SALİH ÖZCAN

1929 YI­LIN­DA Ur­fa’nın Ak­ça­ka­le il­çe­sin­de doğ­muş­tur. İyi de­re­ce­de Arap­ça bi­lir. Ankara’da uzun se­ne­ler Hi­lâl mec­mu­a­sı­nı neş­ret­miş­tir. Bediüzzaman’ın Tarhiçe-i Hayat kitabının “Hariç Memleketler” bölümünde isminin çokça geçmesinden de anlaşılıyor ki; Sa­lih Özcan Ağa­be­y, İs­lâm âle­mi­nin ta­nın­mış si­ma­la­rıy­la hep sıkı dost­luk mü­na­se­bet­le­ri kurmuştur. Nur hiz­me­tleri­nin de daha çok ha­riç mem­le­ket­le­re ba­kan kı­sım­la­rıy­la alâ­ka­dar­dır. Eserlerde adı daha çok “Seyyid Salih” olarak geçer. Çünkü O, seyyidtir…

Hz. Üs­tad’ın, “Be­nim met­ru­ka­tım ve Ri­sa­le-i Nur’dan olan be­nim hu­su­sî ki­tap­la­rım ve güzel cilt­len­miş mec­mu­a­la­rım ve­sair şey­le­ri­min bü­tü­nü­nü, 12 kah­ra­man kar­deş­le­ri­me va­si­yet edi­yo­rum.” de­di­ği va­si­yet­na­me­sin­de “Sey­yid Sa­lih” olarak onun da adı geç­mek­te­dir. Salih Özcan Ağabeyimizle 2011 yılında tekrar uzun sohbetlerimiz oldu. Bunların çoğunu kamera ile kaydettik. Ayrı bir çalışma ile inşallah ileride yayınlamak nasip olur…

Ri­sa­le-i Nur’da Sey­yid Sa­lih

“Pa­kis­tan’da­ki Nur ta­le­be­le­ri­nin Üs­tad Said Nur­sî’den is­te­dik­le­ri me­saj mü­na­se­be­tiy­le, Irak’ta­ki bir Nur ta­le­be­sinin gön­der­di­ği mek­tup:

“Bun­dan bir­kaç gün ev­vel, Pâ­kis­tan’da ta­le­be­ler kon­fe­ran­sı var­dı. Hz. Üs­tad’dan bir me­saj is­temiş­ler­di ve bu­nun ta­ri­hî bir te­si­ri ola­cak­tı. Ha­ber al­dık ki, Sa­lih, Nur ta­le­be­le­ri namı­na bir me­saj gön­der­miş. Siz­le­re de yaz­mış­lar ki, ace­le Hz. Üs­tad’a bil­di­rir­si­niz. Kon­fe­ransta, Hz. Üs­tad ve Nur­lar çok met­he­dil­miş. Ah­met Ra­ma­zan” (Ta­rih­çe-i Ha­yat, 729)

***

“Aziz, sıd­dık, fe­da­kâr kar­de­şi­miz Ha­cı Ali! Gön­der­di­ği­niz kıy­met­tar ve bil­has­sa Hz. Üs­tad’ı pek çok se­vin­di­ren mek­tu­bu­nu­zu al­dık. Üs­tad’ımız di­yor ki:

“‘…Şim­di Şam’a, Ha­lep’e ya­kın olan Ur­fa’da bir med­re­se-i Nu­ri­ye ile­ri­de te­şek­kül et­mesi­ni kuv­vet­li ümit edi­yo­ruz. Kı­lıç Ali’yle be­ra­ber Es­ki Said’in ga­yet kıy­met­tar bir ta­le­be­si olan Şam’da­ki Mol­la Ab­dül­me­cit, Ur­fa’da­ki Nur’un ta­le­be­le­rin­den Sey­yid Sa­lih ve onun ya­nı­na giden Nur’un fe­da­kâr bir ta­le­be­siy­le mu­ha­be­re et­sin­ler...’” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 26)

***

“Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim! Ev­ve­lâ: Sey­yid Sa­lih’in Ha­lep ve ha­va­li­sin­de­ki çok ehem­miyet­li İh­van-ı Müs­li­mîn ce­mi­ye­ti için siz­den is­te­di­ği Nur mec­mu­a­la­rın­dan, ken­di­me mah­sus mec­mu­a­lar­dan on ta­ne­si­ni ona gön­der­dim ki on­la­ra ver­sin.” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 47)

***

[Sey­yid Sa­lih’in mek­tu­bun­dan bir par­ça­dır.]

“Bu se­ne 15 ta­le­be bir­lik­te Hi­caz’a gi­de­cek­ler. Hi­caz’da olan mas­raf­la­rı­nı da Hi­caz alma­ya­cak. Ken­di­le­ri­ne dü­şen mas­raf çok az bir şey ola­cak. Dö­nüş­le­rin­de Sa­lih ile bir-iki ar­kada­şı, İran ve di­ğer hü­kû­met­le­ri gez­dik­ten son­ra Pa­kis­tan’a İs­lâm Genç­lik Kon­fe­ran­sı­na aza ola­rak gi­de­cek­ler. Bel­ki bun­la­rın yol mas­ra­fı­nı hü­kû­met ve­re­cek... Bu hu­sus­ta emir­le­ri­ni­zi inti­zar edi­yo­ruz. Ali Ek­ber Şah’ı, Said Ra­ma­zan’ı, Ab­dur­ra­hîm Zap­su gör­müş; Pa­kis­tan’da çok hür­met et­miş­ler. Üs­tad’ımız ye­ri­ne el­le­ri­ni öp­tü­ler, du­a­nı­zı ri­ca et­miş­ler. Sey­yid Sa­lih” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 64)

Beş yüz sey­yid ye­ri­ne

Mus­ta­fa Sun­gur Ağa­bey an­lat­mış­tı:

“Üs­tad, Es­ki­şe­hir’dey iken Sa­lih Öz­can, ‘Üs­tad, Es­ki­şe­hir’de ka­la­cak mı?’ di­ye ha­ber gön­der­di. Son­ra Es­ki­şe­hir’e gel­di. Üs­tad, Sa­lih Öz­can’ı oturt­tu: ‘Kar­de­şim, Sey­yid Sa­lih! Bu sey­yid­ler ce­ma­atin­den ba­na 500 yar­dım­cı ge­le­cek­ti. On­lar na­mı­na se­ni ih­san et­ti. Gavs-ı Azam gel­sey­di se­ni ve­kil ya­pacak­tım, hiz­met-i di­ni­ye ci­he­tiy­le...’”

“Üs­tad’ım, biz bir par­ti ku­ra­lım, ba­şa ge­çe­lim…”

Bay­ram Ağa­bey an­lat­mış­tı:

“Sey­yid Sa­lih, Üs­tad’ın ya­nın­da Men­de­res’in aley­hin­de mü­na­fık fa­lan... di­ye ko­nuş­ma­ya baş­lı­yor. Üs­tad hid­det­le sus­tu­rup, ‘Men­de­res sa­mi­mi­dir, hiz­met et­mek is­ti­yor, fa­kat et­ra­fı bo­zuk’ di­yor. Bu­nun üze­ri­ne Sey­yid Sa­lih, Üs­tad’a, ‘Biz bir par­ti ku­ra­lım, ba­şa ge­çe­lim’ di­yor. Üs­tad’ımız da, ‘Bir ce­mi­ye­tin yüz­de 70’i din­dar ol­ma­dan par­ti kur­mak ci­na­yet olur’ di­ye izah edi­yor.”

“Hem Hz. Ha­san’dan, hem de Hz. Hü­se­yin’den sey­yi­dim”

Sey­yid Sa­lih Ağa­bey, ha­tı­ra­la­rı­nı şöy­le an­lat­mak­ta­dır:

“1949 se­ne­sin­de li­se­yi bi­tir­miş­tim. Ay­nı se­ne Emir­dağ’da bu­lu­nan Üs­tad’ı zi­ya­re­te gittim. Üs­tad’la kar­şı­laş­ma­mız­da ba­na, ‘Kar­de­şim! Sen sey­yid mi­sin?’ di­ye sor­du. Ben de ‘Evet Üs­tad’ım, öy­le di­yor­lar, de­dem öy­le di­yor’ de­dim. Üs­tad, ‘Ma­şa­al­lah kar­de­şim, ma­şa­al­lah!’

“Bu se­fer ben sor­dum: ‘Üs­tad’ım, siz de sey­yid mi­si­niz?’ ‘Evet kar­de­şim! Ben hem Hz. Ha­san’dan, hem de Hz. Hü­se­yin’den sey­yi­dim’ de­di. ‘Ama sen kim­se­ye söy­le­me!’ di­ye de tem­bih et­ti. Ben de, ‘Ma­şa­al­lah Üs­tad’ım! Siz hem sey­yid, hem de şe­rif­si­niz’ de­dim. Fa­kat benim çe­nem dur­ma­dı­ğı için bu­nu söy­le­dim!

Ali Ek­ber Şah’ın Üs­tad’ı zi­ya­re­ti

“1952 se­ne­sin­de kon­fe­rans sa­lo­nun­da ta­le­be­ler­le bir kon­fe­rans ter­tip et­miş­tik. İçe­ri­de Maa­rif Na­zı­rı (Mil­lî Eği­tim Ba­ka­nı) Tev­fik İle­ri de var. Bir­den içe­ri­ye bir ya­ban­cı mi­sa­fir girdi, Tev­fik İle­ri’nin ya­nı­na oturt­tu­lar. Tev­fik İle­ri bi­raz son­ra be­ni ça­ğır­dı, ku­la­ğı­ma ‘Bu ge­len, Pa­kis­tan Maa­rif Na­zı­rı, Üs­tad’ı gör­mek is­ti­yor, sen bu­nu Üs­tad’a gö­tür. Fa­kat bi­zim ha­be­rimiz yok haa!’ de­di.

“Ben Pa­kis­tan Maa­rif Na­zı­rı’nı al­dım, Üs­tad’a gö­tür­düm. Yol­da Üs­tad’ı ko­nuş­tuk. Üs­tad’ın fa­ki­rü’l-hal ya­şa­dı­ğı­nı bir tür­lü ak­lı al­mı­yor­du. Mü­te­ma­di­yen, ‘Be­di­üz­za­man’ın kaç apart­ma­nı var, kaç oto­mo­bi­li var?’ di­ye so­ru­yor­du. Gi­din­ce Üs­tad’ın han­gi şart­lar­la ya­şa­dı­ğını gör­dü...

“Biz var­ma­dan Üs­tad sa­bır­sız­lan­mış, ya­nın­da­ki­le­re, ‘Kar­de­şim! Bu­gün bir mi­sa­fir bekli­yo­rum’ de­miş ve za­man za­man dı­şa­rı çık­mış. “Ali Ek­ber Şah, Üs­tad’ın evi­ni gö­rün­ce çok üzül­dü.[1] Üs­tad’a, ‘Se­ni Pa­kis­tan’a gö­tü­reyim; mat­ba­a­lar, rad­yo­lar, köşk­ler ve­re­lim. Se­ni Ağa Han gi­bi, Sün­nî­le­rin ba­şı ya­pa­lım’ di­ye tek­lif­ler­de bu­lun­du. Üs­tad da, ‘Has­ta­lık Tür­ki­ye’de baş­la­dı, bu­ra­dan te­da­vi ola­cak’ de­di ve tek­lif­leri ka­bul et­me­di. Baş­lan­gıç­ta ben gü­ya ter­cü­man­lık yap­ma­ya ça­lış­tım, fa­kat me­se­le­ler il­mî­le­şin­ce ka­rış­tır­ma­ya baş­la­dım! Üs­tad bir­den ken­di­si Arap­ça ko­nuş­ma­ya baş­la­dı. Ben haya­tım­da böy­le se­lis Arap­ça ko­nu­şan bi­ri­ni daha ha­tır­la­mı­yo­rum. Ar­tık ben ara­dan çık­tım, ken­di­le­ri 45 da­ki­ka ko­nuş­tu­lar. Üs­tad, Pa­kis­tan­lı mi­sa­fi­ri­ne Âye­tü’l-Küb­ra he­di­ye et­ti.

“Bir ve­zir git­ti, bir ve­zir gel­di”

“O ge­ce mi­sa­fir­le be­ra­ber otel­de kal­dım. Ali Ek­ber Şah er­te­si gün ikin­ci ke­re Üs­tad’ı ziya­ret et­mek is­te­di, fa­kat Üs­tad ka­bul et­me­di... Ada­mın ağ­la­dı­ğı­nı gör­düm! Son­ra mi­sa­fir, Kon­ya’ya git­mek is­ti­yor­du. Ora­da oto­büs­te Üs­tad ge­lir di­ye hep ön ta­ra­fı hür­me­ten boş bı­rakır­lar­dı. Ba­ka­nı da ar­ka­ya oturt­muş­lar. Bir bak­tık, Üs­tad, ba­ka­nı yol­cu et­mek için gel­di! Öne be­ra­ber otur­du­lar, bir müd­det oto­büs­te be­ra­ber git­ti­ler. Üs­tad’a pa­ra ver­mek is­te­di, ku­maş ver­mek is­te­di, ama Üs­tad ka­bul et­me­di.

“Ali Ek­ber Şah’ın oto­bü­sü git­ti, ile­ri­de dur­du, ay­nı an­da kar­şı­dan ge­len ara­ba­dan Zü­beyir Ağa­bey in­di. Zü­be­yir Ağa­bey, me­mu­ri­yet­ten is­ti­fa edip Üs­tad’a hiz­met için ge­li­yor­du. İş­te Üs­tad’ımız, o meş­hur sö­zü­nü o an­da söy­le­di: ‘Bir ve­zir git­ti, bir ve­zir gel­di!’ Üs­tad, Zü­be­yir Ağa­be­ye il­ti­fat edi­yor­du.

“Son­ra ora­nın ça­vu­şu be­ni çok sı­kış­tır­dı ‘Kim bun­lar!’ di­ye... Üs­tad’a an­lat­tım. Üs­tad, ‘Kork­ma Sey­yid, ben ha­yat­ta iken se­ni içe­ri­ye ver­me­ye­ce­ğim’ de­di. Ha­ki­ka­ten Üs­tad ha­yat­ta iken 36 mah­ke­mem ol­du, hap­se gir­me­dim; Üs­tad ve­fat et­ti, içe­ri gir­dim…”

Yorganımı satın “Büyük Doğu” parasızlıktan kapanmasın

Necip Fazıl’ın çıkardığı “Büyük Doğu” mecmuası parasızlıktan bir ara kapanma durumuna geldi. Üstad bana: “Benim yorganımı satın, buna yardım edin, kapanmasın” dedi. O zamanlarda tek mucmua o vardı, Üstad destekliyordu. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’ye bağlı idi…

Üstad bana dedi ki: “Biz bütün cemaetlere dostuz, ehl-i tarikata dostuz, onlara hürmet gösterin, ama bizim davamız budur, Kur’an davasıdır.” Onun için hiç kimseyle kavgamız olmadı bizim. Üstad kucaklardı herkesi.

Biz Bediüzzaman’ın Mehdi olduğunu biliyoruz

Hz. Üstad bana “Sen Mehdi’yi göreceksin” demişti. Biz Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdi olduğunu biliyoruz. Ama Mehdi’nin talebeleri, ordusu vs. vardır. Risale-i Nur ve talebeleri ordudur yani. Üstad’ın bana “Sen Mehdi’yi göreceksin” demesi, işte o anda karşında duruyor manasındadır. Orada… Hepimiz görüyoruz…

[1] Ali Ekber Şah’ın Üstad Hazretlerini ziyaretiyle alâkalı intibaları Emirdağ Lâhikası’nda yayınlanmıştır. Şöyle ki:

“Türkiye'yi ziyarete gelen Pakistanlı bir vekil, 40-50 üniversite talebesine: ‘Kardeşlerim! Ben âlem-i İslâm’da aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil; o, bütün âlem-i İslâm’ındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu 90 milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim âlem-i İslâm hakkında pek çok endişelerim ve Üstad’a pek çok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suallerime cevap aldıktan sonra şimdi Pakistan'a âlem-i İslâm’ın mukadderatı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum. Ben Türk ve İslâm tarihini tetkik ettim. Evet, çok kahramanlar, çok İslâm fedaîleri ve çok vatanperverler gelmişler. Hepsi büyük fedakârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler. Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfat onlara verilmiş. Her birisi birer mükâfata mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, 20 küsur seneden beri bu milletin saadet-i dünyeviyesi ve uhreviyesi için tarife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri telif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mâni olan Bediüzzaman’ın evinde bugün bir lâmbası bile yok. İşte o her şeyi terk ederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette âlem-i İslâm, yakında böyle bir zatı eserleriyle tanıyacaktır…’” (Emirdağ Lâhikası-II, 140)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1929'da Akçakale'de doğdu. İslâm âlemi ile yakın irtibat ve teması vardır. 1977 seçimlerinde Urfa'dan milletvekili oldu. Faysal Finans'ın kurucusu ve yöneticisidir. Ayrıca FEY vakfı mütevelli heyeti başkanıdır.

Salih Özcan hatıralarını şöyle anlattı.

"Üstad, 'Annem Hüseynî, babam Hasenî'dir' dedi."

"1949 yıllarında Hulûsi Ağabey (Yahyagil) bize, Üstad Bediüzzaman'dan bahseder ve Küçük Sözler'den okurdu. Afyon'da olduğunu söyler ve bizi Üstadı ziyarete teşvik ederdi.

"O sene liseyi bitirdim. Tatilde Emirdağ'a Üstad'ın ziyaretine gittim. Dedem bana o zaman izin vermişti. Mehmed Çalışkan'a giderek beni Üstada götürmesini istedim. Üstad bizi kabul etti. Dizlerinin üzerinde doğruldu, kalktı, 'Gel, Seyyid Salih! Gel' diye beni kucakladı. Ellerinden öptüm, başımdan tuttu. Dedemin, Hulûsi Ağabeyin selâmlarını, hürmetlerini söyledim. Yanımızda bulunan Mustafa Acet'le Mehmet Çalışkan'ı dışarı çıkarttı. 'Ben yüzbinlerce seyyidi beklerken sen geldin' dedi. Ben kendilerinin seyyid olup olmadıklarını sordum. 'Annem Hüseynî, babam Hasenî'dir' dedi. Sonra da, 'Ben de seyyid sayılır mıyım?' diye tebessümle sordu. Ben de, 'Hem de çift taraftan seyyidsiniz' dedim.

"İstanbul'da üniversiteye gireceğimden bahsettim. Orada Nur talebeleri olduğunu, onlarla tanışmamı söyledi. Daha sonra kendilerine Urfa'dan mektup yazmıştım. O zaman Vahdeddin Gayberî'yle bir kısım kitaplarını ve eşyalarını göndermişti. Kendisine gidip gelen Urfalılara, Urfa'ya geleceğini söylerdi. Sonra Ceylân Çalışkan geldi. Dedem, 'Sana misafir arkadaş geldi' diye Ceylân Çalışkan'a çok alâka gösteriyordu. İlk zamanlar bizde misafir kalmıştı.

"Ankara'da toplantılarımız olurdu. Bu toplandılara Demokrat Partnin Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin babası, Prof. Münif Çelebi, Osman Nuri, Kemal Kalkan Paşa, Mahmud Yazır, Nail Pertev Paşa ve Cevat Çağrı gibi zatlar da katılıyordu. Sohbetlerde sık sık Bediüzzaman'dan söz edilirdi.

"Ali Ekber Şah'ın Üstadı ziyareti"

"O sıralarda Türkiye'ye Pakistan Maarif Nâzır Vekili Seyyid Ali Ekber Şah gelmişti. Cihan Palas Otelinde kalıyordu. Tevfik İleri, misafirin Üstadı ziyaret etmek istediğini, bizim alâkadar olmamızı, ancak kimsenin duymamasını söyledi.

"1952 yılında idi. Mehmed Gemalmaz'la birlikte misafiri de alıp Emirdağ'a gittik ve bir otele indik. Üstad'ın acele bizi beklediğini bildirdiler. 'Hemen gelsinler' demiş. Beraberce gittik. Üstad, Ali Ekber Şah için bir sandalye istedi. Hamza Emek hemen bir sandalye tedarik edip geldi. Üstad, 'Seyyid Salih tercümanlık yapsın.' diyerek benim tercümanlık yapmamı emretti. Konuşmasında, Risale-i Nur hareketini ve hizmetlerini, İslâm dünyasının durumunu anlattı. Ben tercüme ediyordum. Ancak mevzu gittikçe derinleşiyordu. Öyle bir noktaya geldi ki, ben tercüme etmekte güçlük çekmeye başladım, hattâ işin içinden çıkamaz oldum. Bu sırada Üstad iki dizinin üzerine doğruldu ve çok fasih bir Arapça ile konuşmaya başladı. Ben öylesine fasih ve beliğ bir Arapça konuşma dinlemedim.

"Seyyid Ali Ekber Şah, 'Beni talebeliğe kabul eder misiniz?' dedi. Üstad ona, 'Seni yirmi senelik kardaşlığa kabul ediyorum.' cevabını verdi. Üstadı Pakistan'a davet etti. Orada kendi emrine her türlü imkân, rayo istasyonu ve matbaa tahsisi edebileceklerini söyledi. Üstad buna karşılık şöyle cevap verdi:

"Kardaşım, Ali Ekber Şah! Bu hizmetleri göğüs göğüse yapmak icap ediyor. Siperin arkasında hizmet olmaz. Esas hastalık burada başladı. Ben Mekke'de de olsam buraya gelirdim. Asıl hizmet buradadır, cephe buradadır.'

"Üstad Hazretleri Ali Ekber'e eserlerinden verdi. Osman Çalışkan ve Dr. Tahir Barçın'la birlikte Üstad'ın yanından ayrıldık.

"Ali Ekber Şah'ı uğurlama"

"Seyyid Ali Ekber Şah, Üstadı ziyaretten son derece memnun olmuştu. Devamlı olarak, bu ziyaret imkânını bahşettiği için Allah'a hamd ediyordu. O geceyi beraberce otelde geçirdik. Üstad hakkındaki kanaatlerini sordum. 'Bu zat sırf Kur'ân'dan konuşuyor. Bu kadar fasih ve beliğ olarak Kur'ân lisanını konuşan sadece bu zatı gördüm.' diye cevap verdi.

"Sabahleyin Üstad'ın yanına gittim. Bana, 'Keçeli, keçeli! Bu zatın devlet adamı olduğunu söylemedin. Görüşmemiz yeter.' deyince ben çok üzüldüm. Adam, Üstadı tekrar ziyaret etmek istiyordu. Üstad kabul edemeyeceğini söyleyince, 'Eyvah, bir daha göremeyecek miyim?' diye ağlamaya başladı.

"Emirdağ'dan otobüsle ayrılacağımız sırada, bir de baktık ki, Üstad onu uğurlamaya gelmiş. Otobüste yan yana oturdular. Yedi-sekiz kilometre kadar beraberce gittiler. Ali Ekber tekrar görüşebilmekten dolayı çok memnundu. 'Allah'a şükür, sizi bir daha gördüm' diye seviniyordu.

"Ayrılacakları sırada Üstada bir kese altın vermek istedi. Ayrıca bir de ipek kumaş takdim etmek istiyordu. Altının hizmetlerde kullanılmasını, kumaşın da Nur talebelerinin ayaklarının altına serilmesini arzu ediyordu. Üstad uygun bir lisanla kabul edemeyeceğini bildirdi.

"Ali Ekber'i uğurladıktan sonra Zübeyir Ağabey çıkageldi. Üstad Zübeyir Ağabeye hitaben, 'Bir veziri yolcu ettik, başka bir veziri karşıladık' diye iltifatta bulundu.

"Ali Ekber Şah, ülkesine döndükten sonra Üstad'la alakalı çok sitayişkâr konuşmalar yapmıştı. El-Cumhuriyet gazetesinde de, 'Risale-i Nur, Kur'ân'ın tercümanıdır' diye yazdı. O sırada Üstada, Pakistan Dostluk Cemiyetini kurmak istediğimizi söyledik. 'Beis yok, kurun' dedi.

"Benim kabrimi kimse bilmeyecek!"

"1954 yılının yazı idi. Emirdağ'da Mustafa Acet, Sâdık ve ben, Üstad'la birlikte dağa çıkıyorduk. Bir ağacın altına gelince, Üstad orada yarım saat kadar durdu ve tefekkür etti. Sonra bizi yanına çağırdı ve şunları söyledi:

"Keçeli, keçeli! Kimse benim kabrimi bilmeyecek. Sen de bilmeyeceksin. Ben senin memleketinde vefat etmek isterim. Halilullahın civarında ölmek isterim.'

Üstad'ın bu sözlerini Mustafa Acet yazmıştı.

"Menderes'i desteklemek lâzım"

"Bir ara ben, 'Bu Menderes çok münafıktır' diyerek aleyhinde konuşmaya başladım. Üstad hiddetle, 'Sus, keçeli! Menderes'e böyle deme. O çok hizmet etmek istiyor. Fakat mâni olanlar var.' cevabını verdi. Bunun üzerine ben, 'Biz bir parti kuralım. Biz başa geçelim' dedim. Üstad,

'Eğer bugün Bayar bana dese, 'Said gel, buraya otur,' ben şiddetle reddederim. Bir cemiyette yüzde yetmiş dindar olmazsa, İslâmiyet nâmına başa geçmek cinayet olur. Memuru, mebusu senden olmadıkdan sonra İslâmiyete büyük zarar olur. Biz bütün kuvvetimizle Menderes'i desteklememiz lâzım ki, Halk Partisi iktidara gelmesin. Halk Partililerin yüzde doksan beşi masumdur. Kabahat yüzde beşindir.'

"Üstad Millet Partisinden bahsederek, 'O partide çok münafık var. Kuvvet dindarların elinde değil' dedi. Üstad bunları anlatırken bana da takılıyordu:

'Sen benim yanıma geldiğin zaman, bütün siyasî damarlarımı oynatıyorsun. Benim param olsa, seni her sene hacca gönderirim. Sen Kutb-u Âzamın elini öpüp, ona Risale-i Nur'dan bahsedeceksin.'

"Daha sonraki yıllarda Seyyid Alevî Mâlikî'ye Üstad'dan bahsettim, Beşinci Şuâ'yı okudum. 'Hâzâ sahih,' yani, 'Bu gerçekten doğrudur' dedi. Üstadı sordu, vefat ettiğini söyledim. 'Hayatta olsaydı, ziyaret eder elini öperdim' dedi. Beni nerede görse, Bediüzzaman'ın talebesi olarak iltifat eder, yanına oturturdu.

Tarihçe'deki resimler

"Tarihçe-i Hayat'taki resimlerin baş kısımlarını çizerek başı gövdeden ayırırdı. 1955' İhlâs Risalesi'ni bastırmıştım. 'Bârekellah, perdeyi yırttın. Seni tebrik ederiz' dedi.

"Emirdağ'a, 'Eddâî'nin bulunduğu formayı götürmüştüm. Üstad'la yolda karşılaştık. 'Oradaki yetmiş dokuz değil, daha büyüksünüz. Bunda da hata var' dedim. 'Keçeli, bu doğrudur. Karışma sen. Bu böylece kalsın' dedi.

Vebhâbîlik bahsi

"Vebhabîlik meselesini Üstada sordum ve Mektubat'ta onunla alâkalı kısmın konmamasının münasip olacağını düşündüğümü söyledim. 'Evet, bu bahis risalelerini İslâm âlemindeki intişarına mâni olur. Sonradan bu mesele izale olur.' dedi. "

Seyyid Salih Özcan'ın Üstada yazdığı mektup

Salih Özcan'ın Gençlik Rehberi mahkemesinin beraetle neticelenmesinden sonra Urfa'dan İstanbul'a, Üstad Bediüzzaman'a yazdığı bir mektup:

"Çok muhterem, çok aziz, çok mubarek, çok müşfik ve bütün yüksek sıfatların mazharı olan Üstadım Efendim Hazretleri,

"Evvelan: Çok mübarek el ve ayaklarınızdan tazimatla kana kana öper, dua-yı âlîlerinizi bütün ruhumla niyaz eylerim.

"Saniyen: Mahkeme beraatının bütün âlem-i İslâmda yapmış olduğu akislerin ve sevinçlerin elbette bir âciz talebelerinizi de en az o kadar sevindirmiş ve Allah'a hamd ederek, Risale-i Nur'un bir zafer-i azîmi olarak telâkki etmeleri ve istikbale ait parlak ümitler müjdelemiştir.

"Salisen: Hazret-i Üstadımız Efendimiz, birçok mecmua ve gazetelerde Risale-i Nur'un bazı parçalarını, bazen değiştirerek yazdıklarını ve hattâ maalesef istismar ettiklerini görmekle müteessir oluyoruz. Bu halleri Hazret-i Üstadımıza arz etmenin elzem olduğuna kanaat getirdik. Bütün bizleri arındıran bu hadiseler karşısında, buradaki üniversiteli Nurcular, kendi aralarında toplanarak, Büyük Nur isminde bir mecmuayı çıkarmak fikrine vardılar. Fakat bu fikri fasıl haline getirmeden önce, Hazret-i Üstadımıza arz etmeyi zarurî bulduk. Bu hususta, yüksek emirlerinize müntazırız, Efendim Hazretleri.

"Sevgili Üstadım; Risale-i Nur'a hizmet için, hakikata hizmet için, kusurlarımı af buyurarak en münasip şey ne ise Rabb-ı Rahim ihsan buyursun. Ve Risale-i Nur'un mübelliğ-i âzamı, istihdam-ı Nuriye ve Nur'ların merkez-i hakikîsi olan sevgili Üstadımdan emir ve fermanını el açarak bekliyorum. Hangi surette istihdam emir buyurulursa, İnşaallah lütf-u İlâhî ile muntazırım, Efendim Hazretleri. Bütün kardaşlarımız ayrı ayrı selâm ve hürmetlerini arz ederler."

El-Baki Hüve'l-Baki
Kusurlu talebeniz:
Seyyid Salih (Özcan)

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...