"Cebir ve İ'tizalde birer dane-i hakikat bulunur." başlığı altındaki cümleleri açıklar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"Cebir ve İ'tizalde Birer Dane-i Hakikat Bulunur."
"Ey talib-i hakikat! Maziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı görür şeriat. Mâziye, mesâibe nazar olur kadere."
"Söz olur Ceberiye. Müstakbel ve maâsi, nazar olur teklife. Söz olur İ'tizale. İ'tizal ile Cebir şurada barışırlar."
"Şu batıl mezheplerde birer dane-i hakikat mevcud, mündericdir; mahsus mahalli vardır. Batıl olan, tamimdir." (Sözler, Lemeat, Cebir ve İtizalde Birer Dane-i Hakikat Bulunur.)
Üstad Hazretleri, geçmişe Cebriye nazarı ile bakmanın bir mahzuru olmadığını söylüyor. Aynı şekilde geleceğe de Mutezile gibi bakılabilir diyor. Yani geçmişte başımıza gelen musibetleri kadere vererek, ümitsizlik ve hüzünden kurtulmak için kadere atmakta bir sakınca olmadığı gibi, geleceğin de sanki bizim tasarrufumuzdaymış gibi sebeplere sarılıp hazırlanmamızda bir zararı yoktur. Bu insana ruhen hafiflik verir ve manen rahatlatır. Gelecekte Mutezile, geçmişte Cebriye, hâlihazırda Ehl-i sünnet gibi düşünmek gerekir.
Geçmişi Cebriye'ye vermek, sadece manevi sıkıntı ve ağırlıklar noktasındandır. Yoksa mesuliyet ve mükellefiyetleri kadere vermek manasında değildir. Yani bir insanın geçmişte işlediği bütün günahlar kaderin emriymiş, onun bir kabahati yokmuş, demek, batıldır.
Üstad Hazretleri günahlar noktasında değil, musibetler noktasında geçmişe Cebriye gibi bakılabilir, diyor. "Mazide başımıza gelen musibet ve sıkıntıları kaderin bir cilvesi olarak görmek, geldi ve geçti." demek, manen insana bir hiffet ve rahatlık bahşeder. İşte işaret edilen husus bu noktadır.
Kader, insanı hadiselerin altında ezilmekten kurtaran bir tevekkül gemisi gibidir; insan bütün manevi sıkıntılarını ve ağırlıklarını bu gemi üstüne bırakıp rahatlar.
Manen terakki eden evliya, asfiya ve kâmil müminler, lütufla kahır arasında fark görmezler; Allah’ın her türlü takdirine karşı tam bir teslimiyet ve rıza içindedirler. Bu hususi bir durumdur. Bediüzzaman Hazretleri, geniş halk kitlelerine, mazide vuku bulan hadiselerde kaderi hatırlamalarını tavsiye eder ve bunun faydasını da ümitsizliğe düşmemek ve gereksiz yere üzülmemek şeklinde ifade eder.
Mazide kaçırdığı fırsatlar için bir ömür boyu üzülüp dövünmenin insana hiçbir faydası yoktur, ama zararı kesindir. Böyle bir insan, maziyi kadere havale etmeli, “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek hayatını çileden, azaptan kurtarmalıdır.
İstikbale gelince, insan, kaderinin ne olduğunu bilmediğine göre, cüz’î iradesini kullanmak mecburiyetindedir. Üzerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra, tevekkül yoluna girebilir. Yoksa “Kaderimde ne varsa o olur.” deyip tembelce oturamaz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Bütünün parçası olan yani açığa çıkması için hizmet eden, şahsi olarak az da alsa, umuma katkı sağlar ve parçası olur. Mesela safın sağ tarafı daha kıymetli fakat sol taraftaki boşluğu dolduran birisi külli hizmet eder. Aslında batıl mezheplerde hakka hizmet eder. Layetezelzel olmadığı tebarüz eder ve zayıf unsurları teçhiz, güçlü unsurları ise tahkim dönemi başlar. Mesela ayet ile sabit olduğu üzere, kutsal beldeler, küffardan arınmak durumunda. Ehl-i Sünnet bu anlamda zaaf gösterince, Vehhabilik sahne almış ve tasfiye etmiş küffarı. Vesilelik cihetine bakmak gerek, zatına değil. Bu anlamda arızi de olsa sisteme katkı sunan bir dane-i hakikat, hak canipte dirayet gösteremeyen sürüye bedel belki de. Bu batıl mezhebin bir başka hususu da, ehl-i Sünnetin türbelere atfettiği fazla ehemmiyeti, ifrata mukabil tefrit ile tadil etmek. Hakikatta Sünnet-i Seniyye kusursuz fakat hakkıyla temsil edemeyen ehl-i imanın uygulamadaki tekasülü nedeniyle sistem açığı olarak alan bulan bu batıl anlayışlar, Sünnetin layık olduğunca tatbik edilmesi sûretiye misyonunu tamamlar ve tarihin tozlu rafları arasında yerini alır.
Bu cümledeki akış şöyle:
Cebrî fikirde olan söz söyler, iradeyi sıfırlar, ne yapalım kaderimmiş der. Ardından gelecek ve günahlar teklif edilir, dengeye gelir. Veya söz olur İtizâle derken de iradeyi ilahlaştırma var. Devamı söylenmemiş risalede ama yine bu ilahlaştırmada, yapan sen değilsin, yaratıcı değilsin, vücudî olan şeyleri sahiplenemezsin.
Her ikisinin de barışması ise, onların yanlış olduğu fikirlerin doğru yerlerde kullanılıp dengeye gelmesidir.
Böyle anladım.