı- birebir ebatta tuvale nakşettiği iki adet yağlıboya Bediüzzaman tablolarını hayranlıkla, takdirle inceledik.

Erzincanlı Refet Kavukçu‘nun anlatımıyla; öğretmenlerinin telkini ile dehşetli bir imansızlık kuyusuna düşmek üzere iken nurları tanımasını, Hz. Üstad’ı ağabeylerin tensibi ile Ankara’ya davet etmesini ve o anda yaşadıklarını, Bediüzzaman’ın fakirane evinin tasvirini, Zübeyir Ağabeyin Hz. Bediüzzaman’ın hizmetindeyken hal ve tavrını tablolaştırarak bizlere aktarmasını, ihtilal öncesi nur talebelerinin Meclis’i ziyaretini… Ve ayrıca; Hz. Üstad’ın hükümetin ricası ile Ankara yolundan Emirdağ’a geri dönmesini, Üstad’ımız Said Nursi’nin hayatta iken yazıp neşrettiği en son mektubun hikâyesini, Erzincan hizmetlerinin tarihe geçmiş simalarını dinlerken merak, heyecan ve sürur içindeydik…

Bediüzzaman Hazretlerinin isimleri aynı, soyadları kafiyeli iki talebesi vardır. Refet Barutçu, Refet Kavukçu… Refet Barutçu Nurlarda onlarca kere ismi geçen, Hz. Üstad’a tevcih ettiği sualleriyle ünlü, 1886 Beykoz doğumlu, 1975’de Ankara’da vefat eden Emekli Yüzbaşı ağabeyimizdir. ‘Barutçu’ soyadı onun askerlik olan mesleğini iş’ar ediyor sanki… Hedef konumuz olan hattat/ressam Refet Kavukçu Ağabeyimizin ‘Kavukçu’ olan soyadı da sanki meslek alametlerini taşıyor… İki ‘Refet’ ağabeylerimizin yan yana çekilmiş fotoğrafını metin içinde yayınlıyoruz…

Refet Kavukçu’nun hatıralarını yazıp düzenledikten sonra kendisine ve ilgili olanlara tashih ettirdim…

Refet Kavukçu Anlatıyor:

1930 Erzincan doğumluyum. 1937’de ilkokul kaydımı yaptırdım, üçüncü sınıfta iken 27 Aralık 1939’da bildiğiniz büyük Erzincan depremi oldu. Depremde evimiz yıkıldı, binanın altında kaldık, bir kardeşim vefat etti. Sivas’a gittik, orada bazı dostlarımızın evlerinde misafireten kaldık, tekrar dönüş yapıp üçüncü sınıfı tamamladım. Amcamların daveti üzerine Erzincan’dan Konya’ya gittik, 1940-42 yıllarında Konya’da kaldık. Dördüncü sınıfı Konya’da okudum, tekrar Erzincan’a geri döndük. Beşinci sınıfı ve ortaokul tahsilimi Erzincan’da tamamladım, liseye gitmedim.

Okuldan sonra, babamla beraber sekiz-on sene bakkaliye ticareti yaptık. Sonra ‘resim’ merakımdan dolayı bir atölye açtım. Dükkânlara ticari tabelalar, resimler yapıyordum. Bu konuda herhangi bir eğitim almadım, mevcut olanlara bakarak çalışırdım. İstanbul’a gittiğimde de tabelacıları seyreder, onlardan notlar alır, onları taklit ederek iş yapardım.

1956 senesinde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Risale-i Nur’u tanıdım, 1959’da Hz. Üstad’ı ziyaret ettim. 1960 senesinden itibaren Gotik yazı tarzına göre Risale-i Nur kitaplarının dış kapak yazılarını ve iç sayfa başlıklarını hazırladım, ağabeyler tarafından kabul gördü. Risale-i Nur’dan vecizeli tablolar çizdim, Hattatlığım da oldu; tevafuklu Kur’an, Cevşen yazdımHizmeti de düşünerek Erzincan merkezinde bir kitapevi açtım. Adı; İslam Kitapevi…

OKULDA İNANÇSIZLIK KUYUSUNA DÜŞMEK ÜZEREYDİM

Depremden sonra ilkokul dördüncü sınıfı Konya’da okuduğumu söylemiştim. Konya’da bir mahalle hocasından biraz Kur’an talimi de gördük ağabeyimle beraber. Çok büyük bir gizlilik vardı. Elif cüzlerini koynumuza saklar öyle giderdik. Hoca bizi iç odalardan birine alır, pencereleri perdeyle sıkıca kapatırdı… Çıkarken de mahalleyi tedkik eder herhangi bir emniyet mensubu, jandarma var mı, yok mu diye bakardık. Kimse olmadığı anlaşılınca hocamız bize, “Hemen şu köşeyi dönün kimseye görünmeden gidin” derdi. Elif Cüz’ünü o mahallede öğrendik.

İlkokul’da, ortaokulda okurken aldığım bazı derin yaralar vardı bende. Öğretmenlerimizde bir tabiatçılık akımı vardı o zaman. Tabiat yarattı tarzında çocukların o körpe dimağlarını yaralıyorlardı.

Mesela, bir gün öğretmenimiz sınıfta, “Bu dünyayı tabiat mı yarattı, yoksa Allah mı yarattı?” diye çocuklara sordu. Biz “Allah yarattı!” dedik. Öğretmen: “Peki, bakalım Allah mı yarattı, yoksa tabiat mı yarattı bir görelim bakalım” dedi. Sonra da “Allah’tan şeker isteyin bakalım, eğer varsa size şeker verebilir” dedi. Tabi çocuklar “Allah’ımız bize şeker ver” deyince bir şey göremediler. Sonra da, “Tabiat ana bize şeker ver!” diye bağırttırdı çocukları. Tavanlar betonarme olmadığı için, ahşap tahtaların arasından şekerler dökülmeye başladı. Sonradan anlıyorum ki, öğretmen okulun hademesi ile anlaşıyor, hademeyi çıkarıyor tavana, oradan şeker bıraktırıyor. Ben bu hadiseyi yaşadım. Meğerse o yıllar Allah’ı inkâr ettirip, tabiat perestlik cereyanını kabul ettirmenin tam manasıyla işlendiği yıllarmış. Biz bunu sonradan anlıyoruz...

Sene 1942-1943. Ortaokulda Tabiat dersimiz, Tabiat kitabımız var, öğretmenimiz de bir kadın. O da, her derste girişte, “Bu çiçeği, bu âlemi tabiat yarattı, bu böceği tabiat nizamladı…” diye başlardı. Böyle darbeler yiyordu körpe dimağlarımız...

1948-1950’lilerde artık tahammül edilemez bir durumda inançsızlık kuyusuna düşmek üzereydim. Çok rahatsız durumdaydım. Babam camiye gönderiyor, gidip-gezip geliyor, namaz kılmıyordum. O zamanlarda haftada bir, ayda bir neşredilen iki yapraklık bazı mecmualar vardı; Hak Dini, Hak Yolu tarzında… Bazı tasavvuf kitapları da vardı… İmam-ı Gazali’yi, Mevlana’yı da okuyorum… İçimdeki sıkıntıyı, inançsızlığın bana verdiği ıstırabı giderebilmek için onlara yöneldim... Epeyce bir tamirat gördük, fakat içimde yine bir ukde var… Çözemiyorum bir türlü… İspat istiyorum, mantık istiyorum… Akıl yoluyla meseleyi halletmem lazım geliyor... O ciheti, ben o kitaplarla gideremedim. Belki de vardır, ben gideremedim. Bir taraftan da içimdeki ukdeyi çözmek için yapılan neşriyatı devamlı takip ediyorum.

RİSALE-İ NURLARI OKUYUNCA BENİ TESİRİ ALTINA ALDI

Ben böyle arayış içinde iken yıllar geldi, geçti… Nihayet 1956 senesinde bir gün, dükkânımızın komşusu Cemal Uncu ismindeki bir arkadaşım, “Sen kitapçılara çok gidip geliyorsun, Bediüzzaman’ı okudun mu?” dedi bana. “Bilmiyorum, duymadım da” dedim. “Osman Dede’de var, gidersen verirler sana” dedi. Osman Dede dediği, ‘Osman Avni Yüksel’ isminde ‘Tavşanoğlu’ lakabında annemin köy komşusu, emekli Jandarma Astsubay sakallı yaşlı bir zat. Risale-i Nur’lar Erzincan’a ilk defa 1945 senesinde bu jandarma astsubay Osman Avni Yüksel tarafından getirilmiş. Burada bazı hacı ve hocalar sahip çıkmışlar. Kış gecelerinde kendi evlerinde bir araya gelip, sekiz-on kişi olarak eserlerden okuyorlarmış.

Gittim, Osman Dede’den bir kitap aldım. Kitap yeni harflerle daktilo ile çoğaltılmış, kapağı yok, ismi de yazılı değil. Onu bir günde okudum. Tam anlamasam da beni hakikaten etkiledi, tesir altına aldı, büyük bir müessiriyet başladı bende. Gittim kitapların devamını istedim… Sonraları kitapların tamamını aldım. “Konuşan Yalnız Hakikattir” mektubunu tevafuken bir kitabın arasında ayrıca kopmuş olarak buldum; okuyunca beni çok çok tesir altına aldı. Ve öylece devam ettim...

1957 senesinin yaz aylarında Risale-i Nurlar Ankara’da matbaalarda basılmaya başlandı. Üç adet Sözler gelmişti bana Ankara’dan. Sonraki yıllarda bu baskı işi İstanbul’da devam etti. İstanbul’da Mehmed Fırıncı, Mehmed Birinci Ağabeylerle tanıştım. Ankara’da da Said Özdemir ağabeyle tanıştım.

AV. BEKİR BERK’İN RİSALE-İ NURLARA VURULMASI

Avukat Bekir Berk Ağabeyi de 1958’de duymuş oldum. İstanbul’da ve Ankara’da tanıştığım ağabeyler vesilesiyle nurlara az çok vakıf olmaya başlamıştık ki, 1958’de bir Ankara davası oldu. Nazilli’de bir gazete ”Nurcular Said Nursi’ye peygamber diyorlar” diye bir haber yapınca Zübeyir ağabeyler altı imzalı, bir sayfalık bir cevap hazırlıyorlar. Ankara’da bulunan ağabeyler de bunun dağıtımını yapınca, gazeteler gene “Nurcular Ankara’da beyanname dağıttı” şeklinde, aleyhte bir neşriyat başlatıyorlar. Bunun üzerine savcılık harekete geçiyor ve on ağabeyi içeri alıyor.

Bunun üzerine Dr. Tahsin Tola Ağabey, İstanbul’dan okul arkadaşı olan Avukat Bekir Berk’i bu davanın vekâleti için Ankara’ya davet ediyor. Bekir Ağabey Erzincan’a geldiğinde o günleri şöyle anlatmıştı bize: “Ağabeylere ‘Sizi mi müdafaa edeyim, yoksa davanızı mı?’ diye sordum. ‘Risale-i Nur’un müdafaasını yap’ dediler. Ben de ‘Risale-i Nur’u müdafaa etmem için bu kitapları okumam lazım, bana altı ay müsaade edin’ dedim. Zübeyir Ağabey: ‘Altı ay değil, biz altı sene de bekleriz’ deyince ben o zaman orada vuruldum nurlara.” Böyle demişti Bekir Berk Ağabey. Av. Bekir Berk o günden sonra artık diğer davaları bırakıyor, nurun davalarını kendisine ideal olarak seçiyor. 1973 yılının sonuna kadar fahri avukatımız olarak, -hatta Hızır’ımız olarak- nerde bir dava açılsa Bekir Ağabey aklımıza gelir, ona bir telefon eder, bir mektup yazar desteğini arardık.

ATIF URAL VE AĞABEYİ KEMAL URAL İLE HEKİMOĞLU İSMAİL ERZİNCANLIDIR

Sözler kitabını ilk defa 1956 yılında Ankara’da matbaalarda tab ettiren Atıf Ural aslında Erzincanlıdır. Ama babasının memuriyetinden dolayı Kars doğumludur. Atıf ve ağabeyi Kemal Ural ile Risale- Nur’u tanıdıktan sonra tanıştık. Kemal Ural Ağabey bana mektuplar yazarak devamlı teşci ediyor, “Erzincan’dan bir yıldız doğuyor” gibi layık olmadığımız taltiflerde bulunuyordu. Samsun/Lâdik’te idi o sırada. Atıf, Erzincan’a 1964’de geldi, bir-iki gün kadar beraber olduk. Nasıl görmemiz gerekiyorsa öyle bir insandı. İhlâs, tevazu zirvede… Ömer Okçu yani bilinen ismiyle Hekimoğlu İsmail de Erzincanlıdır. Onun da çok hizmetleri var… Allah onlardan razı olsun...

HZ. ÜSTAD’I DAVET ETMEK VE MECLİS’İ ZİYARET ETMEK İÇİN ANKARA’DA TOPLANDIK

Hz. Üstad 1959 senesinin Kasım, Aralık aylarında Konya’da Hz. Mevlana’yı, Ankara’da Hacı Bayram Veli’yi, İstanbul’da da Eyüp Sultan Hazretlerini ve oralardaki talebelerini ziyarete gitmişlerdi. Gazetecilerin çok sıkı takibi ile nurcular hakkında büyük bir neşriyat başladı. Çok aleyhte ve iftiralı yazışmalar oluyor, köşe yazıları çıkıyordu. Meclis, Bakanlar Kurulu bu aleyhteki neşriyatın tesiri altında kalır diye bizler de endişe duyuyoruz.

1960’ın Ocak ayı idi. 6 veya 7 Ocak… Ankara’dan bütün Türkiye sathına bir mektup yayınlandı. Ahmed Feyzi, Mustafa Sungur ve Said Özdemir ağabeylerin imzasını taşıyordu mektup. “Bulunduğunuz yerlerdeki kardeşlerden bir veya iki kişi olarak Ankara’ya bekliyoruz…” tarzında bir davet mektubu. Biz Erzincan’dan iki arkadaş bu davete icabet edelim dedik. Ben ve Mehmed Küçükağa beraber gittik. Ulus’ta Murat Lokantası’nın üstünde bir daire kiralanmış, o dersanede toplandık… Ahmed Feyzi Kul Ağabey bizi çağırma gayesini şöyle izah ettiler: “Biz yarın Büyük Millet Meclisi’ne gideceğiz, herkes kendi milletvekilini bulacak, bakanı varsa bakanı görülecek; Risale-i Nur’un mahiyeti, Üstad’ın gayesi, hizmetimiz bizzat milletvekillerine, bakanlara anlatılacak. Ta ki gazete neşriyatlarının tesirinde kalarak, aleyhimizde herhangi bir karara tevessül etmesinler. Kedimizi tanıtacağız” dedi. Sonra Ağabeyler: “Biz Mecliste iken, Hz. Üstad’ımıza Bahçelievler’de bir daire kiraladık, orada kalacak. Hz. Üstad’ı getirmek için bir heyet çıkaracağız, o heyettekiler Üstad’ımızı sabahleyin Emirdağ’dan Ankara’ya getirecekler” dediler. Kura çektiler…

Çekilen kur’ada Samsun’dan Ali Rıza Sağlamer, Adıyaman’dan Dursun Kutlu, bir de Hüsrev Ağabeyin sağ kolu sayılan yazı işlerini yürüten Astsubay Fahri Türkmen… Bunlar çıktı kur’ada. Fahri dedi: “Ben Üstad’ımızı birkaç defa ziyaret ettim.” Bana verdi Kura’sını. Bir de Yahya isminde Çankırılı bir kardeşimiz arabamızı kullanacak, dördümüz... Arabamız yeni alınmış bir minibüs, koltukları konulmamış, kilim sererek gecenin geç bir saatinde Emirdağ’a hareket edildi. Erken bir saatte Emirdağ’a indik.

BEDİÜZZAMAN’IN EVİ FAKİRANE…

Üstad’ımızın evi Emirdağ çarşısında dükkânların üzerinde ahşap bir ev. İki daire var, birinde Üstad’ımız oturuyor. Oraya doğru gidiyoruz. Hüsnü Bayram ağabeymiş, orada tanıdım, o karşıladı bizi. Üstad’a gittiğimizi anlayınca: “Üstad’ımız çok hasta, sesi kısıldı konuşamıyor, ziyaretçi de kabul etmiyor. Bir de akşam Üstad’ımız aleyhine İnönü’nün bir radyo konuşması oldu; güya Menderes Üstad’ımızı köy köy gezdirip parti propagandası yaptırıyormuş. Bu emniyetin dikkatini çekiyor, emniyet nezaret altında tutuyor Üstad’ımızın evini. Kimseyi bırakmıyorlar, gidemezsiniz” dedi. Biz de: “Üstad’ımız bazı vilayetlere davet ediliyor, başta Ankara olarak davetler var” dedik. Hüsnü Ağabey, “Mektupları ben götüreyim” dediyse de, kabul görmedi. Gitti-geldi “Üstad’ımız kabul buyurdular” dedi.

Arka caddeden giriliyor Üstad’ımızın evine. Giriş kapısının karşısında bir çay ocağı var. Oradan bazı sivil polisler gireni çıkanı tespit ediyorlar. Fakat bize mani olmadılar. Girdik, birkaç basamakla Üstadımızın koridoruna çıkılıyor. Koridor dar, birkaç oda kapısı açılıyor koridora. Birinde Üstad’ın hizmetine bakan Zübeyir ve Hüsnü ağabeyler kalıyor. Diğer bir oda da Üstad’ımız kalıyor. Koridor ahşap, herhangi bir sergi de yok. Kış, Ocak ayı olduğu halde öyle bir donanım içinde değil, fakirane bir ev. Kapının yanında iki-üç raflı bir teldolap var. Dolabın içinde de küçük bir alüminyum tas, tasın içi boş, yanında bir yumurta var. Üstad’ın kapısının önüne götürdüler bizi…

ÜSTAD’IN ELİNİ ÖPERKEN BAYGINLIK GEÇİRDİM

Hz. Üstad’ı ziyaretimi anlatmadan önce şunu arz edeyim: O sıralarda Manisa’da bir hadise oluyor… Manisa Merkez Vaizi Emin Zeyrek hoca efendi, Muzaffer Arslan ağabeyin ‘Hz. Üstad Mehdi’dir’ demesine tahammül edemeyip itiraz ediyor. Fakat neticede “Ben bütün hadis külliyelerini okuyacağım, Mehdi hakkındaki rivayetleri toplayacağım” diyor. Hakikaten Emin hoca efendi, bir-iki ay içinde Hz. Mehdi hakkında A4 kâğıdına sekiz sayfalık bir yazı bloğu hazırlamış... Orada ispat var… Bana da gelmişti. Onu okuyunca, makamı anlayınca benim için Hz. Üstad’ı ziyaret çok zorlaşmıştı.

Üstad’ın kapısını açtılar çok heyecanlıyım… Üç dört senedir nurları okuyorum ama Hz. Üstad’ı ziyaretin usul-üslubunu bilmiyorum. Arkadaşlar önce girsin de, onlar nasıl hareket ediyorsa ben de öyle yapayım, adapta bir kusurum olmasın diye düşünüyordum.

Fakat beraber geldiğimiz arkadaşlar: “Biz daha evvel bir-kaç kere ziyaret ettik, onun için ilk önce senin girmen lazım” dediler bana. Onlar böyle deyince benim heyecanım daha da arttı tabi. Artık baktık Üstad da bekliyor, eliyle ‘Gelin’ diye işaret etti bize. Hz. Üstad karyolanın üzerinde oturuyordu… Baş tarafını, sırtını dayamış, bir kitap mütalaa ediyordu... Ve epeyce bir heyecanla huzuruna gidebildim. Elini aldım öptüm. Bendeki heyecan doruğa çıktı. Eli alnımda iken, bir anda bir-kaç saniye kendimi kaybetmişim, bir baygınlık hali geçirmişim. Anladım ki Üstad elini kendisi bekletiyor. Elini indirdim. Karyolanın önüne bir-kaç tane sandalye minderi koymuşlar. Oda ahşap döşeme, çıplak, başka bir malzeme yok. Minderlerden birinin üzerine oturdum. Tabi karyolanın tam önü oluyor. Diğer kardeşler de geldiler, oturdular. Hüsnü bayram ağabey de Hz. Üstad’ın başucu yanına yere oturdu. Mektupları verdik…

ÜSTAD MEKTUPLARI OKUTTU, ANKARA DAVETİNİ KABUL ETTİ

Mektupları Hz. Üstad’a verdik. Kapalı zarflardaydı mektuplar. Mektupları Üstad eliyle sıraya koydu. Altı vilayete davet ediliyordu. İlk öce Ankara’ya davet mektubu... En üstteki zarftaydı, aldı açtı, Hüsnü Bayram Ağabeye verdi “Oku” dedi. Bütün mektuplar dinlenildi. Ankara mektubunda Mustafa Sungur, Said Özdemir ve Ahmed Feyzi Kul ağabeylerin imzası vardı, Üstad Ankara’ya davet ediliyordu. İkinci mektup Samsun’a davet mektubu idi, Samsunlu Ali Rıza Sağlamer yazmıştı. Üçüncü Mektup Adıyaman’a davetti, Adıyamanlı Dursun Kutlu’nun. Diğer üç vilayete de ben davet mektubu yazmıştım. Erzurum, Erzincan ve Sivas’a davet mektubu yazmıştım. En son benim mektuplar okundu.

Hz. Üstad dinledi mektupları. Hakikaten sesi kısılmış, biz önünde oturduğumuz halde anlayamıyoruz… Hüsnü Bayram Ağabey naklediyordu bize. Derken bize döndü, sesi açıldı, gayet net bir İstanbul şivesiyle: “Bana yirmi bir defa zehir verdiler. Benim bu zehirlerin tesiriyle yataktan kalkacak halim yok, bu davetlerin hepsini kabul ediyorum, fakat sıhhatimin ve ortalığın düzelmesinden sonra, inşallah icabet edeceğim. Şimdi Ankara davetine icabet ediyorum” dedi. Hz. Üstad hakikaten çok halsiz, zayıf, yataktan kalkacak hali yoktu.

Üstad Ankara davetini kabul etti. Önünde tavandan asılı, basmalı düğmesi olan bir zil var. Zili çaldı, içeriye Zübeyir ağabey girdi. İlk defa orada tanıdım Zübeyir ağabeyi. Büyük bir saygı içerisindeydi… Hakikaten Zübeyir Ağabeyi Hz. Üstad’ın karşısında seyretmek lazım... Saygı, hürmet o kadar fotoğraflaşır yani… Hz. Üstad’ın huzurunda çok tatlı bir duruşla bekliyor... Üstad dedi: “Zübeyir arabayı hazırla, Ankara’ya gideceğiz.” Zübeyir ağabey dışarı çıktı, bize: “Siz dışarıda bekleyin, hep beraber gideceğiz” dedi.

Sokak kapısından dışarı çıkınca, bir bekçi bizi karşıladı, “Sizi Emniyet Müdürlüğü’nden çağırıyorlar” dedi. Götürdüler bizi Emniyet Müdürlüğüne. Biz dört arkadaşız, birisi arabanın şoförü Çankırılı Yahya. Nöbetçi komiser “Niye geldiniz buraya?” diye sormaya başladı. “Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete geldik” dedik. “Ne var bu ihtiyarda, nasıl buluşuyorsunuz, nasıl anlaşıyorsunuz, nerde görüştünüz?” Böyle aleladede, biraz çocuğumsu sualler gibi geldi bize. O zaman savcılar, emniyet mensupları zaten aynı soruları soruyorlardı hep. “Ankara’da bir yerde konuşmalarımız sırasında anladık ki aynı kitapları okuyoruz. Bu kitapların müellifi olan zat Emirdağ’da imiş, onu ziyarete gidelim deyip, bir araba kiraladık, geldik” dedik. İfadelerimizi aldı, bıraktı bizi.

BEDİÜZZAMAN’LA BERABER ANKARA’YA DOĞRU YOLA ÇIKTIK, FAKAT…

Hz. Üstad’ın evinden ayrılınca, dışarıda birer bardak çay içtik. “Üstad’ımız arabaya bindi, sizi bekliyor” diye haber geldi, hemen gittik, minibüse bindik. Üstad’ımızın iple bağlanmış, bir takım Osmanlıca kitapları ile bir valizini yanımıza koydular. Ve Ankara’ya hareket ettik. Yolda öğle namazını bir ağacın altında kıldı Üstad’ımız. Biz Zübeyir Ağabeylerle beraber ayrı yerde kıldık. Hüsnü Bayram ağabey taksiyi kullanıyor, Zübeyir ağabey onun yanında oturuyordu. Üstad’ımız da taksinin arka koltuğunda oturuyordu.

Yola devam ediyoruz. (11 Ocak 1960) Saat bir oldu, öğle ajansı okunurdu radyodan. Takside radyo var, Üstad’ımız dinliyor. Zübeyir ağabey geldi dedi ki: “Üstad’ımız radyodan ajansı dinledi. Biz Emirdağ’dan ayrılınca Başvekil Menderes Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırıp, ‘Said Nursi Ankara’ya geliyor; alalım mı, geri mi çevirelim’ diye bakanlara soruyor. Bakanlar Kurulu da, ‘Üstad’ımızın Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulmasına’ karar veriyor. Geri dönmemiz gerekiyor bu karar gereğince. Fakat Üstad’ımız bu kararı dinlemiyor. Diyor ki, ‘Bu yanlış bir karar, ben Ankara’ya gideceğim. Kardeşlerime söyle korkmasınlar. Küfrün belini kırdık, bundan sonraki çırpınışı beli kırılan yılan gibidir.’ Bizi takip edin, biz Gölbaşı istikametinden Ankara’ya gireceğiz” dedi ve gitti Zübeyir Ağabey. Biz takip ediyoruz, bir müddet sonra Üstad’ın taksisi bizden çok fazla süratli hareket ettiği için ilerde kaldı, birbirimizi kaybettik.

Biz onlara kavuştuğumuz zaman, Ankara emniyet mensupları Üstad’ımızı durdurmuşlar. Yol stabilize, yeni açılmış o zaman. Yolun ortası açıktı. Biz oradan geçelim, bizi görmesinler dediysek de polisler yanımıza geldi, bizi de durdurdular. Bizim minibüsteki eşyaları Üstad’ın arabasına aktardık, Ankara emniyetine gönderdiler bizi. Üstad’ımızı da tekrar Emirdağ’a geri çeviriyorlar.

Bir-iki ay sonra Zübeyir Ağabeyi gördüm, o sırada anlatmıştı: “Siz gittikten sonra Emniyet Müdürü Üstad’ımıza Bakanlar Kurulu kararını okudu. Üstad’ımız da: ‘Bu karar yanlış, ben de bir vatandaşım, benim de seyahat hürriyetim var. Ben emniyetin manevi bekçiliğini yapıyorum, emniyetin manevi destekçisiyim. Binlerce talebem beni Ankara’ya davet etmiş, ben onların davetine icabet ediyorum’ dedi. Emniyet Müdürü: ‘Hocam, Ankara’ya gidebilirsiniz, ama zarar bana dokunur. Bana bu emir verildi, sizin buradan geri dönmeniz lazım’ dedi. O zaman Üstad: ‘Ben bu karar için dönmüyorum, senin hatırın için dönüyorum’ dedi ve Emirdağ’a geri döndük.” Zübeyir ağabey böyle anlatmıştı bana.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN EN SON MEKTUBU YAZILIYOR

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta en son yazdığı mektup, Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en sondan ikinci mektuptur... “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.” Şeklinde başlayıp devam eden mektup ise kitabın en sonunda neşredilmesine rağmen, sondan ikinci sıradaki mektuptan on gün kadar önce, 1960 yılının ilk günlerine Ankara Beyrut Palas Oteli’nde yazılmıştır.

11 Ocak 1960 Pazartesi günü Hükümetin, Bediüzzaman’ın Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulması kararının radyodan ilan edilmesi ve Ankara yolundan geri çevrilmesinden bir hafta kadar sonra bu son mektup neşredildi. Bu mektup bir nevi dilekçe mahiyetindedir. Üstad’ımız o mektupta Emirdağ-Isparta arasında gidiş-geliş müsaadesi istiyor. “Ben bir yerde kalamıyorum, rahatsız oluyorum, tebdil-i hava yapmam lazım” şeklinde bir mektup. Ondan sonra Isparta’ya kadar gidiş-geliş müsaadesi verdiler Hz. Üstad’a. Ve bilindiği gibi Üstad’ımız kısa bir süre sonra, 1960 Mart ayının 20 sinde Urfa’ya doğru son yolculuğunu yapıyor...

BEDİÜZZAMAN EN SON MEKTUBUNDA TALEBELERİNİ TESELLİ EDİYOR

Hz. Üstad, Emirdağ Lâhikasında sondan ikinci sırada neşredilen bu son lâhika mektubunda; Ankara yolundan dost memurların hatırı için geri döndüğünü, merak edilmemesini, geri dönmesinin rahmet olduğunu, altı vilayete davet aldığını, , Konya, İstanbul ve Ankara seyahatlerinin siyasi olmadığını açıklıyor. Mektup aynen şöyle:

Bediüzzaman Said Nursî'nin Gazetelere Bir Mektubu

(Bize ait mes'eleleri yazan gazetelere hitaben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnadlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binaen bu kısacık mektubumu o gazeteler neşretsinler ki; bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)

Evvelâ: Bugünlerde olan mes'eleler için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecelli eden, inayet ve rahmet-i İlahiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risale-i Nur'un dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarı ve geniş fütuhatı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukabil, inayet-i İlahiye ile sesim de kısılmış ki; daha Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.

Beni altı vilayetten davet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risale-i Nur'un ve mesleğimin hakikatını anlayan dost memurlar, Emirdağı'nda istirahat etmemi ve şimdilik Emirdağı'nda kalmamı hükûmetin rica ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden hakkımdaki bu dostane teklif ve vaziyet bir inayet oldu ki; beni davet eden çok vilayetlerdeki hakikî kardeşlerimin hatırları kırılmasın. Hem bazı vilayetlere gidip diğer vilayetlere gidemediğimden ileri gelen vaziyetimle, yüzbinlerle hakikî fedakâr talebelerim gücenmesinler.

Sâniyen: Benim bu seyahatlerimde kat'iyyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur'anın bu zamana tam muvafık bir tefsiri olan Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahribatçı cereyanlara karşı sed çektiği gibi, Kur'anın Risale-i Nur'a verdiği dersinde bir kanun-u esasî olan ›«h²'­!ö«*²+¬:ö½?«*¬+!«:ö­*¬i«#ö«žö«: sırrı ile; "Asayişe ilişmek; beş câni yüzünden doksan masuma zulüm etmektir" diye olan uhrevî hizmetimiz; vatan, millet ve asayişe de büyük bir faidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyahut da zahmet veren polis ve inzibatlara da helâl ediyorum. Onları asayişin mücahid muhafızları diye kardeş gibi mesrurane kabul ettim.

Hattâ beni Ankara'dan çevirmelerini de kabul ettiğim gibi, hakkımda bir inayet-i İlahiyeye vesile olmaları cihetiyle Allah'a şükrettim. Ve kemal-i ferahla Ankara'dan döndüm.

Sâlisen: Her yerde Risale-i Nur'un intişarı ve okunması ve pek fazla müştakları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve davet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaziyette, yirmi vilayete gitmemin zarureti vardı. Ancak Risale-i Nur'un tab'edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya'ya gittim.

Beni Emirdağı'na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muamele bir inayet ve rahmet-i İlahiyeye vesile oldu. Sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilayetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyalarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsaadeleriyle bir ay Emirdağı'nda, bir ay da kiraladığım Isparta'daki evimde bulunmak arzu ediyorum.

Bediüzzaman Said Nursî

(Emirdağ Lâhikası-II 239)

MECLİSE GİTTİK MİLLETVEKİLLERİ VE BAKANLARA GAYEMİZİ ANLATTIK

Hz. Üstad’ın Gölbaşı’ndan Emirdağ’a dönmesinden sonra Üstad’ı takip ettiğimiz için bizi Ankara’ya gönderdiler ve Emniyet Müdürlüğü’nde bir şefin odasına koydular. Said Özdemir ağabeyi de o gece dersaneden nezarete almışlar. Gece Av. Bekir Berk ağabeyle ile Av. Necdet Doğanata bizi ziyarete geldiler ve bazı tavsiyelerde bulundular. Sabahleyin de bazı milletvekilleri araya girmiş ifadelerimizi aldılar, bıraktılar bizi.

Ulus’taki Murat Lokantasının üstündeki Dersaneye gittik, diğer gelen ağabeylerle, kardeşlerle buluştuk. Oradan Büyük Millet Meclisi’ne gittik. Ulus’taydı o zaman Meclis binası. Meclis’in görüşme salonunda diğer ağabeyler de kendi milletvekillerini bulmuşlar. Bir-iki saat kadar Risale-i Nur’un mahiyeti anlatıldı, bir nevi Nur’un bir tebligatı yapıldı Büyük Millet Meclisi’nde.

Biz de, Mehmed Küçükağa ile beraber Erzincan’da Yıldırımlar diye bilinen bir Alevi ailesi vardı, onu bulduk. O da bizi Halk Partisi’nin salonuna götürdü, ikramlarda bulundu. Biz de gayelerimizi anlattık. Ayrıldık Meclis’ten. Akşam da Erzincanlı ama Bursa Milletvekili olan Kenan Yılmaz vardı… Demokrat Parti’nin Milli Savunma Bakanlarından... Onunla telefonla randevulaştık. Ahmet Feyzi ve Selahaddin Çelebi Ağabeyler ile Av. Necdet Doğanata, Mehmed Küçükağa ve Ben Bakan’a gittik. Ahmed Feyzi Ağabey dini veçhini anlattı nurların. Hakikaten Hz. Üstad’ın dediği gibi nurun manevi avukatının davudi sesiyle fevkalade bir konuşmasını dinledik orada. Bu konuşma üzerine Kenan Yılmaz terledi hatta karşısında. Necdet Doğanata Bakan’ın biraz sıkıldığını görünce “Ahmed Ağabey müsaade et, ben de hukuki yönünü izah edeyim” dedi ve O da hukuki yönünü izah etti… Oradan ayrıldık.

Bu Kenan Yılmaz Yassıada’da ifade verirken salonun ortasında kalp krizinden vefat etti. Allah rahmet etsin, benim de yakınım oluyordu.

BAYGINLIK GEÇİRME MESELESİNİ YILLAR SONRA ÇÖZDÜM

Burada benim Hz. Üstad’ın elini öperken baygınlık geçirmemle alakalı bir hatıra daha var, onu da nakletmek istiyorum:

Ceylan Çalışkan ağabeyin hatıralarını okuyuncaya kadar benim Hz. Üstad’la görüşmemdeki heyecanı, baygınlığı bir türlü izah edemiyordum. Orada şunu gördüm; Emirdağ’da Hamza Emek ağabeyimiz manifaturacılık yapıyor, Pazar günleri de Hz. Üstad’ın hizmetine o bakıyor. Kırlara çıkarıyor, çamaşırlarını yıkıyor, yemeğini hazırlıyor...

Hamza Emek ağabeyimizin ‘Demirci Mübarek Hasan Efendi’ ismiyle maruf bir amcası var. O, Hz. Üstad’ın Emirdağ’a geldiğini duyunca “Ben bu zatı ziyaret edeceğim” diyor. Nurlarla da pek alakası yok. Ama bir merak tutuyor ve Hz. Üstad’ın ziyaretine gidiyor. Üstad’ın odasının kapısını çalıyor, giriyor. Üstad, hiç hal-hatır sormadan buna çok dikkatli bir nazarla bakıyor. Dikkatli bakınca Hz. Üstad’ın gözleri yusyuvarlak, iri iri olur. Üstadın bakışından o biraz daha heyecanlanıyor. Üstad diyor ki: “Hasan kardeşim, benim sende bir emanetim var.” ‘Emanet’ sözünden, Hasan Efendinin on iki sene evvel gördüğü rüyası aklına geliyor. Rüyasında Hz. Ali Efendimiz bir sandık getirip buna veriyor. Demiş: “Bunun içinde Mehdi-i Azam var, bu sana emanet.” Mübarek Hasan Efendi uyanıyor, kimseye de anlatamıyor, kendisi de çözemiyor. On iki sene geçmiş üzerinden. Hz. Üstad’ın emanet sözcüğü buna bu rüyayı hatırlatıyor. Hz. Üstad konuşmaya devam ediyor: “O emanet, dövdüğün demir gibi elinde yumuşasın, ‘Demir’ bil ki benim” diyor. Hasan Efendinin heyecanı iyice artıyor, bayılıp düşüyor orada. Ben bunu okuyunca, o heyecanımın az-çok izahını yapabildim.

BEDİÜZZAMAN GİYİMDE, YEME-İÇMEDE, UYKUDA TAKLİT EDİLEMEZ

Hz. Üstad’ın evindeki fakirane hali, teldolabını falan anlatmıştım size. Talebe arkadaşlar hatıra sordukları zaman onlara da anlatıyor ve şunları söylüyorum: Sakın Bediüzzaman’ın teldolabını ne evinizdeki, ne de dersanelerdeki buzdolaplarıyla kıyaslamayın… Kıyasa gelmez bu hadise… Tatbike gayret etmeyin… Yapamazsınız…

Zübeyir Ağabey bize: “Üstad üç şekilde taklit edilemez; giyimde, yeme-içmede, uykuda... Bunu ancak Bediüzzaman yapar” derdi. Fakat kendisi de Hz. Üstad’ı takipten geri kalmazdı. Hz. Üstad’ı en güzel yansıtan Zübeyir Ağabeydir.

Zübeyir Ağabey, birkaç hastalığı olan çok zayıf, nahif bir şahsiyet... Üstad’ı maddi-manevi temsil etme hususundaki duruma tahammül edemiyor, ama devam da ediyor. Bir gün merdivenlerin başından Hz. Üstad, Zübeyir ağabeyi seyrediyor. Herhalde İstanbul’da... Zübeyir Ağabey merdiveni çıkarken yürüyüşünde zorluk çekiyor, düşe-kalka zor bela çıkıyor… Üstad da epeyce seyrediyor. Üstad’ın yanına geliyor, Üstad diyor ki: “Zübeyir! Kumandanlar yemez, asker yer ki çalışsın…”

Ben de talebe kardeşlere: “Bakın Üstad’ın tavsiyesi bu, bu hatıraları okudukça sakın taklit etmeye kalkmayın… Ama hizmet edin…” diyorum.

‘İNGİLİZ GOTİK’ TARZINI ‘NUR GOTİK’ TARZINA ÇEVİREREK RİSALE-İ NUR’UN BAŞLIK YAZILARINI YAZDIM

Risale-i Nur eserleri 1956’dan itibaren matbu olarak basılmaya başlandı. Kitapların kapakları ve içindeki başlıklar 1956’dan 1960’a kadar muhtelif karakterdeki huruflarla yazılıyordu. 1960’dan sonra ben bir harf karakteri buldum. İngiliz Gotik tarzını taklid ederek, ‘Türk Gotik’ hatta ‘Nur Gotik’ olarak bir harf karakteri yaptım. Alman, İtalyan Gotik de var ama İngiliz Gotik daha uygun geldi bana. Gotik yazıların bazı harfleri karışıktır, okunur durumda değildir. Biz onları okunur duruma getirdik, Nur’a ait bir Gotik oldu yani. Onunla devam etti bu kitap kapağı yazıları.

Bu fikir şöyle geldi aklıma: Kitaplar geliyordu, bakıyorum, üstündeki kapak ve içindeki başlık yazıları hoşuma gitmiyor... Resim ve yazı üzerine çalıştığım için o yazıları uygun göremiyordum. “Bari ben bir yazı örneği çıkarayım da, göndereyim ağabeylere, kabul ederlerse basarlar” diye düşündüm. Öyle yaptım… Kabul gördü… Bundan sonra kapak baskıları hep ‘Nur Gotik’ tarzı üzerine devam etti. Hala da devam ediyor. Hatta bir gün Lem’alar için yazıların orijinalini bulamışlar, yapamamışlar. Zübeyir Ağabey beni çağırdı İstanbul’a. Sadece Lem’alar’ın yazılarını yazmak için gittim, İstanbul’da yazdım. Sonradan bazı yayınevleri düz yazı karakteri ile de basmaya başladılar.

BEDİÜZZAMAN’LA, HÜSEYİN AKSU’NUN BİRİNCİ MECLİS’TE BULUŞMASI.

Hüseyin Aksu bir Alevi Beyi idi. Erzincan Alevilerinin Kürt ırkındandır. Girlevik Şelalesi vardır. Hüseyin Aksu o bölgenin de sahibidir.

Hüseyin Aksu’nun Bediüzzaman’la münasebeti 1920’de açılan İlk Meclis’te buluşarak oluyor. Hz. Üstad bunun küçük defterine, namaz hakkındaki Dördüncü Söz’ü özetle not olarak yazıyor. Hüseyin Aksu da namaza başlıyor Meclis’te. 1938’de Dersim hadisesi yaşanınca, Erzincan’daki bütün Kürtleri sürgün ettiler. Kastamonu ve başka vilayetlere... Hüseyin Aksu da Kastamonu’ya düşüyor. Hz. Üstad da Kastamonu’da o sırada. Orada tekrar buluşuyorlar, bir-kaç kere daha görüşmesi oluyor Bediüzzaman’la. Bunları kendisi anlattı bana.

Hüseyin Aksu 1950’de tekrar döndü Erzincan’a. Ondan sonraki yıllarda bizim dükkâna ‘İslam Kitapevi’ne sıkça uğrar orada konuşurduk. Kur’an-ı Kerim alır, götürür camilere dağıtırdı. Camilerde kılardı namazını. Hüseyin Aksu 1976’da vefat etti.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ ERZİNCAN’DA

Müşir Zeki Paşa, 4. Ordu Komutanı olarak Erzincan’da 1887–1908 yılları arasında tam 21 yıl süre ile kesintisiz olarak hizmet ediyor. Padişah II. Sultan Abdülhamid Zeki Paşa’yı çok severmiş. Devlete toplam 66 sene hizmet etmiş. 11 adet de nişanı var. Kabri Erzincan’daki Terzibaba[1] Mezarlığındadır.

Bediüzzaman Hazretleri Erzincan’a 1896 yılında 21 yaşlarında iken teşrif ediyorlar. O yıl, önce Erzurum’a geliyor… Erzurum’da iken Zeki Paşa davet ediyor ve üç ay müddetle Erzincan’da kalıyor. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Paşa, sen burada hizmet ediyorsun, memnun musun?” “Efendim, memnun olmasam kalmazdım” diyor Zeki Paşa.

Burada, Osman Fevzi (Topçu) Efendi isminde müderris meşayihten bir zat vardı. Tarikatlarının tekkesi vardır. Üstad onun tekkesinde misafir oluyor. Orada üç ay kadar kalıyor; Erzincan’ın muhtelif bölgelerini, beldelerini, köylerini geziyor. Oralarda ilimle uğraşan zatlarla, şeyhlerle görüşüyor, mübahaselerde bulunuyor, sorularını cevaplandırıyor. Tekkeye, yani Terzi Baba’nın Tekkesine gidiliyor her gün. O tekke sonradan yıkıldı…

Osman Fevzi Efendi, 1. Millet Meclisi’nde Erzincan milletvekili olarak bulunuyor. Fevzi Efendi ilk Erzincan Mebusudur. 1939’da vefat etti. Onun da Kabri Terzi Baba Mezarlığındadır.

[1] [1] Terzi Baba: Anadolu’da yetişen evliyanın büyüklerindendir. İsmi Muhammed Vehbî’dir. Hayyât Vehbî diye meşhurdur. 1780 senesinde doğdu. Osmanlı Müellifleri, Sefînet-ül-evliyâ, Esmâ-ül-müellifîn adlı eserlerde Erzurum’da, diğer bazı eserlerde ise, Erzincan’da doğduğu yazılıdır. 1847 senesinde Erzincan’da vefat etti. Dergâhının olduğu yere defnedildi. Bugün burası Terzi Baba Mezârlığı diye anılmakta, mezarlığın ortasında türbesi bulunmaktadır. (Kaynak: İslam Âlimleri Ansiklopedisi)

bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VII

***

1929'da Erzincan'da dünyaya geldi. Hattat ve ressamdır. Tevafuklu Kur'an'ın hattatı ve Nur Risalelerinin kapak kompozisyonunun ressamıdır. Pek çok tablo ve posterin de hattatı ve müzehhibidir.

"Uykudan ani ve korkunç bir sarsıntı ile uyandık"

"Sene 27 Aralık 1939. Karlı, soğuk bir kış gecesi... Üzeri 40-50 santimetre toprak yüklü, bir o kadar da karla kaplı, düz damlı, kerpiç duvarlı evimizin bir odasında, yanyana dizilmiş yataklarımızda yatıyoruz.

"Fecre yakın bir saatte, gecenin gaflete bürünmüş tatlı uykusundan, ani ve korkunç bir sarsıntı ile uyandık. Duvardan duvara uzanmış 20 cm çapındaki ağaçların yüklendiği damdan; akşam özenerek hazırladığım ödev defterimin üzerine dökülen topraklar, çökmek üzere olan Erzincan'ımızının ilk gözyaşları olmuştu.

"Korku ve sarsıntı, hepimizi sanki yataklarımıza çivilemiş, kımraşamıyoruz. Durmadan beşik gibi sallanıyoruz. Başucumuzdaki duvar büyük bir gürültü ile bahçe tarafına devrildi. Damı omuzlayan ağaçlar istinatsız kalınca toprak ve kar yüklü dam yekpare olarak üzerimize indi. Bu inişe, çok nezaketli bir eda ile oturdu denebilir. Süratli ve ani yıkılış, damın tonajını da arttırdığı halde hiçbirimiz ezilmemiştik.

"Neden ve niçin? Ailece yan yana dizilmiş kurbanlık koçlar gibi ölüme hazır duran, yani hep birden ölmek için, sanki kasten sıraya dizilmiş ve bir odaya getirilmiş olduğumuz halde ölmemiştik. Ölmek için her türlü esbabın içtima ettiği bir anda, ne idi bizi kurtaran? Şefkatli bir annenin mışıl mışıl uyuyan yavrusunu uyandırmak için dikkatle örttüğü battaniye hafifliğinde, o toprak yığınını üzerimize koyan kimdi? O dehşetli hâdiseyi her hatırlayışımda, bu suallere cevap ararım. Şefkat ve Rahmet-i İlâhiyenin tecellisini ayne'l-yakin seyredip Rabb-i Rahimime şükrederim.

"Refet bağırma, Allah de!"

"Bir kuş gibi üzerimize konan dam, yavaş yavaş kartal gücü ile yüklenmişti. Ellerim yanımda, sıkışıp kalmıştım. Açık yüzüme ve ağzıma toprak akıyordu. Teneffüste güçlük çekiyor ve bağırıyordum. Henüz ilkokul 3. sınıf talebesiydim. Ağabeyim beşte okuyordu. O daha sabırlı ve tevekkül sahibi imiş ki, 'Refet bağırma, Allah de!' diye, o dar ve sıkıntılı halde telkinin esirgemiyordu. Rahmetli babamın tam ağız istikametinde damın üzerine bir delik açılmış. 'Can kurtaran yok mu?' diye bağırıyor. Annemin, 'Acaba çocuklar ne oldu?' diyen, topraklar arasından sızan elemli, endişeli sesi, hâlâ kulaklarımda... Ne hikmetse biz onları duyuyoruz, onlar bizi duymuyorlarmış. Yataklarımız bitişik, fakat aramız ağaç ve toprak dolu...

"Dört yaşındaki kardeşim, annemin yanından ayak ucuna kaymış. Ailemizin tek şehidi olduğunu, yine annemin ısdırap dolu sesinden anlamıştım.

"Şefkat kahramanı annem"

"Babamın sesini duyan, evleri yıkılmayan komşular ve amcalarımızın, kazma, kürek, üzerimizdeki çalışmalarını tamamen duyuyoruz. Kazmalandıkça akan topraklar, teneffüsümüzü daha da güçleştiriyor. Biraz sonra seslerden, babamın çıkarıldığını anlıyorum. Hakikaten 'Şefkat kahramanı' annem, kendini çıkarmak isteyenlere itiraz ediyor. Kaderin ona bahşettiği o eşsiz duygu, o latif hissiyat ağır basıyor ki, 'Önce yavrularımı çıkarın, ben az çok nefes alıyorum' diye haykırıyor. İşte size, 'önce can' diyen kaideyi kökünden sarsan ve 'değil önce can, önce canan, sonra can' diyen mümtaz varlık, anneler ve annem... Belki ölümlerin en çetini ve ıstıraplısı olan o ağır yükün altında, yavrusunun kurtulmasını kendi ölümüne tercih eden, İlâhî rahmetin mücessem timsali olan annelerimize sonsuz hürmet ve saygılar az gelir. Onun vicdanını, o eşsiz temiz duygu ile süsleyen ism-i Müzeyyen sahibi Hikmet-i Rabbaniyeye sonsuz hamd ü senalar olsun...

"Ölmemiştik... Kaderin programı bitmemişti çünkü..."

"Son anı pek hatırlamıyorum. Topraklar arasından çıkarılıp, uçurumun başında oturtulmuş buldum kendimi; sanki berzah tarafında idim...

"Hamden Lillâh, buzlu toprak ve on binlerce ölü arasından, bir merhamet eseri olarak ayıklanmış, çıkarılmıştık... Sabah aydınlığı kendini göstermiş, soğuk bir rüzgar hayretten donakalmış simaları hafifçe okşuyor. Binlerce şühedâyı haşre kadar uyutacak olan ve meçhul istikbâlin namzetleri bulunan bu kazazedeleri ninnileyen o koca beşik hâlâ sallanıyor. Durup durup sallanıyor ve günlerce bu sallantı devam ediyor.

"Ölmemiştik, kazazede olmuştuk. Çünkü kaderin programı bitmemişti. Hayat yolculuğu devam edecekti. Emirdağ'a uğrayacaktık. Hazret-i Bediüzzaman'ın elini öperek ders dairesine girecektik. İşte bunun için, bu eşsiz hâdisenin ve ebediyetlere kadar uzanacak olan bu renkli tablonun çizimi için, o gün ölmemiştik. Ölüm için her şey, mezara kadar hazır iken; hatta onun içine gömülmüş olduğumuz halde öldürülmemiştik. Demek, bu büyük dâvada kısmetimiz vardı... Cenab-ı Haktan hayırlı âkibetler olsun cümlemize...

"Tabiatçılık telkinleri altında okuduk"

"Tabiatçılık telkinlerinin sık sık yapıldığı bir devrede okumuştum. Bilhassa tabiat derslerinde ilkokuldan beri, tabiatın yaratıcı olduğu üzerinde hemen her ders durmak, öğretmenlerimizin sanki baş gayesi idi.

"Körpe dimağlarımız kesif ve süratli bir tabiatperestlik fikrinin telkini altında devamlı yaralanıyordu. Ebeveynimiz, bu dersleri tekrar ettiğimizde hem kızar, hem şiddetli tepki gösterirlerdi. Fakat reddedici ilmî mukabele düsturundan mahrum olduklarından; kalbimizde açılan küfür yaraları şifasız kalıyordu.

"Dinî tedrisatın, hatta elif cüzünü okumak ve okutmanın yasak oluşu, zamanın dehşetini gösteriyordu.

"1939 Erzincan zelzelesinin enkazı içinden ayıklandıktan altı ay sonra, Konya'ya gitmiştik. Ağabeyimle elif cüzünü okumaya giderken, hocanın girip çıkarken ve okuma odasında alınan telkinler, gizliliğin ve yasaklığın en bâriz işaretleri idi. İlkokul 4. sınıf talebesi olarak hâdiseleri çok iyi hatırlıyorum.

"Tereddütler içinde bocalıyordum"

"Böylece uzun seneler geçti. İmanlı bir sülâlenin ve muttaki bir ailenin çocuğu olarak, tereddütler içinde hâlâ bocalıyorduk. Rûhî ısdıraplarıma ve buhranlarıma sebebiyet veren bu mütereddid hâletten kurtulmak için çareler aramaya başladım. O zamanlar neşredilen bir kaç İslâmî mecmua vardı. Yetersiz olmakla beraber abone olmuştum. Fakat bir yandan da değil istifade etmek, belki istifhamlarımın artmasından korkuyordum. Zaten yürekler acısı bir durumu vardı, o zamanki neşriyatımızın. Nereden nereye geldik? Hamd ü senalar olsun Rabb-i Rahimimize.

"Binbaşı olan amcam, bana Nur talebelerini göstermişti"

"1951 yılında Ankara Merkez İnzibat Komutanlığında mülhak yazıcı idim. Beş vakit namazını kılan İbrahim isminde haricî postaya bakan arkadaşıma imrenirdim. Merkeze bazen gece gelirdi. Sebebini sorduğumuzda, 'Cebeci'de bazı arkadaşlarım var, oraya uğradım, namaz kıldım, kitap okudum' derdi. Ama ne dâvet ederdi, ne de mahiyetini açıklardı.

"Jandarma Binbaşısı olan amcam, bir bayram günü Cebeci'deki evlerinin alt katında oturan talebeleri bana gösterdi. Bahçede birisi abdest alıyordu. Kendilerini ziyarete gittik. Ruhumda bir iştiyak uyanmıştı. Onları çok sevmiştim. Evlerini ve sîmalarını mahzun mahzun seyrettim. Amcam, Nurcu olduklarını söylemişti. Ne yazık ki hiçbir konuşma açılmadı. O ilk karşılaşmanın neticesiz kalışına yanar durumum. Nurları tanıdıktan sonra, İbrahim'i merak ederken, Süleymaniye 46'da buldum. Cebeci'deki evin mahiyetini de o zaman öğrenebildim.

"Çareyi tasavvufî kitaplarda arıyordum"

"Terhisten sonra çâre arayışlarım devam etti. Bir zaman sonra, çareyi tasavvufî kitaplar okumakta aramaya başladım. Mevlânâ ve İmam Gazâlî gibi selef-i salihînden meşhur ve makbul zat-ı muhteremlerin telkin sahâlarına girdim. 1956'ya kadar kabiliyetimce istifadeye çalıştım. Tabiatçılığın ruhumda açtığı yaraların zâhiren iyi olduğunu zannederken, için için kanadığını da hissediyordum. Çünkü, 'neden'ler, 'istifham'lar, cevapsız kalıyor, rahatsızlığım devam ediyordu. Babam camiye gönderirdi. Allah affetsin, gezinir gelirdim. Rahmetli, 'Seni evlâtlıktan kovarım' derdi. Çok ısdırap duyardım. Fakat, tahakkümle iman olmaz ki, ne yapayım?

"Bedizzaman'ın ismini ilk duyuşum"

"Çok değişik formülde bir telkin aradığımı hissediyordum, ama nerede? Mütedeyyin iki şahıs mı başbaşa konuşuyor, onları dinlemek için beni bir meraktır sarıyordu. Aynı merakla dayım Hakkı Güler'in çalıştığı mağazada başbaşa vermiş konuşan bir kaç kişiye yaklaştım. Sakallı bir zat, bir tebrik kartını yüksek sesle okuyordu.

'Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir.'

vecizelerini merak ve hayretle dinledim. Bu ifadeleri ve bu tarz vahdaniyeti ispat eden bir üslûbu ilk defa duyuyordum. Mânâ derinliğini deryalar kadar olan azametini hissetmedim değil... İmza yerinde yeni duyduğum bir isim: "Bediüzzaman SAİD NURSÎ... Isparta'da kaldığını ve büyük bir âlim olduğunu söylemişti, tebriki okuyan.

"Konuşan yalnız hakikattır"

"Garip bir tevafuk ve kader tecellisi... 'Konuşan yalnız hakikattır' yazısı, kitaptan kopmuş tek bir sahife hâlinde, satın aldığım bir kitabın arasında elime geçti. Okurken çok, pek çok taaccüp ettim. O yüksek feragat ve fedakârlıklar, o ulvî âlicenaplık karşısında hayretten hayrete düştüm. Rûhen ve cismen cezbelenmiştim. Çok sürmedi, Cemaleddin isminde bir memur arkadaşım Hazret-i Üstad ve Risaleler hakkında malûmat verdi. Osman Yüksel isminde ihtiyar, sakallı bir zatı tanıtarak, eserleri temin etmemi sağlamıştı. Bana teksir edilmiş küçük bir kitap verdi. Okumaya çalıştım. Fakat bir şey anlayamadım. Ama bir türlü vazgeçemiyordum. Mutlaka derin mânalar ve mefhumlar yatıyor bu ifadelerin altında, diye bende bir kanaat hasıl olmuştu. İlk anda anlayamadığım bu Nurlu Külliyatı okumaya karar verdim. Hakkı dayımla Osman Efendiyi sık sık ziyaret ederdik. Bugün merhum olan o zat bir nevi pîrim olmuştu.

"Bediüzzaman ismi ruhumda dalgalanmalar meydana getirmişti"

"Bediüzzaman ismi, ruhumda büyük dalgalar husule getirmiş olacak ki; kartvizitler üzerine el yazısı ile 'Bediüzzaman Said Nursî' ismini yazar, dostlarıma, 'Bunu saklayın, unutmayın, ileride bu ismi tanıyacaksınız' diye dağıtırdım.

"Muhterem ağabeyim M. Kemal Ural Beyin Ladik adresi elime geçti. Bir mektup yazdım. Sitayişkârane bir ifade ile hemen cevap verdi. Lâyık olmadığım tavsiflerle mektupları devam etti. Merhum Âtıf Ural Ağabeyim gibi sîmalarla kısa zamanda tanışmış oldum.

"Nurların takip altında olduğunu işitince"

1956 senesi yaz mevsimi idi. Yeni basılmış Gençlik ve Hanımlar Rehberi posta ile adresime geldi. Bu suretle İstanbul cemaati ile de muarefemiz başladı. O sıralarda Nurların takip altında olduğuna dair bir havadis duymuştum. Gelen eserlerin bir kısmını iade ederken, Mehmed Birinci Ağabeyime bir mektup yazmıştım. Çok geçmeden hatamı tashihe rağmen, hatırladıkça hâlâ hem güler, hem üzülürüm. Demek henüz çok zayıf imişim.

"Hâdiseler insan için en güzel muallim olduğu gibi, diğer bir cihetten de cesaret, inanç ve sadâkat derecesini ölçmekte mihenk teşkil ediyor. Ben de mihenge vurulmuş, terkibimde ne var, ne yoksa analiz edilmiştim.

"Büyük Sözler'in matbaa ile ilk nefis baskısı, aynı senenin son aylarında elime geçti. Bunu Mektubat ve Lem'alar takip etti. Dükkânımızda rahmetli pederimle devamlı okurduk.

"Büyük bir hizmet ve mücahede cereyan ediyordu"

"O seneler hem bakkaliye işletiyor, hem de tabelacılık yapıyordum. Ankara Nur Medresesinin varlığını duyunca bir mektup yazarak, 'Tabelasını bana yaptırırsanız ücretsiz yazarım' diye teklifte bulundum. Cevapsız kalınca cehaletimi anladım. Demek bilmediğim bir mücadele ve hizmet vardı. Türkiye ve İslâm âleminin mukadderatını yakından ilgilendiren büyük bir manevî mücahedenin içinde idi Nur Müellifi Hazret-i Bediüzzaman ve Nur Talebeleri. Görünüşte basit ve pasif; fakat iç bünyede, hak ve hakikat nazarında azim ve aktif bir cihad... Şehidiyle, gazisiyle bir cihad berdevamdı Türkiye'de. Bu ulvî ve haklı mücadelenin yanıbaşında vurdumduymaz olarak yaşıyorduk, belki uyuyorduk.

"Gerçi biraz da hareketli sayılırdık. Hekimoğlu İsmail ismiyle maruf, Ömer Okçu Beyin de dahil olduğu seçkin ve araştırıcı bir grupla evlerde toplantılar tertipliyorlar, muhtelif mevzularda hususî çalışma yapıp bir sonraki toplantıda arkadaşlarımıza takdim ediyorduk.

"Ankara Dâvası üzerine başlayan aleyhteki kampanya beni çok korkutmuştu"

"İmam-ı Gazâlî ekolu ve felsefesi gibi mevzuları üstlenen ve işleyenler olarak, 1958 Ankara Dâvasına mesnet teşkil eden broşürün (lahika mektubu) dağılmasını müteakip, sol basının başlattığı yaygarayı gazetelerde okuyunca çok korkmuştum. Nurcular aleyhinde atılmış büyük manşetler karşısında baygınlık geçirir bir hâle gelmiştim. 'Nurcular aranıyor', 'Filan yakalandı' gibi tabirler beni âdeta bozguna uğratmıştı.

"Aslında dâva yine devam ediyordu. Fakat ben, cihad nedir? Hak yolunda çile nedir? Fedakârlık, ferâgat ne demektir? Bilmiyordum. 700 ciltlik koca kütüphane dolusu felsefî ve tasavvufî eserim vardı. Okumaya devam ediyordum. Demek hep nazarî oluyordu. Tahkikî bir iman ruhu alamıyordum. Zamanın hizmet tarzına muvafık, derdime nâfi olamıyordu. Böylece ikinci bir mihenge vurulunca, zaafımı anlamıştım...

"Şimdi daha iyi anlıyorum"

"Şimdi daha iyi anlıyorum, Nurların iman tahşidatındaki musırrâne derslerini ve hemen yanıbaşımdaki karakol, mahkeme ve Yusufiye tatbikatını... Ve elli senedir devam eden, bundan sonra da devamı anlaşılan çileli, cihadın ehemmiyetini. 'Hak yumruklandıkça kuvvetlenir' sözünü, evet yeni anlıyorum.

"Risale-i Nur eczaları Kur'ân'ın tereşşuhatlarıdır; bizler taksimü'l-amâl kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhte edip, o ab-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.'

"Vazifemiz hizmettir. Netice Cenab-ı Hakka aittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz. Mesleğimizde kuvvet var; fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilir.'

tavsiyelerinin isabet ve heybetini, vatanımızın bütünlüğüne ve saadetine, bir hiç uğruna kasteden tahribatından sonra, ancak anlıyorum. Âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehit, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşit, hem kutb-u âzam olarak bu zat-ı nurânîden ders alan bu azim cemaatin icraatındaki tesir ve isabetin nasıl bir feyizle hasıl olduğunu yeni anlıyorum.

"Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı istemek mânasızdır, lüzumsuzdur.'

"Muhtelif turukların başı ve şu seyyarelerin güneş, Kur'ân-ı Hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşit de ve en mukaddes Üstad da odur.

"Demek Kur'ân'dan gelen o sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesâili ilmiye değil, belki kalbî, ruhî, halî mesail-i imaniyedir.'

gibi tabir, tarif ve beyanları itiraf edeyim ki; yeni yeni anlıyorum.

"İmanî meselelerde olduğu gibi; içtimaî ve siyasî mevzuatta da daima yol gösterici olmuş ve isabet kaydetmiş, itimat ve istikrar kazandırmış olan Nur gibi bir halaskârı ve onun muazzez, mualla müellifini tanımlayabilmek, anlayabilmek; ondan bir hayat boyu müstefit ve mütefeyyiz olabilmek gibi bir lutfa mazhariyetin, bir değil, bin ömrü feda etmeye elyak olduğunu, ancak şimdi âcizâne anlıyorum.

"Bu hakikatleri, bu âciz ve nâkıs kuluna anlatan ve sevdiren Rabb-ı Rahimime sonsuz hamd ü senâlar olsun...

"Üstad'ın yurtiçi ziyaretleri büyük bir heyecan uyandırmıştı"

"1959 senesinin Aralık ayı idi. Bir müddetten beri, Hazret-i Üstadımızın Konya, Ankara ve İstanbul'a ziyaretlerini, gazetelerden ve radyodan mühim havadisler meyanında, büyük büyük manşetler tahtında öğreniyorduk.

"Memleket sathında muhalifinden mutabıkına, küçüğünden büyüğüne kadar herkeste bir heyecan ve hatta bazı çevrelerde bir endişe var. Herkes merak içinde...

"Hazret-i Üstadımızın, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, Hacı Bayram ve Hz. Ebâ Eyyub'u (r.a.) bizzat giderek ziyaret etmesi karşında, İnönü'nün gösterdiği şiddetli tepkiler ve radyo konuşmaları heyecan ve telaşı daha da artıyordu.

"Ankara'daki toplantı"

"Bu sıralarda yapılması kararlaştıran bir toplantıdan haberdar edildik. Bir kardeşimizle Ankara'ya gittik. Ulus Meydanına yakın bir lokantanın üstündeki dershanede, yüz kadar Nur talebesi toplanmıştı. Yurdun muhtelif yerlerinden gelen bu büyük ve nuranî cemaati ilk defa seyrediyordum. Muhterem Mustafa Sungur, Merhum Ahmed Feyzi gibi ağabeylerimle ilk defa görüşüyordum. Nurun, haller ve kaller üzerindeki icra ettiği tesirin, yabancısı olduğum birçok nakşını hayret ve hasretle müşahede ederken pek çok mesrur olmuştum.

"O gece bir toplantı yapıldı. Karar alındı. Hazret-i Üstadımız Ankara'ya dâvet edilecekti. Bunun üzerine, bir pikabı götürecek şoför olmak üzere, üç kardeşimiz kura çekmek suretiyle seçildiler. Samsun'dan Ali Rıza Sağlamer, Adıyaman'dan Dursun Kutlu, Astsubay Fahri, şoför ise ismini hatırlamıyorum, Çorumlu bir kardeşimiz...

"Üstada gidecek kafileye ben de katılıyorum"

"Astsubay Fahri, 'Ben Üstadımızı çok ziyaret ettim. Hakkımı Refet kardeşime veriyorum' dedi. Ziyaret hakkını bu âciz de böylece kazanmış oldu. (Hazâ min fadlı Rabbî) Cenab-ı Hak Fahri kardeşimize rahmet eylesin.

"11 Ocak 1960 Pazar sabahı olacak, erken saatte yola çıktık. Saat on sıralarında Emirdağ'a ulaştık. Yol boyunca hep Üstadımı düşünüyordum. Ona doğru gittiğimi tahattur ettikçe içim neşe ile doluyor, sevinçle uçuyorum. Bu mukaddes ziyaretin heyecan ve sabırsızlığı içindeyim. Hazret-i Üstadımıza, altı vilâyete dâvet eden altı mektup götürüyorduk. O sıralarda çok sıkı bir kontrol ve takip vardı. Ziyarete gidenler tespit ediliyordu. Evin karşısındaki kahvede sivil polisler oturuyordu.

"Hüsnü Bayram bizi karşılıyor"

"Abdestlerimizi aldıktan sonra Emirdağ meydanından eve doğru yöneldik. Daha çok mesafe vardı ki, ismini sonradan öğrendiğim Hüsnü Bayram Ağabey bizi karşıladı. 'Ne istiyorsunuz?' dedi. Üstadımızı ziyaret edeceğimizi, emanet mektupların olduğunu söyledik. Zaten Üstadımız gelişimizi anlamış olacak ki, Hüsnü Ağabeyi göndermiş.

"Ben mektupları götürürüm. Üstadımız artık kimseyi kabul etmiyor. Etraftaki heyecanı görüyorsunuz' dedi. Fakat biz, kabul etmeyerek bizzat Üstadımızla görüşeceğimizde ısrar ettik. Bunun üzerine Üstadımıza danışmak üzere gitti. Bizler ise meydanlığın ortasında kaldık. Biraz sonra Hüsnü Ağabeyimiz geldi. Kapıyı açar açmaz, Üstadımız, 'Söyle gelsinler' demiş.

"Büyük bir heyecanla ve merakla kapının önüne geldik. Hamza Emek Ağabeyimizin açtığı dış kapıdan avluya girdik. Bir kaç tahta basamaklı merdivenlerden salona çıkmıştık. Sergisiz tahta döşemeli koridordan geçerek, bir odanın kapısı önünde durduk. Yandaki tel dolaptaki bir küçük tas ile bir yumurta olduğunu hatırlıyorum. Bir başka odadan ağabeylerin sesi geliyordu. Hüsnü Ağabey kapıyı açtı. Arkadaşlarım, 'Biz Üstadla daha önce görüşmüştük. Sen ilk önce gir.' diye beni ileri sürdüler.

"Hazret-i Üstad'ın huzurundayım"

"Açık kapının karşısına gelmiştim. Hazret-i Üstadımız, karyolanın üzerinde yastığa yaslanmış, yorganı göğsüne kadar çekmiş olduğu halde, elinde tuttuğu ciltli bir risaleyi mütalâa ile meşgul idi. Bizi görünce iki eli ile işaret ederek, çağırdı. 'Esselâmü aleyküm Hazret-i Üstadım' dedim ve mübarek zayıf, nahif eline sarıldım, öpüp alnıma koydum. Alnım eline dayalı, her şeyi unutmuş, öylece kalmışım. Ne kadar bekledim, bilmiyorum. Şefkatli elinin itmesiyle ayrıldım. Karyolanın önünde ufak bir minder üzerine oturdum. Görüşme bitmişti.

"Mektuplar okunuyor"

"Mektuplar Üstadımıza verildi. Üstadımız, mektupları zarflı oldukları halde alt üst ederek bir sıraya koydu. Teker teker zarfları açıp, mektubu Hüsnü Bayram'a veriyor, o da seslice okuyordu. İlk mektup İslâm harfleriyle yazılmış. Son mektup ise Lâtin harfleriyle yazılan bu fakirin mektubu idi. Bütün Nur Talebelerinin Ankara'da toplandığını beyanla Üstadımızı Ankara'ya dâvet eden mektuptan sonra, Samsun ve Adıyaman'a dâvet eden mektuplar okundu. Erzurum, Erzincan ve Sivas'a dâveti muhtevi için bu âcizin mektubunu okunurken, hiçbir şey dinlemiyordum. Hatta Hazret-i Üstadımızın kaidesini de unutmuş, mübarek simasını ve o sakalsız zaif simadaki alâmet-i fârikaları seyrediyordum. Fakat Ali Rıza meseleyi sezmiş olacak ki, dizime dokununca aklım başıma geldi. Gözümü istemeyerek ayırırken, Üstadımızın ikazlı bakışlarıyla karşılaştım. Çünkü o yüzüne bakanlardan sıkılıyordu.

"Mektuplardan sonra yaptığı konuşma, bazen çok sessiz oluyordu. Hüsnü Ağabey çok yakın oturduğu için bize tekrar ediyordu. Bir aralık, o kadar bâriz ve düzgün bir şive ile konuştu ki, sesi hâlâ kulağımda çınlıyor:

"Ben çok hastayım. Bana 21 defa zehir verdiler. Fakat ölüm yatağında da olsam bu dâvetlere icabet edeceğim'

demişlerdi. Ne hikmetse Şarklı olduğu halde, Şark şivesi ile konuşmamıştı. Onun huzurunda, onun sohbetinde geçen o dakikalar, hakiki ömür onlarmış ve o kadarmış gibi geliyor bana...

"Bir aralık, eğik başımı yüzüne bakmak için tekrar kaldırdım. Eşsiz, keskin nazarlarını üzerime tevcih etmiş, âdeta aczimi, fakrımı ve naksımı süzüyordu. 'Böyle bir bîçareden ne köy olur, ne kasaba' der gibi sanki tartıyordu ruhumu. Korktum, başımı tekrar eğdim.

"Arabayı acele hazırlayın"

"Ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Başucunda asılı olan zile bastı. İçeriya zayıf, halsiz, uzun boylu, kalın bıyıklı, çatık kaşlı bir zat girdi. Son derece hürmet ve huşû içinde yatağa yaklaştı ve hafifçe eğildi ve dikkat kesildi... Beni bütün zerratımla ürperten ve sihirleyen, rahmetli Zübeyir Ağabeyimi o hürmet ve sadâkat ve ciddiyetin mümteziç olduğu bâriz hatlı ve eşsiz revnaktar tabloda ilk defa gördüm, temaşa ettim. Sonra ismini öğrendim.

"Üstad,
"Arabayı acele hazırlayın! Kardeşlerim Ankara'da beni bekliyorlar gideceğiz' diye buyurdu. Hazret-i Üstadımız, bize hitaben, 'Siz de dışarıda bekleyin, hep beraber gideriz' dediler.

"Kalktık, tekrar elini öpmek istedim. 'El bir kere öpülür' diyerek vermedi.

"İfademizi almak üzere götürdüler"

"Meydanlığa çıkmıştık ki, bir bekçi bize yaklaştı, müdüriyetten çağırıldığımızı söyledi, gittik, ifademizi alıp, hüvviyetlerimizi tesbitten sonra: 'Herbiriniz bir vilâyetten nasıl bir araya geldiniz?' diye sordular. Biz de Ankara'da otelde tanıştığımızı, bir araba tutarak Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret için geldiğimizi; fakat görüşmeden ayrıldığımızı söyledik. Üstadımızı ziyaretten çıkarken, 'Birbirimizle görüşemedik' deyin demişlerdi. Biz de o tenbihi hatırlayarak öyle ifade verdik. Polis memuru, 'Demek görüşemediniz' diyerek bizi serbest bıraktı.

"Yola çıkıyoruz"

"Emirdağlılarla kısa bir sohbetten sonra Üstadımızın yola çıktığı haberini alır almaz biz de geldiğimiz minibüsle ayrıldık. Hazret-i Üstad, 'Isparta 2001' plâkalı takside, arka koltukta, yorgan göğsüne çekilmiş, dik ve vakur bir halde, nazarlarını araba istikametinde ufka dikmiş oturuyordu. Hüsnü Bayram arabayı kullanıyordu. Zübeyir Ağabeyimiz de şoför mahallinde bulunuyordu.

"Bir müddet Hz. Üstadımızın arzuları vechiyle bizim araba öne geçti; fakat içimiz rahat etmedi. Arabaya ters oturmuş, arkayı seyrediyorduk. Elhasıl, gidemedik, durduk. Onlar öne geçti. Kısa bir zaman sonra Zübeyir Ağabeyimiz, 'Üstadımızın önde gitmemizi istediklerini' söylediler. Tekrar geçtik, yine rahat edemedik, durduk. Böylece 3-4 defa aynı mübadeleli yolculuk devam etti. Yanımızdan geçerlerken doya doya Üstadımızı seyrediyorduk.

"Küfrün belini kırdık"

"Emirdağ - Ankara yolu, çok zaman ufukta kaybolan düz hatlara sahipti. Bizim araba 110 km. üzerinde seyrederken Üstad'ın arabasının ufukta tozunu dahi göremezdik.

"Durmuş bizi bekliyorlardı. Yaklaştık. Zübeyir Ağabeyimiz gelerek, 'Üstadımız diyor ki: Kardeşlerime söyle korkmasınlar, küfrün belini kırdık. Beli kırılan yılan gibidir...' dedi ve sonra yola devam ettik. Ben hakikaten endişeli idim. Bunun üzerine rahatladım.

"Emirdağ'dan çıkışımız her tarafa duyurulmuştu"

"Emirdağ'dan ayrılış, bir bakıma Ankara'da kiralanan eve yerleşmek içindi. Üstadımızın bütün eşyasını almıştık. Bir kısmı Chevrolet'in bagajına konmuş, bir kısım kitaplar da büyükçe bir paket halinde bir bavulla beraber bizim pikapta idi.

"Geçtiğimiz köy ve kasabalarda halkın çoğu, bahususus resmî memurlar, geçiş yoluna dizilmiş, Üstad'ın arabasını merakla karşılıyor ve seyrediyorlardı. Anladığımıza göre Emirdağ'dan çıkışımız yol güzergâhındaki yerlere, emniyet tarafından bildirmişti.

"Hükümet, Üstadı Emirdağ'da mecburi iskana tabi tutuyor"

"Öğle namazını, bir çeşme başında Üstadımız ayrı, bizler de Zübeyir Ağabeylerle beraber kıldık. Öğle haberlerini, arabasındaki radyodan dinleyen Üstadımız, Zübeyir Ağabeyimizi tekrar gönderdi.

"Şimdi radyodan öğrendik. Bakanlar Kurulu, Üstadımızı Emirdağ'da mecbûrî iskâna tâbi tutan bir karar almış. Fakat Üstadımız diyor ki: 'Biz Ankara'ya gideceğiz. Kardeşlerim merak etmesinler.'

"Ankara'ya yaklaşırken, radyodan durumu öğrenen ağabeyler bir taksi ile Üstadımızı karşılamış, durdurmuşlardı. Biz de durduk. Chevrolet'teki eşyaları kendi arabasına aldılar, bizimkiler bizde kaldı.

"Aktarma esnasında, her gören arabasını durdurup, o günlerin meşhur ve maruf plâkalı arabasının içini araştırıyor, Üstadı hayretle seyrederken, büyük bir şefkat ve iki eliyle yapılan tebessümlü selâmına muhatap oluyordu.

"Çiftlikte Üstad'ın arabasını durdurmuşlardı"

"Çiftlik mevkiine geldiğimizde, emniyet memurları arabaları ile yola barikat kurmuş, Üstadımızı durdurmuşlardı. Biz aradan geçmeye çalıştık, bizi de durdurdular. Bir polis memurunu yanımıza koyarak 1. Şube'ye gönderdiler. Üç arkadaş nezarete alındık. Araba ise içindeki emanetlerle birlikte serbest bırakıldı.

"Geceyi nezarette geçiriyoruz"

"Said Özdemir de Üstadı karşılamak için medreseden ayrılırken tutuklanmış, yanımıza getirilmişti. Av. Bekir Berk Ağabeyi, ilk defa, o gün, Av. Necdet Doğanata ile nezarettekileri ziyarete gelişlerinde gördüm ve tanıdım.

"O geceyi, odalardan birinin masaları üzerinde namaz kılarak, Cevşen okuyarak geçirdik. Oda sahibi şahıs, o sıralarda Ankara otobüslerinde ve DDY garajına asılan ve Risale-i Nur'u reklâm eden vecizeli, kompozisyonlu levhaları indirip, 'Ben sağ oldukça bu levhalar asılmayacak' diyen şef imiş. Bir hafta evvel ölmüş. Yerine henüz tayin de yapılmamış. Kaderin böyle ne garip tecellileri var...

"Sabahleyin ifadelerimizi alarak bizi serbest bıraktılar. İfade muhteviyatında yine Üstadımızla görüşemediğimiz kaydı vardı. Çünkü şifreli tenbihat öyle idi.

"Üstadımız geri dönüyor"

"Daha sonraları rahmetli Zübeyir Ağabeyim anlatmıştı. Hz. Üstadımız, emniyet mensupları, kendisine Emirdağ'da mecburî iskân kararını tebliğ ettiklerinde elini şiddetle koltuğa vurarak, 'Ben bu kararı dinlemiyorum. Binlerce talebem beni Ankara'da bekliyor. Ben Ankara'ya gireceğim' demiş; sonra da kendisinden geri dönmesini son derece hürmet ve nezaket içinde rica eden memura, gayet şefkatle, 'Yalnız senin hatırın için dönüyorum' buyurmuş ve o yolculuğun büyük mâna taşıdığını da belirtmiş...

"Günlerden 12 Ocak 1960 Pazartesi günü idi. Üstadımız mecburî iskân kararı ile Emirdağ'a dönmüştü. Ankara'ya gelen Nur Talebeleri de Meclis koridor ve salonunda kendi memleketlerinin milletvekilleri ile görüşmeler yapıyor, bakanların evlerine kadar gidip, mevzuatı anlatıyorlar, Risaleler veriyorlardı.

"Kenan Yılmaz'la görüşüyoruz"

"Biz de Ahmed Feyzi Kul, Dr. Yzb. Keşşafoğlu, Av. Necdet Doğanata ve isimlerini hatırlayamadığım 5-6 ağabeyle Savunma Bakanı Kenan Yılmaz Beyden akraba olmamız hasebiyle randevu alarak evlerine gittik. Kenan Bey fazlaca endişelenmiş ve konuşmalar esnasında çok terlemişti. Durumun iyi olmadığından, Nurcuların takip altında olduğundan, hükümetçe bir yardımın mümkün olmayacağından; hatta bu görüşmenin dahi zarar getireceğinden bahsetmişti. Fazla durmadan ayrıldık. O zat, sonradan Yassıada'da kalp krizinden vefat etti. Allah rahmet eylesin...

"Onu görmenin heyecanı ve hazzını her an duyarım"

"O günden bugüne kadar, onu görmenin, ona ermenin ruhumdaki heyecanını ve eşsiz heyecanın latif hazzını her an duyarım. Her hatırlayışta onunla olurum. Onunla görüşmem hizmet şevkimin kaynağı oldu. O görüşme ve yolculuk, muhterem Nur ağabeyim Zübeyir Gündüzalp'ın şahsına has tabir ve edasıyla, çok daha başka mâna taşıyordu...

"Onun öpülmeye layık, hem bin kere elyak o nur eli, bütün letafetiyle, bütün şerafetiyle hâlâ elimde ve alnımda. Hele Nurlar okunurken hep o anı yaşarım.

"Hazret-i Kur'ân'ın nuru ile nurlanmanın, Hazret-i Resûlullahın (a.s.m.) sünneti ile müşerref olup şefaatına ermenin saadetini, o saadetin vesilesini ve vesilenin şahını, şahikasını, ancak onda ve onun nurlu eserlerinde buldum.

"Kur'ân'dan akseden o nurlu hakikatler; kudurmuş dalgaların, inci ve elmas külçelerine çarparken yıpratmak yerine parlatması misillü; yerli, yabancı, renkli renksiz her türde ve boyda, her türlü fitne ve hâdiseler karşısında daima parlayan, yılmayan ve yıkılmayan, yanılıp yanıltmayan, şaşırıp şaşırtmayan Kur'ânî hakikatler oluşunun tarihî ispatını çoktan tamamlamıştır.

"Nur içinde yat, aziz Üstadım"

"Nurlardan müstefit olup, tefeyyüzlerin, din için, millet ve vatan için ve hatta âlem-i İslâm ve insaniyet için, ne derece aranılan mürecceb bir ihtiyaç ve çare olduğuna, insaf sahiplerinin ittifakına inanıyorum.

"Takvimden kopan her yaprak; fert ve cemiyet olarak, maruz kaldığımız her müşkilat, ona kondurulmak istenen gubarı silmiş, o Kur'ânî hakikatlerin mücellâ simasını, mütemerritler nezdinde dahi kabul ettirmiştir.

"Nice büyük sanılanları, saman çöpü misali alıp götüren zaman ve hâdiseler, o mümtaz Üstadı ve onun sunduğu hakikatlerin ve hayat ölçülerinin hakkaniyetini daima tasdik ve tasvip etmiştir. Buna âlem şahit, buna tarih şahittir.

"İşte bunun için hayranım ona... Hem ona ebediyen hürmetkârım, minnettârım, müteşekkirim. Nur içinde yat, aziz Üstadım!"

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...