"Yirmi Altıncı Sözü ... âyetlerini, ... hadisini, Birinci Sözü, mecazî muhabbetteki mâkul dereceyi göstererek, taklitten tahkike geçmek lüzumunu..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"On Üçüncü Nota: Yirmi Altıncı Sözü اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّٰهِ âyetlerini, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hadisini, Birinci Sözü, mecazî muhabbetteki mâkul dereceyi göstererek, taklitten tahkike geçmek lüzumunu..."(1)

Âyet, ihlası; hadis ise insanın mahiyetinde tevhide işaret eden delilleri okumak sureti ile Allah’a müteveccih olmamız gerektiğini ifade etmektedir.

Evet, insanın nefsi ya da enfüsî âlemi kâinatın küçültülmüş bir misali olmasından dolayı, harika ve muazzam bir tevhid deryasıdır. İnsan bu deryaya ne kadar dalabilirse, o kadar marifet kazanır. Ehl-i tasavvufun enfüsi âleme ehemmiyet vermesi ve ona yönelmesi de bu yüzdendir.

Hatta ihlası kazanmak da ancak bu şekilde mümkündür. Çünkü nefsini bilmeyen Allah’ı hakkıyle bilemez, Allah’ı hakkıyle bilemeyen de O’nun rızasına hakkıyle ehemmiyet vermez. Allah’ın rızasını layıkı vechiyle önemseyemeyen de Allah’ın mükâfatına erişemez vs...

Evet, nefsini bilmekten maksat, insanın yaratılış gayesini ve mahiyetini bilmesidir. Allah’a giden yollar nihayetsizdir. Zira zerreden yıldızlara, kamerden güneşlere kadar her şey Allah’ın mevcudiyetine delildir.

Bu mevcudat içinde Allah’ın varlığına ve birliğine en büyük delil, en kısa ve en yakın yol insanın kendisidir. Zira bütün güzel isimlerin ve kudsî sıfatların en geniş ve en berrak aynası insandır. İnsanın hilkatindeki garabeti ve mahiyetindeki ulviyeti idrak etmekte akıl aciz kalır. İnsan vücudundaki her bir âzanın binler hikmetini düşünüp tefekkür ederek kendini ve Rabbini bilir. Kâinattaki her mahlûkun, insanın istifadesine göre yaratılmasını ibretle ve hayretle tefekkür eder. Bu ise, kişinin kendini bilmesinin başka bir vechesidir.

Evet, insan şu “kâinat kitabının bir nüsha-i camiasıdır.” Ondaki her sahife, her cümle ve kelime nihayetsiz manalar ihtiva eder. Basiret sahibi her insan, bu sahifelerde tecelli eden binler ayeti ve ilâhî hikmetleri görür, okur ve onu yazan Halık’ının mevcudiyetini bilir; O’nun azamet ve kudretini tasdik eder.

İnsanın bedeni maddeten küçük bir cüz’ ve cüz’î gibi görünse de ruh ve kalbinin ihtiva ettiği manevî latifeler ve duygular itibariyle kâinattan büyüktür. Zira kâinatta olan her şeyin numunesi insanda mevcut olduğu halde, insanda olan akıl ve duygular kâinatta yoktur.

“… şu insan, âdeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, enva’-ı âlemin ekser numunelerini câmi’dir. Güya o zîhayat bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir.”(22. Söz)

İnsan, kâinatın, cennet ve cehennemin yaratılış sebebi, en son ve en mükemmel meyvesidir. Onda bütün âlemlerin birer numunesi vardır. İnsan kâinatın “misal-i musağğarı” yani küçültülmüş bir halidir. Koca bir ağacı bir çekirdeğe yerleştiren Cenab-ı Hak, insanda da kâinatın numunesi olan nice âlemler yerleştirmiştir.

(1) bk. Barla Lahikası, (234. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 3.733
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...