BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ VE SULTÂN II. ABDÜLHAMİD DÜŞMAN MIYDI?

Giriş:

Zamanımızda, "Din ve devlet düşmanları tarafından en fazla tenkide uğrayan ve bir o kadar da insaflı, dindar ve vatanperver insanlar tarafından sevilen iki kişi söyleyiniz?" denilse, hiç şüphesiz Sultan II. Abdulhamid ile Bediüzzaman Said Nursi’nin isimleri ön plana çıkacaktır. Çünkü müspet çevre Sultan Abdülhamid’e “Ulu Hakan” ve Bediüzzaman’a “Büyük mütefekkir, hatta Müceddid” diyerek hürmet ederken, menfi çevre Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” ve Said Nursi’ye “Mürteci, Vatan Haini” diyecek kadar kötülemektedir.

Kaderin garip bir tecellisidir ki, din ve vatan düşmanlarının en fazla vurmaya çalıştığı bu iki mübarek şahsiyeti, birileri suni ve art niyetli yorum ve yalanlarla, birbirlerine karşıymış ve hatta düşmanmış gibi göstermeye, böylece maneviyat cephesini zayıflatmaya çalışıyorlar. Bizler bu çalışmayla bu meseleyi aydınlatmaya ve aynı ideal ve kaderi paylaşan samimi vatan evlatlarını bilgilendirmeye çalışacağız.

Bizler bu meselede; evvela: Bediüzzaman’ın Meşrutiyet döneminde yazdığı nutuk, makale ve eserlerine, sonra da o zamanın Sultan’a yakın olan Tahsin Paşa ve İbnulemin Mahmud Kemal gibi bazı mühim şahsiyetlerin hatıra ve makalelerine müracaat edeceğiz.

Bu tahlilde başkalarının delilsiz iddialarına, zihniyet ve hayalhanesindeki tasavvuruna göre değil, aksine Bediüzzaman’ın bizzat kendi eserlerinden Sultan Abdülhamid’e karşı tutum ve düşüncelerinin hakikatini öğrenmeye çalışacağız.

1. Meşrutiyetten Evvelki Genel Durum, Bediüzzaman’ın İstanbul’a Geliş Gayesi

1899 yılında, Van Valisi Tahir Paşa Üstad Bediüzzaman’a gazetede bir haber gösterir. Bu haber şu idi;

İngiliz sömürgeler Bakanı Gladston mecliste Kur'anı elinde tutup demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'anı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."(1)

İşte bu haber Bediüzzaman’ın ruhunda muazzam bir heyecan oluşturur ve şöyle der: “Kur’anın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya ilan ve İspat edeceğim.” İşte bu heyecan ve saik ile Kur’an ilmine ciddi çalışmaya başlar.

a. Medresetüzzehra Projesi

Bir zaman sonra Van Valisi Tahir Paşa’nın teklifiyle Medresetüzzehra ismini verdiği Üniversitesinin projesini Sultan’a anlatmak niyetiyle İstanbul’a gelir. Bu üniversitede akıl ve kalbi aydınlatacak olan dini ve fenni ilimleri beraber okutmayı planlamıştır. Bu medrese, harici alemden İslam’a girmeye hazırlanan ateizm, deizm ve Darvinizm gibi dinsizlik akımlarını, ayrıca dahilden yayılmaya başlayan Şiilik, Vehhabilik ve ırkçılık gibi tehlikeleri savacak bir zırh ve kalkan konumunda bir misyon taşımaktaydı.

b. O Zamanın Hafiye Teşkilatı ve Sıkıyönetim

Bediüzzaman bu safi ve hayırlı niyet ile İstanbul’a gelirken kendisini ciddi bir sürpriz beklemektedir. İstanbul’daki siyasi kararsızlık, hafiye teşkilatının ciddi baskısı, insanların hürriyet arayışı ve bu zeminden istifade etmek isteyen art niyetli teşekküllerin gittikçe güç kazanmaları, Padişaha ulaşma noktasında ciddi engeller oluşturuyordu. Bu zamanın özel bir durumu da 14 yıl boyunca Mabeyn Başkâtipliği yapmış ve Sultan’ın özel bilgilerine vakıf olan Tahsin Paşanın ifadesiyle “Yurt dışından ithal edilen gazetelerin yasaklanması ve yurt içinde yayınlanacak gazete ve kitapların ciddi bir sansürden geçirilip öylece neşrine izin verilmesiydi.”(2) Bu nedenle âdeta kimsenin sesinin çıkmadığı ve susturulduğu bir dönemde İstanbul’a gelmiş oluyordu.

Bu dönemde insanlar, maruz kaldıkları istibdat vasıtasıyla ölü gibi sessiz ve hareketsiz görünümündeydi. Fakat içten içe feryad edip bir çıkış yolu ararlardı. Bazı yazarlar o zamanın vaziyetini “Hastayı mikroptan kurtarmak isterken, havasızlıktan boğan bir sistem”(3) olarak tanımlıyordu. Yine 33 yıl boyunca Hükümet kaleminde görev yapmış ve on altı sadrazamın maiyetinde çalışmış İbnülemin Mahmud Kemal İnal “İki resmi daire arasında yapılan yazışmaların dahi bu maksatla görevlendirilmiş elemanlarca tetkikten geçirildiğini” şeklinde ifade etmektedir.(4)

c. Sultan II. Abdülhamid’in İçinde Bulunduğu Durum

Yine İbnulemin Mahmud Kemal Efendi, Meşrutiyet'ten evvel Sultan II. Abdülhamid’in vaziyetini şöyle özetlemektedir:

"Padişah’ın tahta çıktığı 1876 yıllarında serbestçe halk ile temas ediyor ve hürriyetçi yazarlarla fikir alışverişinde bulunuyordu. Daha sonra “ fesatçı telkinat ve haberlerle” adeta sarayda kendisini hapsetti ve sadece yakınlarıyla görüşmeye başladı. Cuma günleri sarayın önündeki camiye, senede bir defa Hırka-i Saadet ziyaretine ve iki defa da Bayram Alayı’na çıkabildiği halde, mel’un ve alçak insanlar onlara dahi mani olmaya çalışıyorlardı."(5)

Tahsin Paşa da bu konuda, “Padişah ile milletin bir araya gelme durumu, bayram namazlarıyla Cuma selamlıklarından ibaretti.”(6) bilgisini vermektedir.

Bu durumda Bediüzzaman Hazretleri Padişah'la görüşme noktasında -maalesef- herhangi bir vasıta bulamadı. Hatta kendisini sorgulayan Zabtiye Nazırı (Emniyet Genel Müdürü)’na verdiği cevaplardan dolayı tımarhaneye bile gönderildi.

2. Meşrutiyet'ten Sonraki Genel Ahval, Bediüzzaman’ın Meşrutiyet’e Bakışı

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ömrü boyunca, Din namına tevhid sancağının savunucusu ve hamisi olan Osmanlı devletinin ayakta kalması için çalışmış, bu uğurda çalmadık kapı, girilmedik sıkıntı bırakmamıştır. Yazdığı eserler, kurmak istediği medresenin misyonu, Birinci Cihan harbinde talebelerini toplayıp milis kuvveti olarak savaşa katılması ve bu uğurda esir düşmesi, yetiştirdiği talebelerin müspet hareket anlayışı ve milletin imanı için hizmet aşkı taşımaları, bu idealinin samimiyetine bir değil binler delil hükmündedir. İstanbul’a geliş sebebi de yine Osmanlı’yı adım adım ölüme götüren hastalıklara bir ilaç bulmaya çalışmaktı. Burada yeri gelmişken bir şeyi ifade etmekte mecburiyet hissediyorum. O da şudur:

Bediüzzaman, Hürriyetin ilanı sırasında bazılarının iddia ettiği gibi Selanik’te değil, İstanbul’da bulunuyordu. Ve ilk nutkunu da Ayasofya Camiinde vermiştir.(7)

a. Hürriyetin Önemi ve Tavsiyeler

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Tahsin Paşanın yerine mabeyn başkatipliğine atanan Ali Cevat Bey, Sultan Abdülhamid’in “Zaten ben, Avrupa ortasında bulunan bir devletin idare-i mutlaka ile idaresinin mümkün olamayacağını biliyordum.”(8) sözünü nakleder ki, bu da ayakta kalmanın bir sebebi ve kaçınılmaz gerçeği olarak Meşrutiyet'in görüldüğünün bir vesikasıydı.

Bediüzzaman Meşrutiyeti İslam namına istemiş; “şeriatı (İslamiyeti) meşrutiyet kuvvetiyle i’la (yüceltme) ve Meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ibka (yaşatma)(9) şeklinde ifade ettiği bir anlayışa sahipti. Çünkü O “Milletin kalb hastalığı za’fı diyanettir.” diyerek, dinin rahatça yaşanmasını da Meşrutiyet'te görüyordu.

Verdiği bir Nutkunda İttihatçılara seslenerek, sefahet ve laübaliliklerin bu kazanımları tekrar kaybetmeye vesile olabileceğini şöyle ihtar eder:

"Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilaf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz!..”(10)

b. 31 Mart Olaylarına Zemin Hazırlamaya Çalışanlara Karşı Duruşu

Bediüzzaman şöyle diyor:

Kaç defa büyük içtimalarda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avam-ı nâs siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler… Bayezid'de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosu'ndaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.”(11)

Bu sayılanların sadece bir tanesine göz atalım:

Mizan gazetesi sahibi Mizancı Murat, Ferah tiyatrosunda çok heyecanlı bir konferans verdiği bir zamanda, ağır ve hakaretli bir üslup kullandığından, salondan kendisine hakaretler yükselmeye başlar. Ortalık çok sıkıntılı ve kargaşa çıkarsa büyük ihtimalle ortalık fena karışacağı bir anda, Bediüzzaman sahneye çıkar, terbiye sınırlarını aşmanın yanlışlığını anlatır. Ayet ve hadisler okur, İslam tarihinden Peygamber-i Zişan’ın müşaverelerinden örnekler verir. Onlara terbiye ve nezaketle dağılmayı anlatır. Böylece, bir fitnenin yakılan fitilini söndürür.(12)

c. Şarkın Âlim, Reis, İşçi ve Hamallarına Tavsiyeler

Bediüzzaman, Doğu'daki aşiretleri ve İstanbul’daki işçi ve hamalları, ortalığı karıştırmak için kullanmaya çalışanlara karşı; “Kürdistan, ulemâ ve meşâyih ve rûesâ ve efrâdına Meşrûtiyet’e dair telkinatıdır.” başlıklı yazısında, Sultan Abdülhamid için şöyle diyor:

“Şimdi de Padişah yine size imamdır, iktida ediniz ki, O ömr-ü ebedîye mazhar olan ma’rifet ve adaleti ile milletini idare edecek."

"Elhasıl: Efendimiz (Sultan Abdülhamid) o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve köhneleşmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz!..”(13)

Başka bir nutkundan bir tavsiyesi:

“Türkler, bizim aklımız... Biz de onların kuvveti... Mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız (kafamıza göre hareket etmeyeceğiz). Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaât etmişsek, şimdi on batman itaât ve ittihad lâzımdır."(14)

d. Padişah’a Din Namına ve Asayişin Sağlanması Adına Yaptığı Telkinat:

23 Mart 1909’da Bediüzzaman’ın, Sultan’a açık mektub tarzında gazetelerde yayınladığı “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

"Hilafete dair bir rüyadır. Âlem-i mânâda padişahı gördüm. Dedim: "Sen zekat-ül ömrü Ömer-i Sânî'nin (Emevi Halifesi, Ömer Bin Abdülaziz) mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve bîâtın mânâsı olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın."
(...)
"O dedi: Nasıl yapacağım? ..."
(15)

Bediüzzaman özetle; Yıldız Sarayı’nda çöreklenmiş paşaları değiştir. Çünkü onlar, senin Hilâfet makâmının adına Zebanî gibi millete zulüm etmeğe, halkı tazib etmeye alışkındırlar. Onları de’fet... ve yerlerine hakikatli yüksek devlet ve din adamları yerleştir.

Böylelikle Yıldız Sarayı’nı ilim, irfan ve adalet saçan bir üniversiteye çevir. Böylece Halifeliğe yakışır bir vaziyet sağlanmakla milletin size ciddi itimadı artar. Bunun yanında ne kadar servet ve iktidarın varsa, milletin kalb hastalığı gibi olan zaaf-ı diyaneti ve kafa hastalığı olan cehaleti tedavi etmeye sarf eyle.!

İşte bu hakikatli sözler Bediüzzaman’ın, Osmanlı Hanedanı’na ve Halifelik makamına karşı ne kadar muhabbetli ve hürmetli ve samimi olduğunu göstermeye kâfidir.(16)

3. Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemelerinde Sultan II. Abdulhamidi Savunması

31 Mart hadisesinde cunta yönetiminin şerrinden kendini kurtarmak isteyen herkes, günah keçisi kabilinden Sultan Abdülhamid’e yüklenmeye ve kendi günahlarını da Ona yüklemeye çalıştığı o puslu ortamda, Bediüzzaman kendisinden evvel Divan-ı Harb-i Örfi tarafından asılmış hocaların sallandırıldığı bir zaman ve mekânda, bütün hataların Ona verilmemesi gerektiğini darbeci komitenin önünde şöyle ortaya koyar:

"Şedid bir istibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdad ve hafiyelik tenasüh etmiş (beden değiştirmiş). Ve maksad da Sultan Abdülhamid'den istirdad-ı hürriyet (hürriyeti almak) değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!.."(17)

Aslında kimin ne olduğunu ve Sultan Abdülhamid’e karşı içinde nasıl hisler taşıdığını öğrenmek isteyenler, turnusol kağıdı hükmündeki 31 Mart olayları münasebetiyle kurulan mahkemede Ona karşı söylenen ifadelere baksınlar. Zira Abdülhamid’i çok sevdiğini iddia edenlerin mahkeme karşısında Onu nasıl kötüledikleri, Bediüzzaman’ın ise “Meşrutiyetten evvelki istibdat döneminin bütün hatalarını kendisine vermenin bir cerbezeden ibaret olduğunu ve Onun istibdat dönemi şimdikine göre çok daha hafif kaldığını” haykırması, davamıza güzel bir delildir.

4. Bediüzzaman’ın II. Abdulhamid’e Karşı Kullandığı İfadeler

a. Şefkatli Padişah, II. Abdülhamid

Bediüzzaman Sultan Abdülhamid’in Hürriyeti kansız kabul ettiği için, büyük bir şefkat örneği gösterdiğini “Hüsn-ü niyeti gösterir bir şefkatle, Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi...”(18) ifadeleriyle ortaya koyar.

Sultan Abdülhamid, aynı şefkatli hareketi, 31 Mart hadisesinde İstanbul’u yağma eden ve Padişaha hakaret eden Hareket Ordusuna mukabele edilmesi yolunda kendisine yalvaran paşa ve zabitlere de “Paşalar, ben Halife-i İslamım. Müslümanı Müslümana kırdıramam.” diyerek göstermiştir.(19)

Evet, bu değerlendirme ile Bediüzzaman; Sultan Abdülhamid’in şefkatli ve şahsiyetli bir İslâm halifesi olduğunu ve Hazret-i Osman’a (r.a) benzer bir tarzda; elinde gücü, kuvveti, askeri varken; Onun merhamet ve şefkati kan dökülmeğe rıza göstermediğini ortaya koyuyordu. Tahsin Paşa, Sultanın da Meşrutiyeti “suyun akıntısına bırakmalıyız” ifadesiyle karşıladığını ifade eder.(20)

b. Sultanımız Peygamberimizin (a.s.m) Halifesidir.

Bediüzzaman, Hürriyet'ten hemen sonraki Nutkunda Sultan için şu ifadeleri kullanır:

“...Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!..”(21)

c. Sultan Bu İstibdada Mecbur Kalmıştı…

Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’in istibdada iradesiyle değil, ortamdan dolayı mecbur kaldığını şöyle ilan eder:

"... İşte, yahu, Sultan Abdülhamid'in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur?"(22)

d. Fitnenin Önünde Duran İki Mühim Şahsiyet Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid

Bediüzzaman, Kur’an'ın, bu zaman hadiselerine işari manada bakan ayetlerini 1936’da tefsir ve telif ettiği Birinci Şua’da, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid’in gelen fitnenin önünde bir bend gibi durduklarına dair bir ima olduğunu şöyle izah eder:

"Âlem-i İslâm için en dehşetli asır, altıncı asır ile Hülâgû fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, bu cümle makam-ı ebcedî ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder."(23)

5. Bediüzzamanla İlgili Bazı İddia ve İftiralara Cevaplar

Aldanmış veya art niyetli bazı kişiler, bilerek veya bilmeyerek bu yangının alevlenmesi namına ortaya asılsız ve mesnedsiz bazı iddialar atarak safi zihinleri -maalesef- bulandırıyorlar. Bunlar çoktur, lakin biz mühim gördüğümüz bazılarına cevap vermeye çalışacağız.

a. Sultan Saraydan Çıksın, Orayı Medrese Yapacağım

Birilerinin iddiasına göre, Meşrutiyet'ten evvel Bediüzzaman -güya- bir konferans vermiş ve:

“Konferans’ta Sultan Abdülhamid’e hücum etmiş 'Nedir o, koca bir sarayı yalnız başına işgal etmiş. Çıksın oradan, ben orayı mektep yapacağım.' demiş. Polisler bunu almışlar, herhalde aklında zoru var diye tımarhaneye götürmüşler.” dediğini naklederler.

En evvel şunu ifade edelim ki, Bediüzzaman İstanbul’a geldiğinde iddiacının dediği gibi, 16 yaşlarında değil 30 yaşlarındadır. (1878- 1907)

Ayrıca hiç kimse Meşrutiyet'ten evvelki sıkıyönetim döneminde, Sultanın aleyhinde hem de Darülfünunda bir konferans veremez. Böyle bir olayı anlatan veya nakleden güvenilir bir kaynağa ulaşamadık. Müddei, sadece vefat etmiş bir zattan duyduğunu ifade eder ki, onun da bu konuda kitap veya makale tarzında yayınladığı herhangi bir eserinden bahsedilmiyor.

Tımarhane konusunun aslı şudur:

Bediüzzaman, "Medrese projesini" anlatmaya geldiği zamanda ortamın kargaşasından dolayı, kendisine 30 altın ihsan-ı şahaneden verildiğini ve her ayda da 10 altın verileceğini tebliğ edip memleketine göndermeyi düşünen Sultan’ın Zabtiye Nazırı (Emniyet Genel Müdürü) olan Şefik Paşa’ya “Ben maaş dilencisi değilim, maaşı ta’cil, maarifi tehir edersiniz, neden?” diyerek,(24) Toptaşı Tımarhanesinin yolunu kendisine aralayan hadiseyi bizzat kendisi anlatmaktadır.

b. Abdülhamid’i Tahttan İndiren Belgeyi Bediüzzaman mı İmzaladı?

Vatanı bölmeye gayretkeş olanların, Ehl-i imanı kutuplaştırma çabaları her zaman olmuştur. Bunun için her türlü iftirayı atmayı ve yalanı söylemeyi kendilerine mübah görmektedirler. Bu iftiralardan birisi de güya "Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi fetvasını imzaladığı"dır.

Böyle bir fetvanın Bediüzzaman’a imza ettirilmesi için Onun hangi makamı ve resmi vazifesi var ki, imzayı atabilsin. Bunu akıl ve izan sahibi olan herkes reddeder. Zira makam sahibi olmayan birisinin imza etmesinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. O zaman birilerinin istemediği Sultanı, herhangi bir alimin imzasıyla devirme işi kolaylaşırdı ki, bu mümkün değildir.

Bu imza işinin aslı şudur:

İstanbul’a isyanı bastırmak için gelen Hareket Ordusu, isyanı bastırır ve kısa bir zaman sonra şehre hakim olur. Yeşilköy’de daha önce Abdülhamid’in tahttan indirilmesine karar veren Meclis-i Milli azaları, 26 Nisan 1909 tarihinde tekrar toplanır. Meclisten tahttan indirilme meselesinin kanlı olmaması için de fetva alınması gerektiği kabul görür. Bu fetvayı o zamanın Şeyhülislam’ı olan Mehmed Cemaleddin Efendi imzalamayı kabul etmediğinden azledilir. Yerine getirilen Mehmed Ziyaeddin Efendi ve Fetva Emini Hacı Nuri Efendi Meclise getirilerek fetva belgesi imzalattırılır. Böylece tahttan indirilme hadisesi, güya şer’i bir zemine oturtulmuş oldu.(25)

c. Yaşasın Zalimler İçin Cehennem

Bediüzzaman’ın, daha sonraları bütün zalimlere karşı kullanılan ve slogan haline gelen “Zalimler için yaşasın cehennem!..” ifadesini -güya- Sultan Abdülhamid’e karşı kullandığı iddia edilir. İşin aslı şudur; 31 Mart postmodern darbesinden sonra -güya- “isyanda dahli olmuştur” diye çok masumları aldıkları gibi, Bediüzzamanı da mahkemeye aldılar. Burada verdiği o tarihi savunmadan sonra mahkemeden beraat alır. İşte bu darbe komitesine teşekkür etmeyerek ve hatta kafalarına vurur gibi, mahkeme salonundan başlamak suretiyle kalabalık bir gurupla birlikte, şimdiki İstanbul Üniversitesi binasından Sultan Ahmed’e kadar “Yaşasın zalimler için cehennem!.. Yaşasın zalimler için cehennem!..” diyerek ilerlemiştir. İşte kendisine tebrik ve takdirleri toplatan ve cuntaya karşı gösterilen bu muazzam cesaret örneğini, birilerinin “Sultan II. Abdülhamid’e karşı bu sözleri sarf etmiştir.” demesi, büyük bir hata, yalan ve zulümdür.(26)

Sonuç

Cenab-ı Hak ehadiyyet tecellisiyle her insanı DNA’sıyla, parmak izleriyle, yüzüyle, sesiyle ve özellikle kişiliğini yansıtan fikirleri ve üslubuyla farklı yaratmıştır. İşte Sultan Abdülhamid ile Bediüzzaman’ın da farklı fikir, düşünce ve üslupta olması da bu ehadiyyet tecellisinden ileri gelmektedir. İkisi de ömürleri boyunca devletin bekası, İslam’ın İ’lası için çalışmış, fakat farklı üslup ve fikirlerle bunu yapmaya çalışmışlardır.

Evet, Bediüzzaman genç yaşından itibaren “Milletin kalp hastalığı din zayıflığıdır, baş hastalığı da cehalettir.” diyerek, bunların iman ve marifet ilacıyla tedavi edilmesi gerektiğini anlamış ve ona göre çalışmıştır. Bununla birlikte devletin ancak Meşrutiyet'in ilan edilmesiyle düze çıkacağını ta o zamandan anlamış dâhi bir şahsiyettir. İstanbul’a geldiğinde Hürriyet'ten evvel herhangi bir eylem veya teşebbüse girmemiş, Şarkın tedavisi için projesini anlatmış, alimlerle ilmi mübaheselerde bulunmuş ve hürriyetin lüzumunu gerekli yerlerde anlatmıştır.

Hürriyet'ten sonra da “Peygamber halifesi,” “Şefkatli ve veli Sultan” gibi ifadelerle Abdülhamid’i alkışlamış, oluşan ortamın daha mükemmele gitmesi ve birilerinin Ülkeyi tehlikeli uçurumlara götürmemesi için, gereken tavsiyeleri bir alim olarak Sultana yapmıştır. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra, müspet bildiğimiz birilerinin bile Sultanın aleyhinde ölçüsüz ifadeleri olduğu halde, Onun aleyhinde Bediüzzaman'ın bir tek kelimesi gösterilememiştir. Hürriyeti hakkıyla muhafaza edemeyen ve sözlerinde durmayan ittihatçıları da aynı üslupla ikaz etmiştir.

Bediüzzaman aynı benzer tavrı, Ankara’da kurulan yeni hükümete karşı göstermiş, 23 yıllık sürgün ve zindan hayatını göze alıp zulmün karşısında eğilmemiştir...

Dipnotlar:

(1) bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Van Hayatı, I, 158. Ayrıca bk. Emirdağ Lahikası-I, 139. Mektup (Reis-i Cumhura ve Başvekile).
(2) bk. Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid-Tahsin Paşa’nın hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1999, s:160-164.
(3) bk. Orhan Koloğlu, Abdülhamid Gerçeği, Eylül Yayınları, İstanbul, 2002, s:373.
(4) bk. İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, II, 1273.
(5) bk. İbnülemin, a.g.e., II, 1278-1279.
(6) bk. Tahsin Paşa, a.g.e., s:13-17.
(7) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, Dördüncü Cinayet.
(8) bk. Ali Cevat Bey, II. Meşrutiyetin İlanı ve 31 Mart Hadisesi, hzl. Faik Reşit Unat, TTK yayınları, 1991, s:39.
(9) bk. Bediüzzaman, Münazarat.
(10) bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman İstanbul'da, I, 206.
(11) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, Altıncı Cinayet.
(12) bk. Bediüzzaman'ın, Ferah Tiyatrosunda yaptığı yatıştırıcı konuşmayla ilgili bilgi verir misiniz?
(13) bk. Asar- Bediiyye, Nutuk-6: KÜRDİSTAN ÜLEMA VE MEŞAYİH VE RÜESA VE EFRADINA MEŞRUTİYETE DAİR TELKİNATDIR, s. 457.
(14) bk. age., Nutuk-3: İSTANBUL'DA BULUNAN KÜRDLERE EDİLEN TELKİNAT, s. 452.
(15) bk. age. MAKALE-12: DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVADIR, s. 514.
(16) bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, BİR FASIL BEDİÜZZAMAN VE SULTAN ABDÜLHAMİD, I, 217.
(17) bk. Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfi, On Birinci Sual.
(18) bk. Asar-ı Bediiyye, MAKALE-12: DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVADIR, s. 514.
(19) bk. İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1972, IV, 376.
(20) bk. Tahsin Paşa, a.g.e, s. 373.
(21) bk. Asar-ı Bediiyye, Nutuklar, Hürriyete Hitap, s. 449.
(22) bk. Bediüzzaman, Münazarat.
(23) bk. Şualar, Birinci Şuâ, Yirmi Dokuzuncu Ayet.
(24) bk. Asar-ı Bediiyye, Divan-ı Harb-i Örfi, ...ZABTİYE NÂZIRI ŞEFİK PAŞA İLE MUHAVEREMDİR.
(25) bk. Ahmet Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Sultan Abdülhamid ve Bediüzzaman -İtirazlar ve Cevaplar- OSAV Yayınları, İstanbul 2017, s. 25.
(26) bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman İstanbul'da, I, 321.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...