ENE, GURUR, KENDİNİ BEĞENMEK, KİBİR

"Gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır." (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

"Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster." (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte)

"Sıgar-ı nefis tekebbürün menbaıdır. Zaaf gururun madenidir." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

"Gurur zaafdan gelir, dalâlete gider. Gurur dahilde ilhaddır; harice, küffarın efkârına karşı salâbettir." (Âsâr-ı Bediiye, Lemeat)

"Gururu men’, tekebbürü def eden, yegâne İslâmiyettir." (İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 13.Âyetin tefsiri)

"Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." (Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a, Üçüncü Devâ)

"Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren." (Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a, Altıncı Devâ)

"Gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister; ve istemek sebebiyle istiskal gördüğünden, dâimâ azap çeker." (Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a, Yirmi İkinci Nükte)

"Bir müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hatta izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir." (Sünûhat)

"İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

"Kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider." (Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup, Yedinci Sual)

"Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş." (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas, Onuncu Mesele)

"Hâlık-ı Rahîmime yüz binler şükrolsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış." (Emirdağ Lâhikası-I, 37.Mektup)

"Aziz kardeşlerim; Üstâdınız lâyuhtî değil. Onu hatâsız zannetmek hatâdır." (Barla Lahikası, 131.Mektup)

"Ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu dahi açar." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Ene, kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Demek ene, âyine-misal ve vahid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyetin kitabından bir elif’tir." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine koşmuş." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Şeytanlar, güya enenin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

"Enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Zeyl, Dördüncü Hatve)

"Enesini sevenler başkalarını sevmezler." (Sözler, Lemeât)

"Ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur." (Mesnevi-i Nuriye, Hubâb)

"Ene, Cenâb-ı Hakkın sıfâtını, şuûnatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir." (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

"Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler." (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

"Enâniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâp eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, tàtile, yani hâlıksızlığa incirar eder. El-iyâzü billâh!" (Mesnevi-i Nuriye, Zerre)

"Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan ene namında bir miftahı insanın eline vermiştir." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Ene’nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Ene’nin mâhiyeti mevhûmedir. Rububiyeti hayalîdir. Vücudu birşeye hâmil olamaz. Ancak mizânülhararet gibi, Vâcibü’l-Vücudun rububiyetine âit sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Eğer vaktiyle o ene’nin şiddetli bir terbiyeyle başı kırılmazsa büyür, insanın vücudunu yutar. Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Ene’nin iki veçhi vardır. Bir veçhini nübüvvet almıştır, bir veçhini de felsefe almıştır." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir. Vazifesi Hâlıkın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyas olmaktır." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Felsefe, ene’nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî olduğunu zu’m etmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Küçük âlemde, yani insanda ene, büyük insanda, yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

"Enâniyetin vücudu ise, haksız temellük ve âyinedarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücut rengini ve suretini almış bir ademdir." (Şualar, Dördüncü Şua, Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye)

"İnsanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale olan Altıncı Kısım)

"Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale olan Altıncı Kısım)

"Ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale olan Altıncı Kısım)

"Takvâ-yı hakikî ise, gurur ve enâniyetle içtima edemiyor." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım)

"Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

"Ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir." (Sünûhat)

"Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir." (Kastamonu Lahikası, 97.Mektup)

"Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez." (Kastamonu Lahikası, 97.Mektup)

"Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor." (Kastamonu Lahikası, 120.Mektup)

"Terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zafiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş." (Emirdağ Lâhikası-II, 102.Mektup)

"Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi hastalıklardır." (Emirdağ Lâhikası-II, 151.Mektup)

"Meziyetin varsa hafâ türâbında kalsın, tâ neşvünemâ bulsun." (Sözler, Lemeât)

"Büyük görünme, küçülürsün: Ey enesi çifteli, kafası da kibirli!" (Sözler, Lemeât)

"Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük." (Sözler, Lemeât)

"Evvel âhir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır." (Şualar, On Üçüncü Şuâ)

"Bir ehemmiyetli ihsan-ı İlâhi, ihsanını, enâniyetini bırakmayana ihsas etmemektir; tâ ucub ve gurura girmesin." (Şualar, On Üçüncü Şuâ)

"Büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur." (Mesnevi-i Nuriye, Zerre)

"Büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur." (Mesnevi-i Nuriye, Zeylû'l-Hubâb)

"Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Hatime, İkinci Fıkra)

"Vazifesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenasübünü bozup muâşereti teşviş eder." (Muhakemat, İkinci Makale, Altıncı Mesele)

"Sırr-ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk-i enaniyet ve hazz-ı nefsîden teberri etmek gibi, ihlâsın en yüksek seciyeleri Risale-i Nur şakirtlerinde tezahür ediyor." (Kastamonu Lahikası, 161.Mektup)

"Gerçi benlik, enaniyet çirkindir; fakat mağrur ve muannid enaniyetlilere karşı, haklı bir surette ve sırf kendisini müdafaa ve muhafaza etmek için benlik göstermek lâzım geliyor." (Şualar, On Dördüncü Şuâ)

"Bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle ictinap ediyoruz." (Kastamonu Lâhikası, 100.Mektup)

"Benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir." (Emirdağ Lâhikası-I, 34.Mektup)

"Kardeşlerim, kat’iyen biliniz: Şan ve şeref ve hodfüruşluk ve kendine güvenmek ve şahsımı beğendirmekten ürküyorum ve kaçıyorum ve şahsıma karşı medihlerden hoşlanmıyorum." (Emirdağ Lâhikası-I, 108.Mektup)

Okunma sayısı : 14.290
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...