"Ne vakit bir nefer, bir müşirin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve..." Bu gibi ifadelerde zahiren enaniyet olabilir mi?
Değerli Kardeşimiz;
Nefisleri tezkiye makamında olup, üzerindeki bütün nimetleri Allah’tan bilen sahabelerin tahdis-i nimet kabilinden velayet davaları ve izharları olmuştur. Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakk'ın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazen gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:"
"Her bir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür."
"İkinci veçhi ise, in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmasına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle manevi bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:"
"Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam 'Ne kadar güzel oldun.' dediğine karşı, 'Güzellik paltonundur.' dediği zaman, tevazuyla tahdis-i nimeti cem etmiş olur." (Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.)
Allah, insanlara sayısız nimetler ihsan etmiştir. Bu nimetleri insan kendinden bilirse gurur ve kibir olur. Eğer bu nimetleri inkâr edip gizlerse, bu da küfran-ı nimet olur ki, her iki durum da manevi bir hastalıktır. Yani insanın, üstünde görünen nimetleri kendinden bilmesi nasıl caiz değilse, aynı şekilde o nimetleri yok sayıp inkâr etmesi de caiz değildir.
Duhâ Sûresinin sonunda şöyle buyrulur: “Rabbinin nimetlerini ise çokça an.”
Cenab-ı Hak, Sevgili Habibine (asm.) kendisine verdiği nimetleri anlatmasını bildirmiş, O da bu emri kemaliyle yerine getirmiştir. Demek ki, tahdis-i nimet bir sünnettir. Bunun zıddı küfran-ı nimet, yâni nimetleri hiç düşünmemek ve şükretmemektir. Birincisi insanı şükre, ikinci ise gurur ve kibir sarhoşluğuna sevk eder.
Namazlarımızın her rekâtında okuduğumuz Fatiha Suresindeki, “Bizi sırat-ı müstakime (istikamet yoluna) hidayet et.” diye dua ediyoruz. Sırat-ı müstakimin zıddı, ifrat ve tefrite girmek yani birbirine zıt iki ayrı aşırılığa sapmaktır. Bunun çok örneklerinden birisi de bu dersteki palto misaliyle nazara verilmiş oluyor. O nimeti hiç düşünmemek tefrit, onunla övünmek ve gururlanmak ise ifrattır. İstikamet yolu güzelliği paltoya vermekle hem şükürsüzlükten hem de kibirden kurtulmaktır.
Bu yüzden, nimeti Allah’tan bilip, izhar ve ilan etmek lazımdır. Tevazu hasletini bu çerçevede anlamak iktiza ediyor. Tevazu aslında nimeti haktan bilip, insanlar üstünde faziletfuruşluk taslamamaktır. Yoksa nimeti görmezlikten gelip, saklamak tevazu değil, küfran-ı nimettir.
Sahabelerin bu hali tahdis-i nimet olduğu gibi, nefislerini de tam susturdukları için, onların velayet dava etmesi -haşa- gurur değildir. Şayet onlarda böyle bir hal olsa idi, Allah onları derhal ikaz edip uyarırdı.
Sahabe mesleğinde giden büyük aktap ve müceddidlerde de benzer durumlar vardır ki, Üstad Hazretlerinin bu ifadelerini bu manada değerlendirebiliriz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü